|
ENGİN SEZER
PRATİK ELEŞTİRİ-I
İnsanoğlunun manevi mirasını daha
ulaşılabilir
ve daha kullanılabilir kılmak için
bir şey yapılabilir.
I. A. Richards
1. Giriş
I. A. Richards'ın 1929 yılında
yayınladığı Practical Criticism: A Study of Literary Judgement (Pratik
Eleştiri: Edebî Değerlendirme Üzerine bir Çalışma), adlı kitabı, doğuda
ve Batı'da yüzyıllar boyu bilinen ve uygulanan, ancak zamanla bir kenara
bırakılan yakın metin okumanın önemini bir kez daha ortaya koydu.1 Bu da
özellikle Anglo-Sakson dünyasında şiir okuma ve değerlendirmenin
okullarda yapılan edebiyat eğitimi çerçevesinde yeniden ciddi bir
biçimde planlanmasına yol açtı. Ancak bu kitapla ilgili olarak gerek
Türkçe gerekse Batı kaynaklı denemelerde geçen kimi sözler, kitabın, bu
sözlerin sahipleri tarafından gerçekten okunup okunmadığı, okunanlar
tarafından da ne ölçüde anlaşıldığı konusunda bende ciddi şüpheler
uyandırıyor. Bunun yanı sıra, kitabın içeriğini ve argümanlarını inceden
inceye tanıdıkça, bu eserin kimilerince neden iki üç cümle ile özetlenip
geçildiği konusunda okurda kendiliğinden bir düşünce oluşacak ve bunun
sonucunda pratik eleştiri çerçevesi hakkında şimdiye kadar duyduğu genel
geçer sözlerin nasıl bir yanılgıyı temsil ettiğini açıkça görecektir
diye düşünüyorum. Bu konuya son bölümde tekrar döneceğim.
Genel kanıya göre I. A. Richards
kabaca, bir şiiri, ya da daha genel olarak, bir edebiyat metnini anlamak
ve eleştirmek için o metnin dışından herhangi bir bilgiye gerek yoktur
demek istemiştir. Daha çok kulaktan dolma edinilmiş bu kanı gene
kulaktan kulağa yayılmayı sürdürmektedir. Ben burada pratik eleştirinin
ne demek olduğunu, kitabın doğrudan doğruya kendisinden giderek ve yer
yer de belli alıntıların açılım ve yorumlarını vererek açıklamaya
çalışacağım. Daha sonra pratik eleştiri anlayışının edebiyat eğitimi ve
eleştirisi içindeki yeri üzerinde kısaca duracağım.
I. A. Richards Cambridge
Üniversitesinde edebiyat hocalığı yaptığı yıllarda edebiyat öğrencileri
üzerinde bir deney yapmış. Zaman zaman verdiği on üç şiir hakkında
kendilerinden yazılı değerlendirmeler almış ve bunlardan yola çıkarak
şiir okuma ve anlamanın zihinsel, duygusal, kültürel zorluklarını
belirlemeye, sınıflandırmaya ve bunları açıklamaya çalışmıştır.
Richards'ın practical criticism dediği şey metne uygulanan eleştiridir,
ilgi duyduğu konu ise bu uygulamanın karşısına çıkan engellerdir.
Vurgulamakta yarar görüyorum, Richards Practical Criticism'da pratik
eleştirinin nasıl yapılması gerektiği hakkında doğrudan doğruya bir şey
söylemez. Yalnızca öğrencilerin on üç şiir üzerine yaptıkları yorumları
birer birer ele alır ve buradan giderek tek tek şiirleri ve şiir
sanatını anlamada karşılaşılan zorlukları ve bunların nedenlerini dile
getirir. Bunu aşağıda kapsamlı bir şekilde ele alacağım.
2. Kitabın düzeni
Practical Criticism-kitaba işaret
ederken bu ifadeyi, kavrama işaret ederken de "uygulamalı eleştiri"
ifadesini kullanacağım-dört ana bölümden oluşur. Birinci bölümde
çalışmanın hedefleri, edebiyat yorumunun genel kültür içindeki yeri ile
eleştirinin on zorluğundan söz edilir. İkinci bölüm dokümantasyon
bölümüdür ve burada on üç alt bölümde öğrencilerin verilen şiirler
hakkında yazdıkları olumlu ve olumsuz değerlendirmeler sınıflandırılır
ve bunların ne tür zihinsel durumlardan kaynaklandığı belirlenir.2
Üçüncü bölüm analiz bölümüdür ve Richards burada sekiz alt bölüm içinde,
anlam çeşitleri, mecaz, duyu ve duygu, şiirde biçim, yersiz çağrışımlar
ve standart tepkiler, duygusallık ve inhibisyonlar, doktrinel ve teknik
varsayımlarla eleştirel önyargıların şiirleri değerlendirmede nasıl rol
oynadığını göstermeye çalışır. Dördüncü bölümde özet ve arkasından gelen
dört ek bölümde, değerlendirilen şiirler hakkında ek açıklamalar
bulunmaktadır.
