|
SELÇUK ORHAN
BAŞKALARINDAN ÖĞRENDİĞİMİZ ACI
Birkaç hafta önce, Hece'nin "Acı"
başlıklı dosyası için benden de katkı istendiği sırada, en son 2004
Ağustos'unda askere gidişimde beni uğurlamaya geldiğinde görüştüğüm bir
arkadaşımla ilgili oldukça şaşırtıcı bir olayı nasıl
öyküleştirebileceğimi düşünüyordum. Adına Sinan diyeceğim bu arkadaşımla
üniversitenin ilk yıllarında -yani yaklaşık 11-12 yıl önce- tanışmıştık;
galiba 1997-2000 aralığına denk gelen bir dönem boyunca çok yakın
dostlar olduk, "içtiğimiz su ayrı gitmedi" diyebileceğim cinsten...
Sonrasında Sinan Siyasal Bilgiler alanında yüksek lisans için yurtdışına
çıktı; yanılmıyorsam Pittsburgh'da orta düzeyde bir ABD üniversitesinden
kabul almıştı. Sinan'ın bu başarısını belki biraz kıskandığımdan
ayrıntılarını hiçbir zaman öğrenmeye çalışmadım; çünkü ne kadar
çabalasam da akademik evrene kendimi kanıtlayamamış, ailemin durumundan
ötürü geçim konusu omuzlarıma bindiğinden iş yaşamında şansımı denemek
durumunda kalmıştım. Görüştüğümüz yıllar boyunca ikimiz de felsefe,
sosyoloji, siyasal bilimler ya da edebiyat eleştirisi gibi bir alanda
çalışmamız için bize maaş verecek birtakım kurumlara kapaklanmanın
hayalini kuruyorduk. Aramızda bir yandan da saklı bir yarışma olduğunu
terazinin tersine döndüğü bugün, belki de Almanların Schadenfreude adını
koyduğu duyguyla anlıyorum.
Geçtiğimiz yılın başında,
mezunların kurduğu ve benim gibi bazılarını davetsiz kaydettiği e-posta
grubuna dikkatten kaçmayacak bir mesaj geçildi: 2000 yılı "İnşaat
Mühendisliği" mezunlarından Sinan K. (soyisminin baş harfini de
uyduruyorum!) mezotelyom adı verilen bir hastalıkla boğuşuyordu;
tedavisine devam edebilmek için oldukça yüksek denebilecek (bir ölçü
vermek gerekirse İstanbul'da orta halli insanların yaşadığı bir semtte
daire bedeli sayılabilecek) miktarda finansal desteğe gereksinim
duyuyordu. Mesaj, devamında üç ayrı büyük bankada açılmış hesap
numaralarını ve sağlık dileklerini içeriyordu. İflah olmaz bir hastalık
hastası olduğum için mezotelyomun akciğer, karın ya da kalbi saran
zarlarda görülen çok ender bir kanser türü olduğunu biliyordum. Kolay
teşhis edilemeyen, çoğunlukla da iyileştirilemeyen hastalıklar arasında
yer alıyordu; öte yandan mesajda Sinan'ın tedavisi için yardım istenmesi
hala bir umut ışığı olduğunu da gösteriyordu.
Yaşamı boyunca bir yakınının ölümcül
bir hastalıkla boğuşmasına ya da benzer biçimde ağır bir kazanın
sonuçlarıyla baş etmeye çalışmasına tanıklık etmeyen kimselerin "acı"nın
doğasına ilişkin belli şeyleri tam anlayamayacağını sanıyorum. Elbette
bu düşüncem eleştirel bir akıl yürütme ya da mantıksal çıkarımlara
dayanmıyor; dolayısıyla tartışma değeri olmadığı da söylenebilir.
Başkalarının hastalığı ölümün tüm içtenliğiyle aramızdan geçişidir;
Tanpınar'ın Huzur romanını İhsan'ın hastalığının sisli saltanatı üstüne
kurmasını bu yanıyla gördüğümde daha açıklıkla kavramıştım. Huzur'u ilk
okuduğumda -ki tuhaftır, Sinan'la aynı sürede okumuştuk, çünkü
Boğaziçi'nde TK dediğimiz zorunlu Türkçe derslerinde bir çeşit dönem
ödevi gibi tüm öğrencilere verilmişti- henüz yakın çevresinde bir ölüm
ya da ağır hastalıkla karşılaşmamış, yani somut acıya karşı toy ama
acının edebiyat ve sinemadaki görüntülerine karşı son derece arzulu bir
gençtim. Sinan da farklı değildi sanırım. Dergâh'ta ilk öykümün
basıldığı günlerde (1998 olmalı) benden birkaç yaş küçük bir akrabamızın
beyninde tümör belirlendi. Başarılı olup olmadığını hiçbir zaman
anlayamadığımız bir biyopsi ameliyatından sonra bir bacağı aksak şekilde
iki hafta geçirdi; arkasından, ailesiyle kahvaltı ettiği bir sabah
midesi bulandığı için ayağa kalktı, banyoya ilerlerken yere düşerek
komaya girdi ve henüz tedavisinde nasıl ilerleneceği kesinleşmemişken
yeniden hastaneye kaldırıldı. Kaç ameliyat geçirdiğini anımsamıyorum;
ancak sekiz ay boyunca, yatağa ve solunum cihazlarına bağlı biçimde
evde bakıldıktan sonra aramızdan ayrıldı. Tümör, vücuda giden sinirlerin
tıpkı bir saç örgüsü gibi çapraz biçimde bağlandığı beyin soğanının tam
üstündeydi; bu nedenle vücudun denetimini sağlayan tüm bağları iptal
ederek hastamızı mutlak felce mahkum etmişti. Yatağa bağlı kaldığı süre
boyunca istemsiz kasılmalar dışında hiçbir hareket belirtisi göstermedi;
oysa en azından ilk aylarda bilincinin açık olduğunu söyleyebilirim:
Çünkü onu hastanede ziyaret ettiğim ilk gün, denetimsiz bir ağlama
tepkisiyle gözleri yaşarmış ve burnu nefes almasını önleyecek ölçüde
dolmuştu.
Yatağa bağlı bir hastanın bilincini
tümden yitirmiş olduğunu var saymak bizim için hiç değilse bir
avuntudur; böylece "acı" ile bağını da kopardığını varsayarız. O kişi
için acının yerine ölümü bile yeğ tuttuğumuz olur; hem kendimiz hem
başkaları adına. Ötenazinin mantığını açıklamaya çalışmayacağım; ancak
kesin olan şudur: Cicero'nun yaklaşık olarak söylediği gibi, hiç kimse
acıyı, salt katıksız acı olarak, arzulamaz. Bu basit gerçeği anlamaksa
mantıksal bir akıl yürütmeden öte, bana göre, deneyimle birlikte gelen
bir şeydir. Örneğin sözünü ettiğim yakın akrabamızla ilgili hastalığın
karanlığı yayılmaya başladığında kendimde ve çevremde gördüğüm birçok
insanda benzer bir iç tepki oluştu: Herkes hastalığın belirtilerini
kendinde de aradı; aslında gerçek anlamda "acı" o kadar korktuğumuz ve
kaçındığımız bir şeydir ki, yaklaşması bile tüm denge ve dikkatimizi
bozar.
Yakın bir tarihte babamı da benzer
bir biçimde, beyin kanseri nedeniyle kaybettim; sözünü ettiğim yakının
durumuna kıyasla çok daha hızlı ve beklenmedik biçimde gelişen bu ölümün
ayrıntılarını anlatmayacağım. Hastalığın kişiyi ve çevresindekileri acı
adını verdiğimiz şeye kaçmaya izin vermeyecek biçimde
zincirleyebileceğini biliyorum. Dolayısıyla Sontag'ın sanırım, Bir
Metafor Olarak Hastalık, diye tanımladığı görüngüyü anlayabileceğimi
sanmıyorum; benim için hastalık düzensiz bir edebiyat yapıtı gibi doğar,
yargıya ve eleştiriye hatta kararlar almaya pek izin vermeden hükmünü
koyar ve saklandığı yere çekilir. Onu biz kurar düzenleriz; defalarca
birbirimize anlatırız, başkalarında ve kendimizde zaman zaman
belirtilerini ararız. Elbette hastalığı yaşayan, hastalığın kendi
bedeninde gerçekleşmesini izleyen kişinin halinden söz etmeyeceğim; öte
yandan hastalık dışarıdan bir bakışla anlatılabilir bir şeydir- bir
bakıma acıyla ilgili zorluklardan biri de burada yatar: Acı,
deneyimleyen tarafından anlatılsa bile, anlatılma anında dışlaşmış bir
şeydir. Ancak başkalarının acısının anlatımını okuyor, görüyor, izliyor
vb. olabiliriz. Böyle bir şey modern edebiyatın temelini oluşturan
ilkelerin en köklüsüne, "itiraf"a birebir uygundur; çünkü itiraf bir
dışlaştırma ve paylaşma yöntemidir. Her itiraf, itiraf eden gibi
itirafın muhatabını da kendini sahiplenmeye çeker.
