|
NECATİ MERT
MEĞER BİR BAŞKA HAYATI DA
ÖRMEKTEYMİŞİM
60'lı yılların ikinci yarısı. "Varlık"ta
Attilâ İlhan'ın "Paris Mektubu" başlığı altında yazıları çıkıyor.
Müthiş! Hele biri vardı ki düşürdüğü hayreti unutamam: Fransız
okullarında okutulan tarih kitaplarında göç yolları haritası yokmuş.
Allah Allah! Meğer başkaları da başka yazılarından etkilenirlermiş. Bir
Fransa seyahati sırasında bunlardan biriyle geminin güvertesinde
karşılaşmış Attilâ İlhan -bir TV sohbetinde anlattıydı. Adam resim
öğretmeniymiş, öğretmenliği bırakmış, Paris'e gidiyormuş temelli.
Çağıran? Yok. Tavsiye edilen bir adres, otel? O da yok. "Öyleyse niçin
gidiyorsunuz?" diye sormuş Attilâ İlhan, adam, "Attilâ İlhan adlı bir
yazardan okudum ki ressam olmak için Paris'e gitmek şartmış" der demez,
başından aşağı kaynar sular dökülmüş yazarın. Niye? Paris'te ressamlar
var ama ressamlık uğruna telef olmuşlar ise çok daha fazla. Okurunu
bekleyen muhtemel akıbet karşısında kendini açıklayamaz, adını
söyleyemez Attilâ İlhan, kaçarcasına uzaklaşır adamın yanından. Kendi
kendine de sorar: "Yazdıklarım 'yazarlık sorumluluğu'nu gerçekten
boşlamakta mıydı?" Geçen onca yıla rağmen bu sorunun cevabı peşindeydi o
akşam da.
Tamam, yazarın sorumluluğu var. Da
bakanın, valinin, akademisyenin, belediye, sendika ve oda başkanının,
askerin, öğretmenin, sanayicinin, işçi, köylü, küçük esnaf ve
zanaatkârın, hatta ana babanın, komşunun, arkadaşın... sorumluluğu yok
mu?
12 Eylül'ün kaçıncı yıldönümüydü?
Unuttum. Bir "Cumhuriyet" eki -galiba "Dergi"- kapağında duruca yüzlü
bir kızcağızın resmini, iç sayfalarında da ölümlerden kıl payıyla
kurtulmuş hayatını vermişti kendi ağzından.
Attilâ İlhan'ın, bestesi de yapılmış
bir şiiri vardır: "sana ne yaptılar". En iyisi, hikâyeyi onunla
anlatmalı:
"o sabah mı çıkmıştın bir gün önce
mi /bir bıçağın ağzında yürür gibiydin/demirlerin soğukluğu soluk
dudaklarında/ gözlerinde karanlığı dar hücrelerin/seni görür görmez
özgürlüğümden utandım/ söyle ne içersin çay mı kahve mi/çok değişmişsin
birden tanıyamadım//saçların uzundu omuzlarına akardı/gönlümüz
şenlenirdi sarışınlığından/onlar mı kestiler sen mi kısalttın/gülerdin
içimize aylar doğardı/görünmez dağların arkasından/eski gülümsemeni
beyhude aradım/o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi/çok değişmişsin
birden tanıyamadım //bir çay içer misin yoksa kahve mi/kibritim yok
demek cıgaraya başladın/ellerin de titriyor bir şeyin mi var/böyle bir
kız değildin eskiden/sana ne yaptılar sana ne yaptılar/kirpiklerin
ıslanıyor durup dururken/o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi/çok
değişmişsin birden tanıyamadım".
Akrabalığımız eş durumundan.
Neclâ'yla evlendiğimizde on iki, on üç yaşlarındaydı. 12 Eylül'e (1980)
düştüğünde de yirmi bir, yirmi iki. Sapsade, nihal inceliğinde,
dupduruydu. Üniversiteyi bitirmişti, hayata atılmak üzereydi. 12 Eylül
öncesi o civcivli yıllarda bir iki tartışmamızı hatırlarım; temelden
itirazlarını bile kıdem gözeterek, yaşadıklarıma saygı duyarak yapıyor,
sesini yükseltmiyordu -gençlerde pek görülmez oysa.
"Cumhuriyet"te de baktım, hayatını
yine aynı sakinlikle anlatıyordu. Bunlar neyse de beni asıl şaşırtan
benimle ilgili dedikleri. Ailenin tanıdığı ilk solcuymuşum ben. Örnek
alınası yanlarım varmış. Üstü gereksiz. Aldı mı beni bir endişe. Ben
kendi hayatımı yaşadım sanıyorum, oysa farkında değilim, bir başkasının
da hayatını örmekteymişim. Fark etseydim n'apardım? Daha doğrusu bir şey
yapabilir miydim? Bilmiyorum. Yük ağır. Soru ağır.
Ramazan Bayramı'nda eşiyle geldiler.
Görüştük. Sakin mizacı, tatlı dili, güler yüzüyle anlatıyordu beni
tanıdığı ilk günleri yine. 12 Mart'ta (1971) cezaevine düştüğümde
özellikle, dedikodular ayyuka çıkmış hakkımda. Herhalde klasik
antikomünizm propagandasıdır. Eğri eğri laflar. Belden aşağı vurmalar.
İftira. Yalan. Mübalağa. Etkilenmiş duyduklarından. İnanmamış.
"Bakıyorum Necati Ağbi'me" diyordu, "dedikleri gibi değil. Okuyor.
Anlatıyor. Gülüyor. Şaka yapıyor. Kötü bir yanına hiç mi hiç
rastlamadım. Neclâ Abla'mın da şikâyeti yoktu."
Ah güzelim! Ah dupduru kardeşim!
Teselli bulmuyor değilim dediklerinden. Ama...
İnsana, hele kadınlara, hele hele
genç kızlara siyasal eylemlerinden dolayı ne eziyetler, ne işkenceler
yapıldı. Attilâ İlhan diyor ki: "Bunda siyasallığın da dışında,
barbarlığa yaklaşan bir öfke, altbilince itilmiş bilinmez hangi
isteklerin dışa vuruşunu sezerim. Başından böyle tutuklanmalar ve
sorgular geçmiş genç kızları hiç gördünüz mü? Görülmez bir yerlerinden
'kırılmış' gibidirler, ne kadar sert, ne kadar inanmış olurlarsa
olsunlar, artık 'eski' oldukları insan olamazlar."
Teselli verme sen güzelim! Biz sana
özür borçluyuz! Şu 8 Mart'ta önce senden, sonra da senin şahsında bütün
kadınlardan ve genç kızlardan sorumsuzluklarımız için kendi adıma, kendi
payıma "özür diliyorum". Affedin bizi!
|