Yazar ilk bölümde, kitabın üç
hedefini şöyle açıklıyor:
İlkin, eleştirmen, felsefeci,
öğretmen, psikolog ya da yalnızca meraklı kişiler olarak kültürün çağdaş
durumu ile ilgilenen kimseleri yeni bir dokümantasyon metoduyla
tanıştırmak. İkinci olarak, şiir hakkında ne düşündüğünü ve şiirden ne
hissettiğini (ve bununla ilgili konuları), şiiri neden sevip sevmemeleri
gerektiğini kendisi için keşfetmek isteyenlere yeni bir teknik
kazandırmak. Üçüncü olarak, hissettiğimiz ve okuduğumuz şeyi fark etmeyi
ve bunları anlama gücünü geliştirmek üzere şimdilerde
kullandıklarımızdan daha etkin eğitim metotlarına giden bir yol
döşemek.3 (3)
Richards şiir sanatını anlama
süreciyle bir kültürü tanıyıp anlamak arasında önemli benzerlikler
olduğunu ileri sürer. Gerçekten de şiir eleştirisi üzerinde odaklanan bu
çalışmanın, tarih başta olmak üzere her türlü kültürel metinleri anlamak
için bir yöntem oluşturmada karşılaşacağımız temel sorunları çok net bir
biçimde gözler önüne serdiği görülecektir.
Practical Criticism üç ana zihinsel
çözümleme alanına işaret ediyor: İlki, doğrulanabilir olgular ve kesin
belirlenmiş varsayımlarla (hipotezlerle) tartışılabilen konulardır,
matematik, fizik ve betimsel (tasvirî) bilimler gibi. İkinci alan,
ticaret, hukuk, yönetim, polisiye işler gibi, genel olarak kabul edilmiş
prensipler ve pratik kurallarla çözümlenen uğraşlardır. Üçüncü alanı da
şöyle dile getiriyor Richards:
Ama bu ikisi arasında, problemleri,
varsayımları, imaları, kurguları, peşin yargıları, yerleşmiş inançları,
rastgele oluşmuş inançları ve ümitli tahminler dünyasını; kısaca, soyut
kanaatleri ve duyguyla ilgili konulardaki anlaşmazlıkları içeren uçsuz
bucaksız bir birikim var. Uygar insanın en çok önem verdiği her şey bu
alana aittir. Bunu açıkça göstermek için etik, metafizik, ahlak,
dürüstlük, din ve estetik ile özgürlük, milli duygular, adalet, aşk,
doğruluk, iman ve bilgiyi örnek göstermem yeterlidir. Bir tartışma
konusu olarak şiir bu dünyanın tipik ve merkezî bir yerlisidir. Bu,
kendi doğası gereği ve geleneksel olarak ilişkilendirildiği tartışma
tipi ile böyledir. (5)
Yani bireyin hayatında en önemli
olan şeyler bilim ve akıl yoluyla değil, büyük ölçüde peşin yargılar
yoluyla geliştirdiğimiz kanılarda ifadesini bulur. Bu durum yukarıda
sayılan konuların hepsi için geçerlidir. Richards bunu şöyle dile
getiriyor:
Öyleyse, eleştiri tarihi yukarıda
değindiğimiz o, arada kalan konuların tarihi gibi, bir dogmatizm ve
tartışma tarihidir, bir araştırma tarihi değil. Ve bütün bu tür tarih
çalışmalarında olduğu gibi, bundan alınacak en önemli ders, bir şeyi
anlamadan yapılan bütün tartışmaların beyhude olduğudur. (7)
Yani Richards'a göre edebiyatın ve
genel olarak kültürün anlaşılması aynı zihinsel yaklaşımları içerir, ki
bu konuya tekrar döneceğim.
Richards edebiyatta değerlendirmeyi
(evaluation), yani bir şeyin değerini söylemeyi reddetmez. Ona göre,
"Değer, değerli olan şeyin ifade (ya da komünike) edilmesinden başka bir
yolla gösterilemez." (10) Bunun için de değerini dile getirdiğimiz şeyin
önce anlaşılması gerekir. Bu son cümle, Richards'ın edebiyat
eleştirisinde temsil ettiği görüşün apaçık bir ifadesidir. Kısacası, bir
insan anlamadığı bir şiiri eleştiremez, onun edebî değeri hakkında bir
şey söyleyemez. Edebî değerlendirme, anlaşılmanın ve çözümlemenin
üzerine inşa edilmek zorundadır. Öte yandan şiiri körü körüne bir takım
peşin eleştiri prensipleriyle anladığını zannetmek de çok kere önemli
yanılgılara yol açar. Richards daha kitabın başında şöyle diyor: "En
bilgece eleştiri prensipleri bile, göreceğimiz gibi, eleştirel sakarlık
için bir kılıf olabilir." (11)
Richards'ın kullandığı temel
kavramlardan birisi de 'iletişim', yani 'komünikasyon'dur; çünkü insan
okuduğu şiirle bir iletişim yaşamak durumundadır.
Bütün eleştirel uğraşların, bütün
yorum [interpretation], takdir etme [appreciation], yönlendirme
[exhortation], övgü ve yerginin biricik hedefinin iletişimi geliştirmek
olması bir abartma gibi gelebilir. Ama uygulamada bu böyledir. Eleştiri
kurallarının ve ilkelerinin bütün sistemi, daha ince, daha kesin, daha
üst düzey iletişim sağlamada birer araçtırlar. (10)
Kısaca, eleştirinin temel hedefi bir
şiirin bize aktarabileceği zihinsel ve duygusal her şeyi açıkça anlamaya
yönelmelidir. Ancak böyle bir eleştirinin üzerine daha genel
değerlendirmeler getirilebilir.