Sinan'ın hasta olduğunu öğrendiğimde
her şeyden önce hiç kuşkusuz babam ve sözünü ettiğim akrabayla ilgili
yaşadıklarımı gözümün önüne getiriyordum. Hastalık ya da başka bir
biçimde ölüm, yaşım ilerledikçe daha sık biçimde karşıma çıkacaktı;
bunda şaşıracağım bir şey yoktu. 29 yaşında ilk kez bir arkadaşım,
aslında biraz gereksiz bir kuşkuyla da olsa "anjiyo" yaptırmıştı. Şimdi
de, benden birkaç yaş büyük, otuzlu yaşlarının ortasında bir başka
tanıdığım ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı. Bu sürekli daralan
koridor, ne kadar sürerse sürsün beni de bir yerde sıkıştıracaktı.
Sinan'ın bende kayıtlı eski telefon numaralarının hemen hepsi
geçersizdi; ben de mesajın geldiği mezun grubunun e-posta sonlarında
adlarının baş harfleriyle imza atan ukala mimimalist yöneticileriyle
haberleşerek yeni bilgilerine eriştim. Verilen hesap numaralarına para
göndermek kolay bir işti; belki de mesleğim gereği İnternet'le yatıp
kalktığım için olağan insan ilişkilerine karşı, geçmişten gelen
çekingenliğimin de perçinlediği bir soğukluk geliştirmiştim. Dolayısıyla
Sinan'ın hesap numarasına kendi bütçeme göre bir bağış yollamama karşın
aramayı sürekli erteledim. Hastalıkla ilgili bir şey mi duymak
istemiyordum? Yoksa sonu belli bir hastalığa yakalanmış bir insana
inanmadığım umut cümleleri kurmak mı zoruma gidiyordu? Yoksa sadece
"telefonda konuşma"ya karşı geliştirdiğim genel isteksizliğin mi bir
sonucuydu? Zaten edebiyat üç aşağı beş yukarı bu tür önemsiz gibi
görünen soruları yanıtlama sanatıdır. Bir kaç hafta sonra bir şekilde
kendimi zorlayarak Sinan'ı aradım: Aynı dolu dolu, konuşmayı,
şakalaşmayı arzulayan sevinçli ses... Her şeyiyle 1997'de tanıdığım
Sinan'a ait olduğunu bildiğim, hiç yıpranmamış, diriliğinden hiçbir şey
yitirmemiş bu ses hastalık haberinin taşlaştırdığı acıyı dağıttı mı? Tam
tersine: Yitip gidecek olanın yaşamın ta kendisi olduğunu ortaya
koyuyordu. Ölümlülük açısından ben Sinan'dan daha az yatkın değildim
acıya; evet, en derinde benliğimin bu gerçeğin bencil hüznüne
kapıldığını, acıyı dışlaştıramamanın sıkıntısıyla daraldığını itiraf
edebilirim.
Edebiyatta, hangi biçimiyle olursa
olsun acının dışavurumunu niçin çekici bulduğumuzu açıklamak kolay
değildir; çünkü gerçekten de yukarıda sözünü alıntıladığım Cicero'nun
söylediği gibi acı sadece acı olarak, sadece kendisi olarak istenen bir
şey değildir. Cicero'nun saptamasını anlamak için yaşadığı toplum ve
dünya görüşünü de anımsamakta yarar olduğunu düşünüyorum: Cicero,
Roma'nın önde gelen devlet adamlarından biriydi; zamanının ünlü bir
hukukçusuydu, yaşamının büyük bölümünde yıkıcı siyasal çatışmalara
tanıklık etti, dahası içlerinde oldu. Augustus'ün mutlak hükümdarlığıyla
sonuçlanacak iç savaş süreci boyunca etkin bir roldeydi; yanlış
bilmiyorsam bir suikaste uğrayarak ortadan kaldırıldı. Cicero'nun yaşam
çizgisi bize bir ermiş ya da Sokrates gibi büyük bir bilgeyi ortaya
koymaz. Çıkar çatışmalarının göbeğinde yer almıştır; kimilerine göre
bir Cumhuriyet taraftarıdır. Ancak hepsinden önemlisi Roma'nın, Eski
Yunan'dan kendi kültürüne taşıdığı dinsel sisteme karşın maddeci bir
toplum olduğunu unutmamak gerekir. Roma Hukuku dolayısıyla seküler bir
zemin üstünde yükselmiştir. Roma'nın ve Eski Yunan'ın çok tanrılı
sistemi iyileri kötülerden ayırmaya yaramaz. Dolayısıyla Cicero'nun
düşünce evreninde acının metafizik bir karşılığı da bulunmuyordu; öyle
olsa bile, metafizik karşılığını hesap ederek acıyı arzulayan
birilerinin olması Cicero'yu tümüyle haksız çıkarmaz. Öte yandan,
Roma'dan kaldığı biçimiyle acı-haz kavramları Batı toplumunun köklerine
de işlemiştir; İsa'nın çarmıhta kanının dökülmesi, çektiği eşsiz büyük
Acı'nın (Passion) bile bedensel olduğunu anımsatmamızda yarar var.
Ancak Acı, sanat yapıtında salt acı
olarak yer almaz; her zaman kendinden başka, aşkın bir hakikate ya da
histerik bir tutkuya yapışık olarak sunulur.
Örneğin hiç kimse Homeros'un
İlyada'da betimlediği biçimde, kürek kemikleri arasından kalın bir
mızrağın çatırtılarla girmesini istemez. Oysa Truva savaşında yaşanan
şiddetin betimlendiği anıtsal sahneler İlyada'nın belki hala en
etkileyici bölümlerini oluşturur. Hiç kimse Sevgi Soysal'ın romanında
anlattığı işkencenin kurbanı olmak istemez; öte yandan, gerçekçilik ve
siyasal ahlak adına işkencenin dayanılmaz, en tiksindirici
görüntülerinin dışavurulması hem yazar hem okur için keskin bir
sorumluluğa dönüştürülmüştür. "Yaşanmış acı"ya karşı duyarsız kalmak
kabahattir; başkasının acısını göz ardı etmek ya da umursamamak bir
kişilik zaafı olarak görülür. Türkiye'de darbe dönemlerinin konu
edildiği yapıtlarda işkence ve devlet terörünün betimlenmesi neredeyse
ritüele dönüşmüştür. Aslında insan bedenine uygulanan şiddet hiç
kuşkusuz darbelerle doğmuş değildir; ancak acı, aydın sorumluluğu tanımı
içinde siyasal bir anlam kazandığında edebiyat için hem yazar hem de
okur açısından dayatılmış bir alana dönüşür. Homeros'un bizleri savaş
meydanında yaşanan büyük acılara tanıklık etmeye çağırmasına benzer bir
törenselleştirme hiç kuşkusuz Sevgi Soysal'ın siyasal çağrısında da
yatar. Daha da önemlisi yazarların kendisini de aşan bir kürsüden
seslenmektedir acı; bu tıpkı İncil'in anlattığı İsa'nın, tüm insanlığın
günahları adına kendini feda etmesi, böylece bizleri biz olduran Büyük
Acı'yı doğurması gibi bir şeydir. Siyasal tutukluların uğradığı işkence
de, edebiyatın işlevi açısından anlamını tıpkı ilkel kabilelerin
inisiasyon (ergenliğe geçiş) törenlerinde olduğu gibi kazanır: Acı
olgunlaştırmaktadır. Başka olgun bireylerle Dünya'yı ya da yaşamı
paylaşabilmek için acıdan geçmek gerekmektedir; gerçek deneyimin
yüceliği paylaştırılamazsa bile tanıklık etmek bir görev olabilir.
