[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

ALİ AYÇİL

Kant'ın estetik yaklaşımlarından başlatılarak sorunsallaştırılan sanatın özerkliği kavramı ile bağlantılandırarak soruyoruz: Edebiyatta özerklik nereye kadardır? Nasıl bir ayar, nasıl bir ölçü belirlenebilir? Belirlenmeli midir?

Adorno "mutlak belirlilik her defasında özgürlük yoksunluğudur" diyor. Bu durumda belirlenmiş her türlü siyasi/metafizik veya dünya görüşüne bağlı hedefin edebiyatta bir özgürlük yoksunluğu doğurabileceği söylenebilir mi?

 Özerkliğin, onu isteyenle onu teslim eden arasında zımni bir uzlaşmaya dayandığını, bünyesinde tedirgin edici bir gerilimi barındırdığını ve iktidarın, içine ıtır katılmış havalandırmalarından biri olduğunu iki taraf da bilir. Kavram, iktidara, nispeten bağımsızlaştırdığı alanı zamana yayarak yeniden teslim alması için girişeceği işlemleri hatırlatır. Ve yine aynı kavram, çokça gazaba uğramadan özgürleşmenin kapısını araladığı için, mağdura da şirin görünür. Özgürlükle bağlanma arasındaki bu tuhaf eşik bir eğleşme değil, bir bekleşme yeridir doğal olarak. Bu durumun, yalnızca "özerklik"in siyasal muhtevasıyla ilişkilendirilemeyeceğini söylemeye gerek yok! Kant, etik olanla estetik olanı birbirinden ayırmakla, "güzelliği" yasasını kendi içinde taşıyan bambaşka bir alana çekiyordu. Ama 'estetiği tarif eden zihin'le 'estetiği inşa eden zihin', çoğunlukla aynı masanın başında oturmaz. Bir edebiyat metni, kendisini kaba hatlarıyla göstermekten yüksünmeyen bir siyasi iktidar kadar, yazarının maişet kaygısı, diş ağrısı ya da kısa boyluluğunun etkisine de açıktır. Çocukluğundaki bir kurabiyenin tadına yenik düşen ve hep geriye doğru akan Proust'la, küçük Osmanlı Beyliğinin çekirdeğinde  Devlet Ana'yı arayan Kemal Tahir arasında, özerkliğin ölçüsü  açısından bir mesafe farkı yoktur. Yoktur çünkü her ikisi de belli bir çekim alanı içerisinde hareket eder. Bana kalırsa, soruyu şöyle sormakta yarar var: Swanların Tarafı'nı iyi, Devlet Ana'yı kötü roman yapan nedir?

Adorno, Kültür Endüstrisi'nde, kültürün kârlı bir ürüne ve piyasa mamulüne dönüştürülmesinin kaba bir ideolojik müdahaleyle değil, sistemin fazlasıyla incelmiş mekanizması içinde, özenle gerçekleştirildiğini anlatıyor. Artık "iktidar"ı, ideolojik ya da metafizik bir çerçeveye yerleştirme noktasından uzağız. İktidar, bir aygıt olarak, kütle olarak, bir kanun olarak, felsefi bir tanım olarak dayatmıyor kendisini. Atomize hale gelmiş, o hale geldiği için de hem çözümlenmesi hem de karşı konulması güç bir durumdan; başka bir söyleyişle iktidardan değil, iktidarlardan  söz ediyoruz  bu gün. Ve tuhaf bir biçimde, Ortaçağın düzlüklerinde hayali güçlere karşı çarpışan Don Kişot'a geri dönmüş vaziyetteyiz. Ortada, bütün düzenekleri belirleyen ama kendisini adres gösteremeyeceğimiz bir sistem var; kendisini günlük dile de kodlayan, görünmez bir sistem. Bu yüzden, görünür 'kaba iktidar'a karşı çıkıyorum derken, inceltilmiş sayısız iktidarın gölünde kulaç atıp durabilir insan. Eğer dünya edebiyatının kanonunu ve sistemin oturduğu coğrafyaları kastediyorsak edebiyatın özgürlüğü, kütlevi iktidarlar döneminde olduğundan çok daha fazla tehdit altında. İktidarın görünmezliği, dolaysız bir karşı koyuşu da, bu bağlamda yapılabilecek bir özgürlük tarifini de ironikleştiriyor.

Ben postmodernizmin, yapısalcılığın, yapısökümcülüğün ve benzeri kavramların, sistemden bağımsız olduğu kanaatinde değilim. Böyle olması da mümkün değil zaten. Bir klişeye dönüşse de, şairin konumunu belirleyen esaslı ölçünün "hakikat" olduğunu, bunun zamanaşımına uğratılamayacağını düşünüyorum. Eğer ölçü bu değilse, özgürlük de bir iktidardır.

Aslında, Türkiye'de şairin özgürlüğünü, iktidarla, postmodernizmle veya yapısökümcülükle ilişkilendirilerek açıklamaya kalkmak - mevcut şiir ortamı göz önüne alındığında - lükse kaçmaktır. Nihayetinde birbirine dolaşmış, kurnazca göndermelerle ya da bayağı saldırılarla birbirini işaret ederek konuşan bir yumaktan bahsediyoruz. Sahte rütbelerle kendisine mareşal süsü veren meczup bir piyade gibi, şuradan buradan kırptığı alıntılarla caka satan adamlardan bahsediyoruz. Kahkahayla gülünecek metinleri, sırf  birilerine çatılıyor diye, sırf şenlik olsun diye yayınlayan editör - şairlerden bahsediyoruz. Olmamışların bir kaç numarayla sahneye çıktıkları bu kötü oyuna sırtını dönmeyi bile beceremeyen, sahnede benim de adım anılır umuduyla koltuğuna yapışan şairlerden bahsediyoruz. Şair, bütün bunların dışında durmayı göze alamadıkça, kendini, şiirini, sistemi düşünme noktasına gelebilir mi? Kuşkuluyum!  

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.