3. Eleştirinin on zorluğu
Richards kitabın ilk bölümünün
sonunda, öğrencilerinin eleştirilerinde gördüğü anlama hatalarını on
madde içinde toplamış. Bunlar (1) şiirin düz anlamını, yani yüzeysel
olarak neden söz ettiğini, ne hakkında olduğunu anlamamanın yanı sıra,
şiirin ifade tonunu, amacını, taşıdığı duyguları da anlayamamak. (2)
Kelimelerin taşıdığı ahenk, tempo vb beş duyuyla algılanabilecek
özellikleri tanıyamamak. (3) Bir şiirdeki imajları-ki bunların başında
nesnel, yani mecazi olmayan imajlar gelir-kendi istediği gibi yorumlayıp
şiirin amaçlarının dışına çıkmak. (4) Şiirde anlatılan bir konuyu kendi
yaşantısı ile karıştırmak ve yorumu bu yöne kaydırmak. (5) Belli konu ve
ifadelere karşı okurun zihnindeki sıradan4 tepkiler (stock responces) ve
bunların şiirde rastlanan örneklerine otomatik olarak gösterilen olumlu
ya da olumsuz tavırlar almak. (6) Aşırı ya da yetersiz duygusallık
göstermek. (7) İnhibisyon, yani anlayış ve duyarlılıkta eksiklik
göstermek. (7) Dinî, siyasi vb doktriner bağımlılıkların getirdiği değer
yargıları ve beklentilerin ölçüleriyle şiire bakmak. (9) Şiirde belirli
biçim özellikleri konusundaki beklentilerin, yorumları doğrudan
etkilemesi. (10) Şiirin doğası ve işleviyle ilgili önceden belirlenmiş
peşin eleştiri yargılarının olumlu ya da olumsuz yorumlarda önemli rol
oynaması. (12-15)
Richards üniversite öğrencileri
üzerinde yaptığı deneylerden çıkardığı bu zihinsel ve duygusal
engellerin eleştiri geleneği içinde yer alan herkesin, hatta en yetkin
eleştirmenlerin bile sorunu olduğunu düşünür. Öyleyse şiir yazan, şiir
okuyan, şiir edebiyatını öğreten ve öğrenen kimseleri bu engeller
konusunda sistematik olarak bilinçlendirmek gerekir. Bunun da en etkin
şekilde yapılabileceği ortamlar okullardaki edebiyat dersleridir.
Bu görüş özellikle Amerikan okul
sistemlerinde ilgi çekti ve Richards'ın Practical Criticism'da
ayrıntılarıyla üzerinde durduğu zorlukları ve aksaklıkları dikkate alan
edebiyat eğitim programları geliştirildi. Anglo-Sakson eğitiminde
edebiyat dersleri, okunan edebî eserlerinin içeriğini ele almanın yanı
sıra, epistemolojik zorlukları, yani bir şiirden ne anladığımızı ve bunu
nasıl anladığımızı vurgulamaya dayanır.
Ayrıca Richards'ın yukarıdaki
alıntıda belirttiği gibi şiir, kültürü doğrudan ilgilendiren konuların
içinde yer aldığından, bir toplulukta şiiri anlamada uygulanan yöntem ve
zihinsel tavırlar, o insanların kendi kültürlerindeki her şeyi anlama ve
değerlendirmede kullandıkları yöntem ve tavırlarından farklı değildir.
Yani yukarıdaki on yorum tavrı yalnız edebî eleştiride değil, kişinin
kendi kültürünü anlayıp değerlendirmesinde de önemli zorluklar doğurur.
Şiir eleştirisinde olduğu gibi, kültür eleştirisinde de insanlar çoğu
kez bir konuyu anlamaksızın o konu üzerinde çözümlemeler ve yorumlar
üretmeye çalışırlar.
4. Çözümleme (analysis)
Practical Criticism'in üçüncü bölümü
"Çözümleme" başlığı altında ve sekiz alt bölüm içinde eleştirinin
karşısındaki engellerin açılımlarını verir. Kitapta geniş gözlem ve
argümanlarla işlenen bu bölümleri burada ancak özet olarak
aktarabileceğim.
4.1. Anlamın dört çeşidi
Bir şiiri anlamaya çalışırken
anlamak istediğimiz nedir? Richards'a göre her türlü dil kullanımında
anlamın tümü hemen her zaman, değişik türden anlamların bir
birleşimidir, ki bunlar da, demek istenen (sense), duygu (feeling), ton
(tone) ve amaç ya da niyettir (intention).