Bir an için, Cicero'ya siyasal
darbelerden ve bireylerin maruz kaldığı işkenceden söz edebildiğimizi
düşünelim: Cicero, elbette, siyasal çalkantılara ve neden oldukları ağır
kayba yabancı değildi- ancak başkasının acısını sahiplenmek
düşüncesinden pek hoşlanmayabilirdi. Cicero'ya göre bu sahiplenmenin
karşılığında bir şeyler olmak durumundaydı; acı çekmenin ya da acıyı
edebiyat yoluyla da olsa sahiplenmenin olgunlaştırıcı niteliği olduğuna
da muhtemelen ikna olmayacaktı. Siyasal savaşı uğruna işkenceye uğramak
bireyin belki yazgı belki hesapsızlıkları sonucu aldığı yenilginin çok
da şaşkınlık yaratmayacak bir sonucuydu. Cicero'nun, Sevgi Soysal'ın
romanı ya da aynı çizgideki başka yapıtların anlatı evrenini kavramasını
beklemek elbette akla bürüyemeyeceğimiz bir karşılaştırma gerektiriyor;
ancak temel formül kalıcıdır: Acı her zaman başka bir şeye, çoğunlukla
metafizik bir karşılığa (bu dinsel bir öğretiye olduğu kadar devrimci
bir ahlaka da dayandırılabilir) yapışık olarak yapıta girer. Sanat
yapıtında acı, gerçekliğin değerlenmiş ya da daha doğru bir terimle
artırılmış biçimidir. Dolayısıyla sanatçıyı ya da yazarı kendini konu
etmeye zorlar.
Sinan'la ilk telefon görüşmem
sırasında da, belki böyle bir hastayla konuşan pek çok kişi gibi,
başkasının acısını doğru biçimde üstlenme sınavını veriyordum; gerçi
hastalık yukarıda örneğini verdiğimiz işkence olgusu gibi kolaylıkla
metafizik bürümeye girecek bir acı türü değil gibi görünür- ancak çok
daha sert ve kaçınılmaz bir bağ ortaya koyar: Hastalık ya da kaza,
modern toplumda herkesin, her bireyin istisnasız sahiplenmek zorunda
olduğu bir acı biçimidir. Kendi hastalığımıza verdiğimiz tepkide özgür
olabiliriz; ancak başkalarının hastalığı karşısında kaçınamayacağımız
bir acı ekonomisi kendisini dayatır. Yazgı, alayı ya da umursamazlığı
kaldırmayan kırılgan bir maddeden dokunmuştur; başkasının kötü yazgısına
karşı aldığımız konum, bizim acıyla tanışıklığımızla ölçülebilecek
olgunluk düzeyimizi de ele verecektir.
Sinan'la klişe sayılabilecek sağlık
dileklerim dışında hemen hiç hastalığına ilişkin konuşmadık; "Hala aynı
yerde" çalışıp çalışmadığımı sordu, artık iş yerinde yönetici konumunda
olmamla ilgili birtakım espriler yaptı. Yüksek lisans ve doktoradan
sonra ABD'de başka bir üniversitede bir süre çalışmış, aslında kısa bir
iş için Türkiye'ye döndüğü birkaç aylık dönemde hasta olduğunu
öğrenmişti. Herhangi bir sigortası olmadığı için tümüyle çaresiz
kaldığını anlamıştım; gerçi hastalığının tedavi edilebilecek aşamada
olup olmadığını kestiremiyordum, ancak acının kuralları gereği, tedavi
acı çekenin kutsal ve dokunulmaz bir talebidir. Parasızlık ya da başka
gerekçeler sadece acıyı katmerleyerek yüceltir; kimse başkası adına
tedaviyi reddetme yargısını veremez- en fazla bir doktorun ya da belki
çok özel yakınlığı olan bir başkasının böyle bir önerisi olabilir.
Görüşmek için bir tarih belirledik;
bana Alibeyköy'deki ailesinin evinin oldukça karışık gelen bir tarifini
verdi. Sinan'la üniversite yıllarında oldukça samimi olmamıza karşın
evine hiç gitmemiş olduğumun ayrımına vardım. Babasız büyüdüğünü, henüz
o yıllarda oldukça yaşlı bir adam olan dayısının desteğiyle
geçindiklerini, ama kıt kanaat değil, oldukça da iyi düzeyde
yaşadıklarını (Sinan üniversiteye kendi aracıyla gidip gelirdi)
anımsıyordum; bu yüzden belki de, Sinan'ın tedavisi için bağış
toplanmasını ilk başta yadırgamıştım.
Burada durup acıyla ilgili derlemiş
olduklarımın Sinan'ın hastalıktan, yani önüne geçilemeyen yazgıdan
kaynaklı acısı ile karşılaştırılabilir olmayacağı iddia edilebilir.
İşkenceden ya da savaşlarda çekilen acıdan söz ettim; bu tür acı saygıyı
hatta hıristiyanlığın İsa imgesinde olduğu gibi tapınmayı talep eder.
Çünkü bizim adımıza başkalarınca üstlenilmiştir. Hastalık ya da kaza
ise çoğunlukla kişinin seçtiği yolun bir sonucu değildir; hasta olarak
başkalarının üzüntüsünü ve en fazla sağlık dileklerini kazanmayı
isteyebiliriz.
Öte yandan ben tam tersini
düşünüyorum: İsa'nın çarmıha gerilmesi, hıristiyanlık öğretisi açısından
elbette, mukadderdi; İsa en başından beri yazgıyı yaratan Baba'sının
kendisi için seçtiği ya da belki "kurguladığı" sonun bilincindeydi.
Hiçbir noktada geri adım atmadı; Dünya'da kendisine ayrılan süreyi,
acının senaryosuna uygun biçimde tamamladı. Diğer bir deyişle, İsa,
Yahuda'nın ve musevilerin ihaneti ve Plautus'un umursamazlığı dışında
bir gerekçeyle, örneğin o dönemde belki de başka adla bilinen bir tür
omurilik kanseri nedeniyle de ölmüş olsaydı acı'sı kutsallığından ve
"bizim için" olmaktan hiçbir şey yitirmeyecekti; iki durumda da yazgının
kuralları eşit biçimde işleyecekti. Çünkü Acı'nın doğuşu zaten Dünya'da
olmakla, Dünya'ya fırlatılmış olmakla, birleşir. İsa'nın acısı Dünya'ya
insanca dokunmuş bir Tanrı'nınkinden başka bir şey değildir.
Hastalıklar, edebiyat için en
keyifli ve en çok tercih edilen konular değildir; bir hastalığın
gidişini, bedendeki ve çevredeki etkilerini anlatmak mümkündür. Ancak
odak noktasını hastalığın, sadece hastalık olarak kendisine yöneltmek,
eğer tıbbi bir amaç yoksa, etkili bir sanat yapıtı ortaya koymak için
yeterli değildir. Edebiyat, özellikle kurmaca, insan ilişkilerinin
anlamlandırılmasına yüzünü dönmüştür. Hastalığın ve hastalıkla birlikte
doğan acının tartışılmaz bir gücü vardır; hasta olmuş bir kişinin son
günlerinde aldığı kararları, belki geçmiş yaşamını anlamlandırma
çabasını okumak isteyebiliriz örneğin, ya da hasta bir kişiyi yaşatmak
adına bir başkasının fedakarca uğraşları gözümüzden kaçmayacaktır. Batı
edebiyatında çoğu zaman hastalığa yakalanmış kişileri de bir İsa
imgesinin gölgesinde görürüz. Hemen hepimizin bildiği, belki ilk okul
yıllarından beri bilinçaltımıza kazınmış, Ömer Seyfettin'in "Kuduz" ve
"Kaşağı" öykülerini anımsayalım. Ömer Seyfettin'in öyküleri duygusal
açıdan biraz kabadır; öykünün tabanını oluşturan duygu durumu tüm
cıvıklığıyla ortadadır. Sözünü ettiğimiz her iki öyküde de, anlatıcı
adına "acı"yı -isteyerek ya da istemeyerek- üstlenen bir üçüncü kişinin
varlığı ağırlık merkezini oluşturur. Başkasının acısı çoklukla kayıtsız
kaldığımız bir şeydir; başkasının acısıyla bağ kurabilmemiz için, acının
bizim için çekildiği, bizim adımıza üstlenildiği düşüncesine
inandırılmamız gerekmektedir. Aslında aile bağını da özünde yaratan
böyle bir vicdan bağıdır; baba, çalışarak, alın teri akıtarak, yani
savaşarak ve acı çekerek çocukların yetişmesine ve yaşamasına kaynaklık
etmiştir. İnsan haklarını savunmak adına işkenceye uğrayan siyasal
tutuklunun durumunda da benzerlik vardır. Hastalığa gelince: Hastalık
yazgının ya da yazgıyı yaratanın bir değiş tokuş işleminden başka bir
şey değildir. 17 yaşında beyninde çıkan tümörden ötürü yaşama gözlerini
yuman yakınımın yerinde ben de olabilirdim; bu gerekçe, özü bakımından
evrensel olan hastalığı duraksamaksızın paylaşmaya zorlar beni:
Mezotelyom adındaki illet yüzünden başkalarının bağışlarına muhtaç
duruma düşen Sinan yerine ben de olabilirdim. Edebiyat da sıklıkla bu
yer değiştirme, bu mecaz-ı mürsel ilkesine başvurur. Başkalarının
hastalığı bizim parçamızdır; ya da bizler, başkalarının hastalığının
parçasıyız.