(a) Demek istenen, şiirin bizi
bilgilendirmek ve bilgilendirdikleri üzerinde düşündürmek için sunduğu
olguları, yani olaylar ve durumları içerir. (b) Duygu, bu olguların
ifade ediliş biçimlerinin taşıdığı duygusal nüanslardır. (c) Ton ise bir
konuşmacının ya da şairin, kendi sözünü ettiği olgularla ilgili olarak
aldığı tavrın ifadesidir, örneğin alaycı mı, ciddi mi, yüceltici mi,
küçümseyici mi vb. (d) Bütün dil kullanımında olduğu gibi şiirde de bir
amaç, bir niyet, (intention) söz konusudur. Richards bunu şöyle dile
getiriyor: "Genellikle, konuşmacı [ya da şair] bir amaçla konuşur ve
amacı konuşmasını değiştirir [biçimlendirir]. Bunu anlamak, onun
anlamını anlama işinin bir parçasıdır." (176)
4.2. Mecaz (figurative language)
Mecazi ifadeleri anlayıp yorumlamak
şiiri anlamanın önemli bir aşamasıdır. Tabii her şeyden önce hangi
ifadelerin olgusal (olaylara işaret eden), hangilerinin de mecazi anlam
taşıdığını, hatta hangi ifadelerin her iki işlevle kullanıldığını
belirleyebilmek son derece önemlidir.5
Richards'a göre ilkin ya aşırı
sezgisel olma merakıyla mecazi olmayanı mecaz zannetmek ya da aşırı
olgusal okuma sonucu mecazı görememek, şiiri anlamanın karşısındaki
önemli engeller arasında yer alır. Richards, kelime bilgisi eksikliğini
ve şiir edisyonlarında kimi gerekli bilgilerin verilmemesini ve
okurların gerek genel anlamda mecaz hakkında gerekse belli bir şairin
mecazları ve değişik şairler tarafından kullanılmış tipik mecazları
tanıma konusunda tecrübeleri olmamasını bu ayrımın yapılamamasının
nedenleri arasında sayar. Yani Richards'a göre, her konuda olduğu gibi,
şiiri anlamada da insanın önceden edindiği uygun bir donanım son derece
önemlidir. Bu donanım da önemli ölçüde şiir geleneğini oluşturan
şiirleri okumakla edinilecektir.
Öte yandan Richards'ın bu apaçık
ifadesine karşın, pratik eleştiri düşüncesinden giderek yapılan okumayı
hâlâ tek bir metnin içine hapsolmak diye anlayanların olabilmesi bilgi
sosyolojisi çerçevesinde ele alınması gereken önemli bir konudur.6 Bir
şiiri okurken bilinmeyen kelimeler için sözlüğe baş vurmanın bile,
Richards'ın programının dışına çıkmak olduğunu zannedenlere sık sık
rastlanıyor. Richards'a göre bir şiiri anlamak için gerekli, filolojik
(dilsel), felsefi, ideolojik her türlü bilgi, çeşitli kaynaklardan
edinilmek zorundadır, yoksa şiiri anlamak söz konusu olamaz. Ancak
öğrenciler üzerinde yaptığı deneyde, deneklerin metnin dışına
çıkmalarını engelleyerek, onların şiirleri anlamada ne tür donanım
eksiklikleri olduğuna dikkati çekmek ve bunları hesaba katan ve
gidermeye çalışan edebiyat eğitimi programları geliştirmenin zorunlu
olduğunu göstermek istemiştir. Bu konuya sonda ayrıntılı olarak
değineceğim. (182-95)
4.3. Anlam (sense) ve duygu
(feeling)
Daha önce de belirttiğim gibi, bir
şiirin bütününün ya da herhangi bir bölümünün bir anlamı ya da demek
istediği (sense), taşıdığı bir ya da bir takım duygular (feelings), bir
ifade tonu (tone) ve bunlar arasında bir köprü işlevi gören bir amacı ya
da niyeti (intention) vardır. Bu kavramlar birbirlerine öyle sıkı sıkıya
bağlıdırlar ki, birinde yapılan bir yanlış zincirleme olarak
diğerlerinin de yanlış yorumlanmasına, hatta şiirin her yönden tanınmaz
hâle gelmesine neden olur.
Richards şiirinin tonunun önemini
şöyle dile getiriyor:
"Gerçekten de inanıyorum ki, üslubun
sırlarının çoğu şiirin tonu ile ilgili bir problemdir ve bunu, söylenen
şeyle ilgili olarak yazarın [şairin] okurla nasıl bir ilişki kurmak
istediğini ve konu hakkında her ikisinin neler hissettiğini tam olarak
anlamakla göstermek mümkündür." (198)
Bir şiirin üslup özelliklerini
belirleyebilmek ve bunları tartışabilmek belki de şiir eleştirisinin en
zor işidir. Bu da belki üslubu gözlemleyebilmek için gerekli kavramlara
sahip olmadığımızdandır. Richards burada üslup özelliklerinin şiirinin
ifade tonundan yola çıkarak belirlenebileceğini söylemekle, bu zorluğun
bir ölçüde aşılabileceğini düşünüyor.7
Ton yalnız şiirde değil, günlük
konuşmada da sezgi yoluyla her zaman farkında olduğumuz bir özelliktir.
Ağzımızdan çıkan sözler bir anlam taşıdığı gibi, bir de karşımızdaki
insana ya da genel olarak çevremize aldığımız tavrın ifadesidir. Günlük
konuşma ortamlarında, "hüzünlü", "keyifli", "ciddi" vb değerlendirmeler
söylenen sözler üzerinden yapılır. Şiirlerde sözün tonundan giderek, o
şiirde konuşan sesin-ki buna "ses" ya da "persona" deniyor-amacı
hakkında bir takım sonuçlar çıkarmak mümkündür, ders vermek, ikna etmek,
yalvarmak gibi.