Sinan'ı ziyaret etmem, hastalığının
karanlığını paylaşmam insanca bir ödevdi. Eski bir arkadaşla yeniden
buluşacak olmak insanı geçmişi yeniden gözden geçirmeye zorlar. Sinan,
benim gibi bir edebiyat meraklısı sayılmazdı; ancak tanıştığımız
günlerde, en azından çeviri yoluyla dilimize giren Batı edebiyatı söz
konusu olduğunda, kesinlikle daha fazla okumuş olduğunu söyleyebilirim.
Lisede ve öncesinde dişe dokunur düzeyde kitap okumadım; o dönemde
çoksatar kültürü henüz Türkiye'ye yerleşmemişti, ancak herkesin elinden
düşmeyen bazı ikinci sınıf kitaplarla birkaç klasik okumuştum.
Üniversiteye başladığım ilk yıl, yani İngilizce hazırlık okuduğum
dönemde, İşletme'den Felsefe bölümüne kendime ve ailem için zararsız
olacak biçimde geçmenin yollarını arıyordum. Sinan'sa, aynı konulara
meraklı olmamıza karşın bunu pek umursamıyordu; "İnşaat" tam anlamıyla
istediği bölüm olmasa da, "Mühendis" olmaktan pek gocunmuyordu. Hazırlık
sınıfları farklı bölümleri kazanmış öğrencilerden derlendiği için
tanışma fırsatı bulmuştuk; Sinan'ın Şizorfrengi ve Hayalet Gemi'ye
gönderdiği bir yazısı yayınlanmıştı- bu benim için önemli bir ölçüttü.
Belki de alttan aldığım için arkadaşlığımı büyük bir içtenlikle kabul
etti; bir anda, karşıt karakterler gibi görünmemize karşın, kampüste
sürekli bir arada görünen ayrılmaz bir ikiliye dönüştük. İkimizin de
omuzdan asılı çantaları ve içinde notlar ya da yazılarla dolu ajandadan
bozma defterlerimiz vardı.
Sinan'la ziyaretime geçmeden önce
üniversitede arkadaşlığımızın ilk aylarında yaşadığım alelade bir olayı
aktarmak istiyorum: Hazırlık sınıfında dersler erken -çoğunlukla öğleden
önce- bittiği için kampüste geçirecek bolca zamanımız olurdu; günün moda
eğlence biçimlerinden ikimiz de çok hoşlanmadığımız için sanırım,
kantinde ya da kütüphanede zaman öldürürdük. Kışları, öğrencilerin
"komünist kantini" adını koyduğu Orta Kantin değişmeyen bir uğrak ve
buluşma noktamızdı. Benden önceki yıllarını bilmiyorum; ancak Orta
Kantin'in panolara çivilenen yazı ve bildiriler dışında komünistlikle
ilgisini kurmamıza yarayacak pek bir özelliği yoktu. Sadece bir
keresinde Ertuğrul Kürkçü'nün 68 kuşağıyla ilgili bir konuşma yaptığını
anımsıyorum. Boğaziçi'nde daha "trendy" tipler, yani bölümden
arkadaşlarımın pek çoğu Teras Kantin denen, en az Orta Kantin kadar
dumanaltı ve kalabalık başka bir yere giderdi; Orta Kantin, siyasi
görüşlerden çok şu ya da bu şekilde kendini arka sokaktan görenlerin
buluştuğu bir yerdi. Sayısı o yıllarda görece daha az olan kapalı kızlar
da Orta Kantin'de olurdu. Benim aklımda ise, kağıt bardakta satılan,
yemek borusunu yakacak kadar sıcak çayı ve kokusu girişteki aynalı
koridoru saran kumpiriyle kalmış. Aynı koridora çeşitli öğrenci grupları
sıklıkla çeşitli konularda masa açardı; havalar bozduğunda, kampüsün
ortasındaki yeşil meydanı kullanmak artık mümkün olmuyordu. Örneğin
Tiyatro-Folklor kulübü, gösterileri için burada bilet satardı;
"platform" adı altında örgütlenen kimi siyasi oluşumlar da eylemleri ya
da çeşitli etkinlikleri için zaman zaman masa açardı. Özellikle sol
oluşumlar arasında sıkı bir yarışmanın ve birbirini beğenmezliğin
olduğunu de eklemek gerekiyor; ancak anlatacağım bu değil. Bir kış günü,
ders çıkışında Sinan'la kantine inip kendimize yer bakmıştık; çoğunlukla
Orta Kantin'in koridorunu geçtikten sonra kapısında durulup boş yer ya
da yanına ilişilebilecek bir tanıdık var mı diye bakılır. Ağzına kadar
doluydu; biz de çaylarımızı alıp koridordaki aynaların önüne
yerleştirilmiş, ayaküstü atıştırmak için kullanılan raflara yöneldik.
Karşımızdaki sırada yan yana iki masa açılmıştı; birinin üstünde tıpkı
sokak sahaflarında olduğu gibi çeşitli kitaplar sıralanmıştı. Ötekisinde
ne olduğunu hiç anımsamıyorum; Sinan benden biraz daha girişken bir tip
olduğu için masada oturan iki kızla konuşmaya başladı. Bir çeşit kitap
değişim programı düzenlemişlerdi; okunmuş kitapları getirerek ya da bir
miktar kapora vererek programa katılınabiliyordu. Değiş-tokuş hakkı
sınırsızdı; böylece kıt kanaat geçinen öğrenciler için kolay yoldan
kitaba erişim olanağı sağlanmış olacaktı. Bence tümüyle gereksizdi;
çünkü masadan gördüğüm kadarıyla katılanlar pek değer vermedikleri
kitapları değişime sokmuştu- öte yandan, en azından benim için
Boğaziçi'nin kütüphanesi yeterli sayıda kitap sağlıyordu. Sinan tezgahı
kısaca bir inceledikten sonra sergilenen kitapların pek çoğunu okumuş
olduğunu fark etmişti. Benim için bu pek olağan bir şey değildi;
gelişigüzel kitapların bir araya geldiği bir tezgahta yer alanların
"çoğunu" okumuş olmak epeyce bir okuma geçmişine sahip olmayı
gerektirmiyor muydu? Tezgahta, aklımda kaldığı kadarıyla Dostoyevski'nin
Kumarbaz'ı, AFA yayınlarının Keynes, Foucault vb. gibi çeşitli çağdaş
düşünürler üstüne çıkardığı çevirileri, bazı Yazko romanları falan
vardı. Sinan birçok kitaptan söz edip kısaca bana konusunu anlattı;
özellikle tavsiye ettiği kitapsa Günter Grass'ın Teneke Trampet'i idi.