Anlamla duygunun içiçe geçtiği
durumları Richards üç tip altında topluyor. Birinci grupta duygunun
anlamdan çıktığı ve anlamın kontrolünde olduğu durumlar. Örneğin,
"mucize" ve "büyücülük" kelimeleri, anlamlarının oluşturduğu bir takım
duygular taşırlar. Bu gibi durumlarda sözcüğün anlamı duygusundan
ayrılamaz. İkinci grupta gene ifadelerin anlam ve duyguları birbirinden
ayrılmaz, ancak bu kez duygu anlamı belirler: "muhteşem", "hoş"
sözcüklerinde olduğu gibi. Richards'ın yaptığı bu ayrım başlı başına
önemli bir semantik gözlemdir. "Yansıtmalı sıfatlar" (projectile
adjectives) dediği bu ifadeler sentaktik olarak bir nesneyi nitelermiş
gibi görünseler de gerçekte bunları kullananların içinde bulundukları
ruh hâllerine (o anda ne hissetiklerine) işaret ederler. Örneğin, "o
canım şiirler" ifadesi bize "o şiirler" hakkında bir şey söylemez, bu
ifadeyi kullanan kimsenin o anda neler hissettiği hakkında bir şey
söyler. Öte yandan bu sözcüklerin anlamları da vardır. Örneğin, bir şey
hem "muhteşem" hem de "şirin" olamaz, aralarındaki anlam tutarsızlığı
birlikte kullanılmalarını engeller. Üçüncü grupta anlamla duygu
arasındaki ilişkinin önemli ölçüde bağlam tarafından belirlendiği
durumlar bulunur. Bu ifadelerin anlamı da nitelediği kelimenin anlamıyla
belirginlik kazanır: "Büyük ev", "büyük sinek", "büyük ülke"
ifadelerinde, "büyük" kelimesinin anlamı, nitelediği sözcüğün anlamına
göre değişir. Aynı şekilde, "güzel kız", "güzel yemek" ve "güzel şiir"
ifadelerinde "güzel" aynı anlama gelmez ve aynı duyguları uyandırmaz. Bu
sözcüklerin sıradan sözlük tanımlamalarından giderek de şiiri anlamaya
çalışmak son derece riskli bir iştir. (201-202) Richards sözcüklerin
verdiği duygular konusunda şu benzetmeyi yapıyor: "Tek bildiğimiz şu ki,
sözcükler taşıdıkları duygular yönünden çevreleri tarafından kuralsız
bir şekilde yönlendirilen bukalemunlara benzerler." (203)
Bir şiiri anlamada bütün bu
özellikler bilinçli ya da bilinçiz bir biçimde rol oynar. Bu da insanın,
çevresinde işittiği sözleri anlama sürecinden pek farklı değildir. Ancak
bazı kimseler şiirde bu konuların bilinçli bir biçimde ele alınmasına
karşı çıkarlar. Bunlar yukarıdaki kavramlar açısından yapılan ayrıntılı
çözümlemeleri şiiri öldürmek olarak görürler. Richards bu gibi
tavırların da üç nedeni olduğunu ileri sürüyor: Birincisi, sezgisel
olarak yapılabilen yorumların bilinçli olarak ifade edilmesinde
karşılaşılan zorluklar yüzünden bu çözümlemelerden uzak durmak.
İkincisi, somut ayrıntılı çözümlemelerde şiirle aramıza belli bir
duygusal mesafe koymamız gerekir ama pek çok okur bu uzaklaşmaya ruhen
razı değildir. Üçüncüsü, şiir dilinin ifade ve içerik yönünden son
derecede sıkıştırılmış (kondanse edilmiş) olmasından dolayı somut,
analitik ve akılcı yaklaşımlarla açımlanmaya bir engel oluşturması ve
bunun tersine, anlık anlayış ve sezişleri desteklemesi. (204)
Richards'a göre buraya kadar işaret
edilen kavramlar şiir çözümlemesinin önemli araçlarıdır ama içlerindeki
pek çok eksikliklerden dolayı çok dikkatle kullanılmaları gerekir. Bu
nedenle bu kavramların edebiyat eğitiminde önemle ele alınması
zorunludur.
4.4. Şiirde biçim (poetic form)
Bu konuda Richards'ın uyarısı şiirin
her türlü biçim özelliğinin içerikten bağımsız olarak değerlendirilmesi
ile ilgili. Oysa şiirin duygusu, tonu, genel olarak anlamı ve biçimi ile
ilgilidir. Bunun yanı sıra kimileri şiirin biçiminde, vezin, kafiye,
dengeli dizeler vb açısından kesin bir düzen görmeyi beklerken, kimileri
de kesin düzenliliklere karşı tavır almakta ve değerlendirmelerini o
yönde yapmaktadırlar. Richards'a göre genel olarak şiiri, onun biçim ve
içerik özelliklerini bağdaştırarak anlamaya çalışanlar çıkmıyor. Bu da
şiiri içine girerek okumayı engelliyor.
Kısaca şiir, biçim ve içeriği ile
birlikte oluşmuş bir bütündür. Bu nedenle şiire nüfuz edebilmek, yani
zihinsel olarak onun içine girebilmek, bu bütünlüğün korunması ile
mümkündür. Dolayısıyla biçim ve içeriğin birbirinden bağımsız olarak ele
alınması bu bütünlüğü bozar ve ortada anlaşılacak bir şiir kalmaz.