İki ciltlik bu romanı halihazırda baştan sona okumuş değilim; belki
bilmiyorum, Grass çok üstünde durduğum, çok derinlemesine incelemek
istediğim bir yazar olmadığı için... Bu olay, o dönemde Sinan'la
kurduğum ilişkinin yansımasını anlatmak açısından benim için önem
taşıyor: Sinan'la aramızda, kendiliğinden oluşmuş bir okuryazar
hiyerarşisi vardı. Dolayısıyla ilk öykülerimi okuyarak beni yönlendiren
de Sinan oldu. ABD'de yüksek lisansa devam ettiği yıllarda, belki de
haftada binlerce sayfa makale okumaktan bunalan zihnini dindirmek için
yazdığı öyküleri değerlendirmem için bana gönderdiğinde ise aynı
gönüldeşliği göstermemiştim. Kısaca göz atmış, dikkate değer
olmadıklarına karar vermiş ve herhangi bir yanıt yazmamıştım. Hiyerarşi
edebiyat açısından tersine dönmüştü; buna kuşku yoktu- ancak ben bu
ilişkiyi hepten reddediyordum.
Sinan'ın Alibeyköy'de oturduğu ev,
en fazla 3-4 yıl önce imar edildiği anlaşılan 6 katlı asansörsüz bir
apartmanın en üst katındaydı. Doğduğumdan beri İstanbul'da yaşamama
karşın hala hiç uğramadığım, hiç bilmediğim bir çok semt vardır;
Alibeyköy yönünde de yol tabelaları ve Sinan'ın kaotik tarifi dışında
hiçbir yardımcım yoktu. Dön-dolaş epeyce arandıktan sonra, galiba Bilgi
Üniversitesi'nin olduğunu sandığım bir kampüsün yakınlarında, Sinan'ın
sözünü ettiği marketi buldum; aralardan son derece dik, dar ve ucu
görünmeyen sokaklardan tedirgin biçimde sürdüm. İstanbul'un eski, şu
"Ağabeyim" gibi filmlere sahne oluşturan gecekondu mahallelerinden
biriydi; elbette aralarda yükselen, tıpkı Sinan'ın oturduğu gibi yeni ve
modern görünümlü apartmanlarla Şişli'nin, konutların birbirine girdiği
sıkışık görüntüsü buraya da kopyalanıyordu. Mekanı özellikle
anlatıyorum; çünkü "acı" da tıpkı insan gibi varlığı için bir mekana
gerek duyar. Hastalar çoklukla evlerdedir; ev acıyı kalıcı kılan,
dindirmeyen ama yaşatan değişmez bir alandır- sokakta yanımızdan
öksürerek geçip giden ya da kırılmış kolunu tutan bir adam da incelemeye
değer bir görüntü verir. Aslında acının mekanla ilişkilendiği örnekleri
en etkili biçimde Peyami Safa'da bulabiliriz; Peyami Safa'da belki
hastalıkla yoksulluk bir arada yaşandığı için mekan anlatımda önemli bir
yer tutar. Hastanın bakış açısı, içinde bulunduğu mekanı da
kendileştirir; yani hastalık mekana da yayılabilen bir şeydir. Aynı
şekilde Tanpınar'ın Huzur romanının son sayfalarında Mümtaz'ın zirveye
çıkan bunalımı yoksul semtlerin görüntüsüyle pekişir.
Yaşadığı semte, eve ve eşyalara
bakarak ilkin Sinan'ın maddi durumuna ilişkin bir fikir edinmeye
çalıştım; bu davranışımın oldukça tipik olduğunu sanıyorum: Sinan'la çok
uzun süredir görüşmemiştik- üniversitede geçirdiği görece rahat yıllar
geride kalmış olabilirdi. ABD'de üniversitelerde başlangıç seviyesinde
öğretim ya da araştırma görevlilerin pek dişe dokunur bir kazançları
olmadığını duyuyordum; dahası geçim standarları da daha zorlayıcı olduğu
için Türkiye'den destek almamışsa yaşamını kıt kanaat sürdürmüş olması
fazlasıyla muhtemeldi. Kapıyı annesi açtı; 60'larında, çocukluğumdaki
öğretmenler gibi giyinen, saçları küt kesimli dinç görünüşlü bir
kadındı. Geldiğimde Sinan hala uyuyor olduğu için kısa bir süre de olsa
sohbet etme fırsatımız oldu: Sosyal Hizmetler'den emekli olduğunu
öğrendim. Ailelerin ya da insanların uğradığı yıkımlarla ilgili sayısız
anıyla doluydu. Sinan'ın hastalığının nasıl teşhis edildiğini
annesinden öğrendim; ABD'den döndüğünden beri kronikleşen öksürükten
şikayetçiymiş. Cerrahpaşa'da ilkin bronşit teşhisi konmuş; verilen
antibiyotik tedavi de yararlı olmayınca daha uzun süren tetkiklere
sokmuşlar- anladığım kadarıyla hastalığın adının konması birkaç ayı
bulmuş. Hastalığının ilerlemiş bir aşamada olduğunu da ben sormadan
ekledi; birkaç hafta sonrasına MR için randevü alınmış, çünkü sol
kolunda beliren zaaftan ötürü, beyninde de kötü huylu bir oluşum
olduğundan kuşkulanılıyormuş.
Annesini dinlerken kafamda Sinan'ın
durumuyla Oğuz Atay'ın yaşamöyküsünü karşılaştırıyordum; her yaşam
kendine özgüdür, doğru, ama karşılaştırmalar olmadan da anlamamız kolay
değildir. Sinan'ın uyanmasını beklerken Oğuz Atay'ın ölümcül
hastalığıyla ilgili olarak günlüğüne yazdıklarını anımsamaya
çalışıyordum. O anda birebir sözcükleri akla getirmek mümkün değildi;
ancak Oğuz Atay günlüğüne şunları kaydetmişti:
Düşüncem geç gelişti, biraz geç
başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğini
kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. Ne yapalım, henüz biraz da
ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım. (Günlük, s.
278)
Oğuz Atay, 40'lı yaşlarının başında
beyin kanseri nedeniyle ölmüştü; Atay'ın yazı ve düşünce evrenini
tanıyanlar açısından bu hastalık kolayca bir anlam zeminine oturur. Tıp
açısından beyin kanseri ile düşünsel etkinliğin yoğunluğu ya da biçimi
arasında hiçbir bağlantı yoktur; oysa, sözünü ettiğim akrabamın
hastalığı sırasında da gözlemlediğim gibi, bizim kültürümüzde "düşünce"
hastalıkla eş değer olmasa bile hastalığa bitişik biçimde var olur.
Düşünme bizde ancak kaygıyla başlar; düşünceli olmanın anlamı
olumsuzdur, çünkü yanlış ya da hastalıklı bir durum ortada yoksa düşünme
etkinliği gerekli değildir.
Sinan da, genç yaşlarında ölümcül
bir hastalığa tutulmuş bir kimse olarak, belki Oğuz Atay gibi düşünmeye
başlamıştı. Sinan'ın kendi düşüncesinin geç geliştiği kanısında olduğunu
sanmıyordum; üniversite yıllarından başlayarak hedeflerini doğru ve
tutarlı bir biçimde koymuş, kendisine çizdiği yol haritasını izlemiş,
elde etmek istediği şeyler için gerekli taktikleri uygulamayı
başarmıştı. İlk yıllarda siyaset bilimi, ekonomi ya da sosyoloji
arasında bir karar vermesi gerekmişti; mühendisliği sevmesine karşın bir
meslek olarak sürdürmek istemiyordu. Türkiye'de mühendislere ilk
yıllarında teknisyenlik, daha sonra ise memurluk ettirdiklerine
inanmıştı; global kurumların araştırma ve geliştirme bölümlerinde
çalışabilmesi içinse, rekabetin oldukça yüksek olduğu bir alanda son
derece parlak bir çıkış yapması gerekiyordu. Kendi ilgilerinin
dağınıklığını iyi bildiği için bu yönde istikrar sağlayamayacağına karar
kılmıştı. Sosyoloji, ekonomi ve siyaset bilim arasında karar verebilmek
için önce her bölümden dersler aldı. Ekonomi, Boğaziçi'nde mühendisliğin
bir dalı gibiydi; sosyolojiyle siyaset bilim ise iç içe şeylerdi. Aldığı
dersler ve öğretim görevlileriyle kurduğu ilişki Sinan'ı adım adım
siyaset bilimin eşiğine getirdi.
Bir süre bekledikten sonra annesi
Sinan'ı kendi uyandırmaya karar verdi; buna itiraz etmedim, çünkü
yakınları hastaları dinlendirmekten çok uyanık tutmaya çalışır. Sinan'ı
hastalığın ne ölçüde bitkin düşürdüğünü bilmiyordum; ama odasından
yürüyerek içeri girdiğinde son derece kendinde, tıpkı telefonda
işittiğim sesi gibi dinç ve neşeli buldum. Beni ayakta selamladı;
gözlerimin içine gerçekten yakın arkadaşlar arasında olduğu gibi özlemli
bir ışıltıyla baktı. İlk söylediği hastalığından ötürü eve
kapandığından beri kendini tembelliğe verdiği, uzun zamandır bekleyen
bazı kitapları okumaya başladığı oldu. Akademik okumalardan artık gına
gelmişti; Murat Menteş'in, Alper Canıgüz'ün, Murat Gülsoy'un ve Elif
Şafak'ın romanlarından söz etmek istedi. Hiçbirine hayran değildi, ancak
hepsinde beğendiği ve sözünü etmeye değer bulduğu bölümler vardı. Çağdaş
ABD'li yazarlar ve oradaki edebiyat gündemi ile hiçbir ilgisi olmamıştı;
anlaşılan Sinan'ın da ABD'de tanıştığı insanlarla diyaloğu, belki de
siyaset bilim öğrencisi olmanın etkisiyle, Ermeni Soykırımı gibi
bıçaksırtı konularla ilgili kendini koruma çabası düzeyinde gelişmişti.
Hastalığıyla ilgili olarak konuşmaktan kaçındığını sezdim; kendisini
tevekkülle açıklayabilecek bir insan değildi. Herhangi bir din inancı da
yoktu; yazgıyı kabullenmek istemeyeceğini tahmin edebiliyordum, öte
taraftan mucizelere inanması beklenemeyecek biriydi. Hastalıkla ve
hastalığın getirdiği acıyla belki de biraz kendini uzaklaştırarak baş
etmeye çalışıyordu.
Sinan'ın evine geldiğimde vakit
ikindiyi geçiyordu; annesi, çay ikram etmek için ikinci kez yanımıza
geldiğinde, Sinan birden birlikte "Florya"ya gitmeyi teklif etti.
Açıkçası kendi adıma hasta ziyaretini kısa tutmayı planlamıştım; hatta
günün devamında sürdürmem gereken işlerimi bile ertelemeyi
düşünmüyordum. Florya denen semte en son ne zaman uğramış olabilirdim?
Belki çocukluğumda, Kanarya'da tren istasyonuna yakın bir evde
yaşadığımız dönemde, Florya'dan da zaman zaman geçmiş olmalıydık.
Sinan'ın isteğini geri çevirmenin büyük bir saygısızlık olacağını
düşünerek kabul ettim. Annesi evde kaldı; böylece durumu kritik
sayılabilecek bir hastayı emanet alarak yola çıkmış oldum. Henüz
herhangi bir tedaviye başlanmadığı için Sinan oldukça iyi görünüyordu;
ancak söylendiği gibi beyninde kötü bir oluşum başlamış idiyse, aslında
her an komaya girebilecek olduğunu kabul etmem gerekiyordu. Bu durumda
taşıdığım emanetin üstünde titremem, sağlığındaki ya da
davranışlarındaki en küçük tuhaflığı bile dikkate alarak harekete hazır
olmam gerekiyordu.
Florya çok yakın bir yerde değildi;
arabada Sinan birden evdeki konuşkanlığını ve neşesini yitirdi. Eski,
yakaları yıpranmış bir gömlek giymiş olduğunun orada ayrımına vardım;
üniversite yıllarından beri hep kıskandığım pırıltılı dişlerinin
bakımsız görüntüsü de buna eklenince bende dayanılmaz bir acıma
uyandırıyordu. Besbelli kendini hastalığın hükmüne bırakmış, Oğuz
Atay'ın sözünü ettiği geleceksizliğin sıkıntısını taşıyordu.
Geleceğini yitirmiş olmak, insanın
yaşayabileceği en derin acılardan olsa gerektir. Geleceği sadece sonu
umutsuz görünen bir hastalıkla yitirmeyiz; koşullar, kendimiz için hayal
ettiğimiz geleceği kurmamıza olanak tanımayan biçimde geliştiğinde de,
değişik derecelerde aynı mutsuzluğu yaşarız. Elbette ölümle neredeyse
hiçbir şey yarışamaz; ancak yıllar önce, akademik kariyer yolları bana
kapandığında, gelecekle ilgili ikinci bir planım olmadığının korkuyla
ayırdına varmıştım. Sinan, birbirimiz için ortak olarak ön gördüğümüz
geleceğe devam edecekti; benim içinse büyük kapı kayıtsızca yüzüme
kapanmıştı. Oğuz Atay'ın "geleceği elinden alınmak" konusunda
şikayetinin sadece hastalığından kaynaklandığını sanmıyorum. Ölümcül bir
hastalığa yakalanan herkes aynı tepkiyi vermeyebilir; aslında çoğu
kimse, tedaviyle ilgili deneyebileceklerini gözden geçirme ve bedensel
acıyı en aza indirgeme arayışında olmaktadır. Atay, 40'lı yaşlarına
kadar, iki önemli roman yazmış olmasına karşın kendisini henüz olmamış,
"yarım kalmış" buluyordu; geç başlanmış ve süren projeleri vardı.
Muhtemelen, Tutunamayanlar'ı yetersiz ve yarım yamalak olarak niteliyor,
Tehlikeli Oyunlar'da teknik olarak vardığı noktayı tatmin edici
bulmuyordu. Gerçekten de Atay'ın romanlarında eleştirel akıl yerini kimi
zaman hafif ve kaypak bir mizah duygusuna bırakır. Atay gelişmek
istiyordu; yaşamı da, hep işlediği kişiler gibi ironik bir biçimde yarım
kaldı.
Sinan'ın sürmekte olan projeleri
olup olmadığını bilmiyordum; ABD'de önemli sayıldığını söylediği
-malesef bunu ölçecek bilgim yoktu- kimi akademik dergilerde uzun
makaleler yayınladığından söz etmişti. Türkiye'ye de yanılmıyorsam
aslında bir araştırma için dönmüştü; ancak hastalığı ortaya çıkınca
birden her şeyden elini ayağını çekmek durumunda kaldı, ya da öyle
kararlaştırdı.
Florya'da araçla Sinan'ın tarif
ettiği bir belediye tesisine girdik; acemi sayılabilecek bir sürücü
olduğum için bilmediğim semtlere gitmekten, park yeri bulamama
tedirginliğiyle hep kaçınırım. Neyse ki, anladığım kadarıyla çok da
popüler olmayan bu tesisin geniş ve yarısından çoğu boş bir park alanı
bulunuyordu: Tam araçtan inmemize yakın, o sıralarda okumakta olduğum
bir roman, Milan Kundera'nın Ölümsüzlük'ü üstüne konuşuyorduk. Romanda
Dr. Avenarius adında bir karakter tuhaf bir huy geliştirmiştir. Geceleri
geç saatte uzun koşulara çıkar; bu sırada yol kenarında park edilmiş
araçların lastiklerine montunun altında taşıdığı bir bıçakla zarar
verir. Sinan'la konuşmamızın rotası nereden Dr. Avenarius'a geldi
anımsamıyorum; yanılmıyorsam otomobillerden söz ediyorduk. Dr.
Avenarius'un davranışı bir bakıma ilginç bir öykü konusudur; Yılmaz
Güney'in "Arkadaş" filmini izleyenler, filmdeki genç bir delikanlının
gizlice otomobillerin lastiklerini patlatmasını anımsayacaktır.
"Arkadaş"taki delikanlının durumunda hınç olarak açıklayabileceğimiz bir
duygunun yattığını izleyici sezecektir; nitekim filmin akışı içinde
Yılmaz Güney'in canlandırdığı kişi delikanlıyı uyaracak ve bu
davranışını doğru biçimine sokarak devrimci enerjiye transfer etmesine
yardımcı olacaktır. Dr. Avenarius gibi entelektüel bir karakterin
davranışı ise biraz daha güçlükle açıklanabilecek bir şey olsa gerektir;
Kundera, romanında hem kendi yarattığı karakterlerin hem de Goethe gibi
tarihsel bazı kişiliklerin çeşitli olaylar içinde gösterdikleri tutum ve
davranışları çözümlemeden geçmemesine karşın Dr. Avenarius'u açıklamaya
gerek görmez. Dr. Avenarius karakteri bana kalırsa gerçek bir kişinin
romana yansımasıdır; tamamıyla kurmaca olduğunu sanmıyorum- tıpkı burada
anlattığım Sinan gibi açıklanamaz bir "acı" ile harekete geçmiş olduğunu
sanıyorum.