Burada bir hatırlatmada bulunmakta
yarar görüyorum: Bir şiir üzerine yapılan gözlemlerin ve bu gözlemleri
ifade eden sözlerin bir kısmı yalnız içerikle, bir kısmı da yalnız
biçimle ilgili olacaktır. Bu durum kendi başına biçimle içeriği bölmek
demek değildir. Kaldı ki, iki şey arasındaki ilişkiyi görebilmek, ancak
o iki şeyi ayrıştırmakla mümkün olabilir. Birbirinden ayrıştırılamayan
iki öğe arasında ilişki de belirlenemez. Ancak, ilişki belirlemek demek
de bir noktada biçim ve içerik üzerindeki gözlemlerin birbirleriyle
ilişkilendirilmesi demektir. Örneğin kafiye ile birbirine bağlanan
sözcükler arasında, acaba anlam ya da imaj yönünden de bir bağlantı
görülebiliyor mu? Ancak böyle bir yaklaşımla şiirin anlam ve biçim
bütünlüğü korunmuş olur. Biçim ve içerik hiçbir şekilde ayrılamaz demek,
şiiri oluşturan yapı taşları üzerinde konuşmayı engellemek demektir ki,
izlenimsel eleştirinin aldığı genel tavır budur.
Richards'a göre de şiirde vezin,
kafiye ve ritm (tempo), anlamdan, ifadenin tonundan ve şiirin taşıdığı
duygudan tam bağımsız olarak değerlendirilemez. Şiirin içine girebilmek,
ona nüfuz edebilmek, bu öğeler arasındaki bütünlüğü kavrayabilmekle
olur. Bu bağlamda biçim özelliklerini ön plana çıkaran, yüksek sesli
okuma da okurun ve dinleyicinin şiirin içine girmesine olanak sağlayacak
şekilde gerçekleştirilmelidir. Öğrencilerin okumalarında bu eksiklik
ciddi yanlış anlamalara neden olmuştur. (214-22)
4.5. İlgisiz çağrışımlar (irrelevant
associations) ve
standart tepkiler (stock responces)
Şiiri, içindeki imajları göz önünde
canlandırarak anlamaya çalışan kimseler, o şiiri değerlendirmede riskli
bir işlem uygulamaktadırlar, çünkü, "Gözümüzün önüne gelen canlı ve
kesin imajlar, özelliklerini ve ayrıntılarını, şairin kontrolünün epeyi
dışında kalan kaynaklara borçludur." (224) İmajı zihinde canlandırma
çağırışımları büyük ölçüde her okurun kendi özel yaşantısından
kaynaklanacaktır. Bu özel yaşantıyı şiire yansıtıp okumak da önemli
anlama yanılgılarına yol açabilmektedir. Bu nedenle Richards'a göre,
"Şiirin değeri (merit) imajın kendisinde değildir. Yanılgıyı bir
benzetmeyle dile getirecek olursak: 'güzel bir resim' oluşturan şiirin
bu nedenle iyi şiir olduğu kanıtlanmış olmaz." (224) Önemli olan imajın
genel karakteri, yarattığı duygu ve bunun şiirle nasıl bütünleştiğidir.8
Bunun yanı sıra, okurun okuma
sırasındaki ruh hâlinin şiiri etkilemesi de kaçınılmazdır. Burada bizi
bekleyen tehlike okuyucu tarafından çağrıştırılan duyguların şiiri
çarpıtabilmesidir. Ancak gene Richards'a göre, özel anıları ve
çağrışımları şahsi oyunbozanlar olarak görmemek gerekir. Bunların
bireysel olmaları, yanlış olduklarını göstermez; ancak bunlar, "gerçek"
(genuine), ve "ilgili" (relevant) olmalı ve şiirin "özgürlüğünü"
(liberty) ve "özerkliğini" (autonomy) bozmamalıdır. (227)
Olumlu ya da olumsuz dinî ön
yargılar, politik eğilimler ya da şiirin anlam ve biçim olarak nasıl
olması gerektiği konusunda peşin beklentiler şiiri belirli okumalara
taşır. İnsanın bir takım ön yargıları olması kaçınılmazdır. Buradaki
sıkıntı, şiirin bu tür standart yargılarla ne kadar çarpıtıldığıdır.
Richards şairlerin birbirlerinin eserlerini değerlendirmede düştükleri
bu yanılgıya işaret ettikten sonra, şöyle diyor:
[…] ama onların [şairlerin] bir
bakıma bir özürü vardır, çünkü bir tür amaca kendini kaptırmak, insanın
başka amaçları görmesini engelleyebilir. Ancak hiçbir şiirin kendi
dışındaki standartlarla yargılanamayacağını bilen zeki eleştirmenlerin
hiçbir özürü yoktur." (230)
Başka bir deyişle, her şiir,
kullandığı standartlar açısından değerlendirilebilir. Örneğin bir şiir,
teşbih ve istiare (kimilerine göre imge) taşımadığı için eleştirilemez
ama teşbih ve istiarenin bir şiirde ne ölçüde anlam bütünlüğüne katkı
yaptığı mutlaka eleştiri konusu olacaktır.9
Şiirin beklentileriyle okurun
beklentileri arasındaki uyuşmazlık hakkında Richards şöyle diyor:
"Hemen her iyi şiir en azından bir
an için, onu olduğu hâliyle ilk gördüğümüzde yadırgatıcıdır. Onu
anlayacaksak, şu ya da bu değerli alışkanlığımızdan vazgeçmek
gerekecektir." (240)
Açıkça söylenmemekle birlikte,
edebiyat kuramı bu ilkelerin dışına çıktığı ölçüde, yani bir şiirde
olmayan özellikleri ona dayattığı ölçüde Richards'ın çizdiği çerçeve
içinde yer almaz.
4.6 Duygusallık (sentimentality) ve
inhibisyon (inhibition)
Richards "duygusal" kelimesinin üç
anlamını şöyle belirliyor: (1) Bir takım olaylar karşısında duygusal
mesafe alamadıklarından dolayı duyguları çok çabuk harekete geçen
insanlara işaret etmek için. Bunlar genellikle bir duruma gereğinden
fazla duygulu tavır gösteren insanlardır. Bu durumlarda duygusallığın
derecesini anlamak için, onu tetikleyen durumu da bilmek gerekir. (2) Bu
anlamı ile "duygusal", kaba saba duyguları belirtmek için kullanılır.
Aşk, ölüm vb bir yaşantının etrafına örülmüş, içeriği tam belirlenmemiş,
karmaşık ve derinlikli olmayan, incelikten uzak bir duygu yumağı. (3) Bu
anlamı ile 'bir duruma uygun düşmeyen duygu tavrı' anlamında kullanılır,
ki bu da iki şeyden kaynaklanabilir: (a) Belli bir olguyu oluşturan
özelliklerden belirli birine odaklanıp diğerlerini dışlayarak. (b) O
durumun kimi özelliklerinin yerine, onlarla ilgili olmayan yapay ve
hayalî durumları getirerek. (242-43)
Şimdi, bu anlamları ile duygusallık
ne ölçüde şiirde ele alınan olguların kendisinden, ne ölçüde şairin
ifadesinden, ne ölçüde de okurların belirli ruh hâllerinden kaynaklanır,
bunu anlayabilmek son derece önemlidir. Kimi okurlar şiirin kendilerinde
yarattığı duygusallığa kapılıp şiirin kendisini unutabilirler. Oysa
önemli olan, şiirin okurda yarattığı ruh hâli değil, o ruh hâlini
yaratan şiirin kendisidir. Öte yandan duygusallık, o duygusallığa neden
olan nesnel durumlarla (olaylar, tavırlar) karşılaştırarak
değerlendirileceğine göre, bir şiirde ifade edilen durumlar ve o
durumlar aracılığıyla yaratılmak istenen duygusal tepkiyi
ayrıştırabilmek gerekir. Örneğin bir şiirde ele alınan konu karşısında
gösterilen duygusallık abartmalı bir duygusallık mıdır? Kısaca bir
şiirdeki duygusallık değerlendirmesi, okurun kendi ruh hâlinin de
analizini içeren bir takım işlemler aracılığıyla yapılacak bir iştir,
kabaca bir yakıştırma yoluyla değil. Örneğin Mehmet Akif'in "Çanakkale
Şehitlerine" adlı şiiri bir takım tasvirlerden giderek bir takım
duygular geliştirir ve bu da okuyucu üzerinde bir duygusallık yaratır.
Bu şiiri gerektiği gibi değerlendirmek için, bu üç öğeyi ayrıştırmak ve
bunlar arasındaki bağlantıları görmek zorundayız yoksa şiirin bizde
oluşturduğu duyguyu kabaca dile getirmek bir çözümleme sayılamaz.
İnhibisyonlara gelince, Richards'a
göre, belli takıntılarımız inhibisyonlar sonucudur. Örneğin, çocukluğunu
kayıp bir cennet gibi gören kimse, onun üzüntülü yanlarını görmeyi
reddettiği için böyle düşünüyor olabilir. Benzer şekilde, kimi insanlar
duygululuğa, kimileri de bunun karşıtı olarak gördükleri duygusuzluğa
karşı bir antipati geliştirmiş olabilirler. Bunlardan ilki, okuduğu
şiirde aşırı duygusallık görmeye meylederken, ikincisi de şiirde duygu
eksikliğinden şikâyet etme eğilimi gösterebilir. Bu durumda da şiirin
özellikleri okurun ruhsal özellikleri ile birbirine karışabilmektedir.
(241-54)
Bu bağlamda şunu eklemek istiyorum:
Şiir okurken, kendi ruh hâllerini, şiirin ve şairin duyguları ile
kaynaştırıp bundan yüksek hazlar almak, mümkündür. Başta aşk şiirleri,
dinî şiirler, kahramanlık şiirleri olmak üzere pek çok şiir böyle
yaşantılara olanak sağlayabilir ve bunda da bir sakınca yoktur. Hatta bu
tavır zaman zaman ruhsal bir tedavi işlevi de görür. Ancak, önemli olan,
çok kere yapıldığı gibi, bu tavırların eleştiri ile
karıştırılmamasıdır.10
4.7 Şiirde doktrin (doctrine in
poetry)
Şiir bir takım belirli dünya
görüşlerine dayandığından, okurun, din, tarih, ideoloji vb konularda
şiirdekine benzer görüşlere sahip olup olmaması şiirin okunuşunu da
etkileyebilmektedir. Richards'a göre, çoğu okur ve hemen bütün iyi
okurlar, şairin inançları ile kendi inançları arasındaki açık
zıtlıklardan bile çok az rahatsızlık duyarlar; çünkü pek çok şiirde
karşımıza çıkan doktriner tavırlar, şiirsel amaçla oraya yerleştirilmiş
varsayımlar olarak görülebilir, dolayısıyla çok ciddiye alınmaz-tabii ki
bu gözlemin kültür ve zaman boyutunu dikkate almak şartıyla. Ancak kimi
şiirlerde karşımıza çıkan doktrinler, ki buna dinî inançlar da dahildir,
okurun şiirle yakınlaşmasını engelleyebiliyor. Richards'ın kimi
öğrencileri, bazı dinî şiirlerin, okuru belirli inançlara davet ettiğini
düşünmüş ve kendi inançsızlıkları ya da o inancı dışlayan inhibisyonları
bu şiirleri anlamada çeşitli engeller oluşturmuştur.