Sinan'la Florya'da tesiste yarım
saatten daha az kaldık; bir yere oturacağımızı, belki çay-kahve bir
şeyler içeceğimizi sanmıştım ama beni doğruca deniz kıyısına götürdü;
burada yapay kayalıkların üstünde, biraz gülerek biraz da aslında af
diler gibi bir tonda kendi öyküsünün özünü anlattı. Şimdi Sinan'ın
sözlerini belleğimde birebir toparlamam mümkün değil; yeniden yazmak,
biraz değiştirmek, belki biraz biçimine sokmak durumundayım. Kurmaca
yapıtların en zor yanlarından biri başkasının ağzından bir olayı
derleyip toparlamak olsa gerektir; çünkü okur derli toplu bir öykü
bekler, öte yandan anlatıcı olarak seçtiğimiz kişi derli toplu bir öykü
anlatmaya yetkin değildir. Gerçekçilik ilkesini böyle durumlarda oldukça
pratik sayılabilecek olan, "anlaşılırlık" yasaları adına çiğnemek
gerekir; bunu göz önünde tutarak, işte kısaca Sinan'ın öyküsü:
"Ben aslında hasta değilim. En
azından hastaysam bile bilmiyorum; çünkü hiçbir zaman ciddi anlamda bir
tetkik yaptırmadım. Senin ilk bakışta anlayacağını sanmıştım; ama bir
şeyleri sezmişsen bile, ağır hasta olduğunu söyleyen birinin yüzüne
yalancı olduğunu ima etmek zordur.
Bir yıldır doktora tezimi kitap
olarak hazırlamakla uğraşıyordum; haftada on bin sayfayı aşkın makale
okuduğum olmuştur, bundan da şikayet etmedim. Ama seçtiğim yolun beni
her yanımdan tıpkı kundaktaki bir bebek gibi sarıp boğmaya başladığını
duyuyordum; sadece belli yönde hareket etmeme izin veriyordu,
ilerledikçe de yükünü artırıyor, hareketlerimi yavaşlatıyordu. Kısaca
"bıkmıştım" da diyebilirim. Yazacağım kitabı gözden geçirdikçe
içeriğinin son derece değersiz olduğunu görüyordum. Hani belki konuya
yabancı olanlar için ilk kez karşılaşacakları şaşırtıcı ayrıntıları
vardı; ama çalışmalarımı yürüttüğüm akademik çevre içinde klişe
denebilecek sıradan bir kitaptan başka bir şey olmayacaktı. Kimsenin
benden 'Nobel' getirecek bir kitap beklemediğini de biliyordum; ama
galiba yaşamımda tam o sıçrama tahtası noktasına geldim ama ötesini
birden gözüm yemedi. Bırakmak istedim; bırakamadım. Türkiye'ye dönersem
yeni açılan vasat bir vakıf üniversitesinde temel ekonomi, siyaset bilim
derslerine girebilirdim; belki birkaç kitap yazar ya da çevirirdim, ne
bileyim işte gün gelir, özel televizyon kanallarında yayınlanan abuk
subuk tartışma programlarından birinde "akil" bilim adamı olarak şöyle
bir görünür geçerdim. Bu da benim doruk noktam olurdu. Bahane
uydurmayacağım kısacası; "bıraktım" diyerek Türkiye'ye dönebilmek için
burada beni tanıyan insanlara çok akıllıca gerekçeler ve yeni planlar
sunmalıydım. ABD'de devam etmeminse hiçbir yararı olmayacaktı;
çalışkanlık orada benim düzeyimde olan herkesin bir meziyetiydi, zekaysa
Dünya'da en çok bulunan şeydir. Çok kaba ve indirgemeci bir yaklaşım
olacak biliyorum ama şöyle bir klişeyi sen de duymuşsundur: Hindistan'da
her yıl doğan üstün zekalı çocukların sayısı ABD'de doğan tüm
çocuklardan daha fazladır. Bu bir istatistik meseledir. Ben de bir
istatistik meseleyim. Abarttığımı, komplekslerime yenildiğimi
söyleyebilirsin; ama tamamıyla doğru değil, ben buyum, ben bu yola
ucundaki ışığa ulaşmak, onu elime almak için girmiştim. Kendi
bencilliğime kapılıp koşmamam gereken bir yönde bütün enerjimi tükettim.
Durup soluk almaya da zamanım yoktu; bir an önce karar vermeliydim.
Yenildiğimi herkese anlatamazdım; sana anlatıyorum, çünkü niye bilmem,
bu konuda eşitmişiz ya da daha doğrusu şimdi eşitlenmişiz gibi geliyor."
"Hastalık benim gözümde değişmez bir
çıkış noktasıydı; böyle bir şeyi aslında daha önce bir senaryo olarak
yazmayı bile düşünmüştüm. Türkiye'ye dönünce zaman geçirmeden oynamaya
başladım. Bronşit olmak için burada gece serinliğinde birkaç saat
atletle gezinmem yetti; çocukluğumda kaptığım için bende kroniktir,
soğuğun en küçük dokunuşunda harekete geçer. Doktor raporlarını
oluşturmak kolay olmadı; önce birkaç hastanede onkoloji kliniklerinin
çevresinde gezinmeye başladım. Hastalara kendimi hastalık deneyimi
üstüne tez yazan bir üniversite öğrencisi olarak tanıtıyordum; ABD'deki
üniversitelerin adlarını da verince herkes ikna oluyordu. Gittiğim
hastaneleri Anadolu yakasından seçmeye özen gösteriyordum. Birkaç
hastayla muhabbeti ilerlettik; evlerine gittim, yakınlarda mezotelyom
teşhisi konmuş, Ümraniye'de oturan bir adamdan film ve raporlarının
kopyasını tezimde kullanmak için istedim. Hiç itiraz etmedi; hatta tıpkı
sokağa inen televizyon habercilerinin mikrofonlarına konuşmak için
birbirini ezen insanlar gibi büyük bir sevinçe kabul etti. Filmlerin
orijinallerini vermekten çekinmedi. Ben de bunları kendi bronşit
filmlerimin olduğu dosyanın içine koyarak deneme amaçlı serbest
muayenehanesi olan bir göğüs hastalıkları uzmanına gittim. Adam filmleri
ve üstünde oynadığım diğer tahlil sonuçlarını gözden geçirdikten sonra
durumun ciddiyeti üstüne konuştu; ameliyat gerekli olursa yardımcı
olabilecek cerrah tanıdıklarının telefon ve adreslerini verdi."
"Anneme hastalığımı anlatmanın
zorluğunu sen de tahmin ediyorsun; neyse ki, "yıkıldı kadın"
diyebileceğim biri değildir- zorluklarla baş etmeye çabalamak onda bir
refleks haline gelmiş. Ne yapabileceğimizi düşünmeye başladı; apar topar
tavsiyeyle bulduğu bir cerrahı ve başka bir uzmanı ziyaret ettik. Sahte
tahlil sonuçları ve filme ikisi de uyanmadı. Elimde bir CD'de
bronşoskopi video'su da olduğu için pek sorgulamaya gerek görmüyorlardı.
Rest is history... Hastalık haberim önce akrabalar, sonra ABD'de
bıraktıklarım başta olmak üzere akademik çevre ve buradaki arkadaşlar
arasında yayıldı. Hastalıktan ameliyat yoluyla kurtulma şansının düşük
olduğunu öğrendiğim için kök hücre tedavisiyle ilgili yurtdışından ve
yurtiçinden belli yerlerle yazıştım. Annemin çıkardığı hesaba göre
tedavi masraflarını karşılayacak bütçemiz olmadığını öğrenince o yardım
toplama kampanyasına da razı oldum.
Anlayacağın oyunum hem içinden
çıkılmaz bir hal aldı; hem de benim için yeni bir meydan okuma biçimine
dönüştü. Şimdi sözümona kemoterapi için gün sayıyorum. Ayakta
kalabildiğim sürece hastaneye yalnız gidip gelmek istiyorum, diye
duygusal bir konuşmayla annemi de sindirdim. Gerçi çok uzun sürmez
peşime takılır. Galiba tedavi bahanesiyle yine ABD'ye döneceğim. Benim
için elbette çok daha zor olacak; ama tuhaf da olsa, kendini zeki sanan
insanların akla uymaz işlerine şaşırmayan birkaç profesör dostum var...
Durumu açıklar, sonra onların referanslarıyla Wall Street'te olmasa bile
ortalama finansal danışmanlık şirketlerinde bir iş bulabilirim. Bunu
başka türlü yapamaz mıydın, diyeceksin. Hayır yapamazdım. Niyetim zaten
iş bulmak, para kazanmak da değil; sadece uzaklaşmak, bir şeyle kendimi
bağlamamak, beni yoran hırslarımdan kurtulmak ne bileyim..."
"Özellikle beni seven insanlara bu
şekilde acı verdiğimin farkındayım; ama belki de, kendimi içinde
bulduğum, bir türlü açıklayamadığım bu dar boğazdan kurtulmamın tek yolu
başkalarına acı vermekti. Senden de tek bir ricam var... Ben bir
noktada ABD'ye döneceğim; bunu da sana bildireceğim. Annemle senin
konuşmanı istiyorum. Çok zor ve iğrenç bir istek olduğunu biliyorum; ama
bir yandan da bakınca sevindirici bir haber vereceksin. "
Sinan'ın isteğini bu olup-biteni,
farklı adlarla da olsa yazıya geçirme iznini vermesi koşuluyla kabul
ettim. Halihazırda ABD'de... Üniversitedeki görevine devam ediyor;
anlattığı gibi bir piyasa şirketine geçmek isteyeceğini sanmıyorum,
çünkü bulunduğu yerde keyfi yerinde. Kitabını da tamamlamak üzere
olduğunu tahmin ediyorum.
Edebiyat da acıyı tıpkı Sinan'ın
öyküsüyle karşılaştırılabilir biçimde bize sunar; belirtileri toparlayıp
gerçek yaşamın görüntüleri üstüne saçar. Kanserli bir hastanın bize
getirip gösterdiği rapordan kuşku duymayız; uzmanların da ilk bakışı
ellerine geçenin sahte olup olmadığını anlamak amaçlı değildir. Acı
gösterilebilen daha doğrusu gösterildiğinde var olabilen bir şeydir.
Edebiyat yapıtlarının pek çoğu bize acı duymanın erdemlerini ve biçimini
öğretir; Kafka'nın "Açlık Şampiyonu" öyküsünde ise acının sanatsal bir
gösteriye dönüşebilmesini ürpererek okuruz. Öte yandan Batı kültürünün
köklerinde acının sergilenmesi büyük bir önem taşımaktadır; İsa'dan beri
bedensel acı bir temaşa konusu olmuştur. Foucault, Orta Çağ'da insan
bedenine uygulanan işkencenin halka açık bir gösteriye dönüşmesini
iktidar açısından açıklar; öte yandan acı insanı aynı zamanda aklamaya
yarar- sahnede işkenceyle ölüme sürüklenen kişi aynı zamanda
günahlarından arındırılmaktadır.
Sinan "acı"nın bir başka işlevini
daha kullanmıştı; "acı" bizi yalıtır ve seçkinleştirir. Başkalarından
fazla olarak yaşadığımız her acı bizi ayrı ve ancak o acıyı çekerek
erişilebilecek bir olgunluğa taşır. Hiç acı çekmemiş olmakla çocuk
kalmak neredeyse aynı şeydir. Toplumuzda sıklıkla dile getirilen
"yokluk görmemek" ifadesinin anlamını aklımıza getirelim. Değer bilmek
ancak acı ile kazanılan bir erdemdir.
Acı'nın olgunlaştırıcı yönünü
sömürecek ölçüde işleyen yazarlar arasında Oğuz Atay belki de başta
gelir; ancak kendisiyle alay etme erdemi "acı" sömürme eğilimini
bağışlamamıza yol açar. Atay'ın aynı zamanda hıristiyan "İsa" imgesini
ısrarlı bir şekilde yinelemesini anımsayalım.
Atay, neredeyse tüm romanlarında
bedensel olmayan acı üstüne çalışmıştır. En temel izleğinin de
"olmamışlık" olduğu kaydedilirse belki roman ve öykülerinin anlatım
özellikleri açısından üstüne oturtulduğu acı alayın kaynakları üstüne
bir şey söyleyebiliriz. İsa, Atay için aynı zamanda bir tutunamayan
prototipidir. Atay'ın, Batıdışı bir kültürün (elbette yine de Batı
etkilerinden sıyrılamayacak) çelişkileri üstüne düşünmüş ve yazmış
olması açısından bakıldığında İsa takıntısı ilginç bir noktadır. "Beyaz
Mantolu Adam"da Atay, çarmıha gerilme sahnesini Türk toplumu içinde
yeniden gerçekleştirir ve ortaya çıkan uyumsuzluğun yarattığı parodiyi
hem görür, hem de gösterir. Hıristiyanlıktaki görünümüyle İsa,
yaşadığımız toplumun bakışı içinde sadece bir garibandır. Bu tersine
çevirme işlemi Atay'ın olmamışlıkla acı arasında kurduğu bağı da
anlamlandırmaktadır: Atay'ın yapıtlarının temelini oluşturan acının
kaynağı seslendiği toplumun olmamış bireylerden oluşmasıdır; Atay'ın
dile getirmeye çalıştığı acının karşılığını bulabileceği bir kitle henüz
doğmamıştır. Atay, derdini küçük çocuklara anlatmaya çalışan hasta bir
adam gibi görür kendini.
Atay'ın yukarıda tarif etmeye
çalıştığımız durumu aslında Don Kişot'un aşık olduğu kadın için "acı
çekmeye" karar verdiği bölümdeki gülünç olaylara benzer; bu bölümle
ilgili kısa özeti de yukarıda andığımız Kundera'dan alıntılayalım:
Don Kişot Dulcinea adlı bir kadını
sevmeyi koymuştur kafasına. Pek fazla tanımamaktadır bu kadını (bunda
bizi şaşırtacak bir şey yoktur; sözkonusu olan Wahre Liebe, gerçek
aşksa, sevgilinin hiçbir önemi olmadığını biliyoruz). Birinci kitabın
XXV. bölümünde Sancho'yla birlikte ıssız ormanlara çekilir. Tutkusunun
büyüklüğünü göstermek ister orada. Yüreğimde bir ateş yandığını
kanıtlamak için ne yapmam gerekir acaba? Üstelik Sancho gibi saf ve kaba
saba bir adama bunu nasıl kanıtlamalı? Don Kişot bu düşüncelerle sarp
patika üzerinde soyunur, bir tek gömlekle kalır ve uşağına duygularının
yüceliğini göstermek için önünde zıplar ve birkaç kez parende atar. Baş
aşağı durduğu anlarda gömleği çekildikçe, Sancho sallanan kamışını
görür. Şövalyenin küçük iffetli organı öylesine gülünç ve hüzünlü,
öylesine iç parçalayıcı bir sahne çizmiştir ki, buna kaba saba Sancho
bile dayanamamış ve atına atladığı gibi hızla uzaklaşmıştır.
(Ölümsüzlük, s. 216)
Acının dışavurumu acaba ortak bir
sağduyuyu mu gerektirmektedir? Oğuz Atay'ın yapıtlarının acı alayını
Sancho'yla Don Kişot arasında gördüğümüz duygusal kopukluğun bir
benzerine borçlu olduğunu söyleyebilir miyiz? Atay hiç kuşkusuz
günümüzde bile kelimenin tam anlamıyla bir halk yazarı değildir;
yaşadığı toplumda insan ilişkilerinin olgun bir düzeyde gerçekleşmemesi
Atay'ın kıyısından döndüğü görkemli acıyı yaratmasını engeller.
Edebiyatın bize farkında olmadan
öğrettiği şeylerden biri şudur: Kaçınılmaz bir yazgı olayı olmasına
karşın, acı, her şeyden önce kurmacadır. Bireyin, uğradığı acı
karşısında iç sessizliğinde yaşadığı sıkıntılar bile yaşadığı toplumun
ona gündelik ayrıntılara gizlediği öykülerle aktardığı ortak bir dilin
içinde olup biter. En yıkıcı acı bile içinde belli sözcükler
oynatıldığında hafife alınacak bir parodiye dönüşebilir.
|