Yalnız şiiri değil, kültürü de
anlamada önemli rol oynayan bu tür tavırlar üzerinde dikkatle durmak
gerekir. Gerçekten de Dante'yi okurken onun Katolik imanını ve bunun
yarattığı duyguyu nasıl anlayabiliriz? Bir şiir belli bir inanç üzerine
kurulmuşsa, o şiir karşısında okuru iki seçenek beklemektedir.
Birincisi, o inancı taşımadığı ya da o inanca bir sempati duymadığı için
şiiri anlamamak. İkincisi ise, o şiirdeki inanca bir yakınlık duymaya
çalışmak. Ancak bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: İnsan inanmadığı bir
inanca ne kadar yakınlaşabilir? Böyle bir inanca ne kadar sempati ve
ilgi duyabilir?
Richards bu soruya şöyle yaklaşıyor.
İlkin bir konudaki inanç (belief) kadar, o konudaki inançsızlığın da
(disbelief) önemini kavramak gerekir. Çünkü inanmamak da inanmak kadar
algılamalarımız üzerinde önemli rol oynar. Örneğin, İsa'nın beden olarak
dirildiğine inanmamak, buna inanmak kadar önemli bir tavırdır. Gerçekten
de bu durumların şiir okumadaki etkisine gelindiğinde, acaba örneğin,
tasavvufa hiç inanmayan bir insan Mevlana'nın bir gazelini nasıl
anlayabilir?
Bu noktada Richards zihinsel inançla
(intellectual belief) duygusal inanç (emotional belief) arasında bir
ayrım yapıyor. Zihinsel inanç insanın akılcı düşüncelerini birbiriyle
bağdaştırmak, düşünce ve algılamalarımızı akılcı bir bütün haline
getirmek için kullandığımız bir bağ olarak görülebilir. Öte yandan,
inançsızlıklarımız da bir takım düşüncelerin, bize göre akılcı bir
inanca uymamalarından kaynaklanır. Duygusal inanç ise farklıdır, bunun
temelinde, ilgilerimiz, arzularımız, duygularımız, tavırlarımız ve
eylemlerimiz rol oynar. Duygusal inancın akılcı olması gerekmez. Çok
kimse inançlarının hep akılcı olduğunu düşünmek isterse de her insanın
zihinsel olduğu kadar duygusal inançları da vardır. Hatta Richards'a
göre, "[…] güçlü ve kalıcı inançların çoğu zihinsel ve duygusal
inançların bir birleşimidir." (259) Eğer okuduğumuz şiirde, örneğin din
ya da politik ideoloji gibi hâkim bir doktrine kendi açımızdan akılcı
bir inanç besleyemiyorsak ya da o inanca akılcı bir yakınlık
duyamıyorsak, şiirin dayandığı doktrini, okura kabul ettirilmek istenen
akılcı bir inanç olarak değil, o kimsenin duygusal inancı olarak kabul
edip bunun şiirle nasıl bütünleştiğini görmeye çalışırsak, okur olarak,
şiirin dışında kalmanın önünü alabiliriz, çünkü akıl yönünden bir konuya
inanmamak, o konuya duygusal inanç duyulabileceğini reddetmek demek
değildir.
Richards buradan giderek şairde
olduğu kadar eleştirmende de son derece önemli bir erdem olan samimiyet
(sincerity) konusuna değiniyor. Şiiri anlamak ve eleştirebilmek için
sezgi (intuition) önemlidir ama bu sezginin etkinliğini samimiyet tayin
edecektir. Samimiyetin olmadığı yerde sezgi işlevini yitirir. Samimiyet
ise insanda kişisel huzurun yanında, zihinde kurulan dengeli ve kusursuz
bir düzenle gerçekleşebilir. Doktriner ön yargılarla bozulmuş zihinsel
ve ruhsal denge, samimiyeti ve dolayısıyla sezgiyi engeller. Richards bu
konuyu şöyle dile getiriyor:
Öyleyse bu anlamda samimiyet,
zihinde daha kusursuz bir düzen arayan o eğilime boyun eğmektir. Bu
eğilim, örneğin bitkinlikten [fatigue] ya da yaşantı ile bağlantısını
yitirmiş bir düşünce ya da duygudan dolayı engellenirse ya da değişme
olasılığı kalmamış bir şekilde sabitleşirse, ortaya samimiyetsizlik
çıkar. Şaşkınlık duruma egemen olup da ne düşündüğümüze ve ne
hissettiğimize karar veremediğimiz zamanlarda, samimi ya da samimiyetsiz
olmamız gerekmez. [Çünkü] iki durumdan birine dönüşebilecek bir geçiş
aşamasındayızdır. Pek çok iyi eleştirmen, alışık olmadıkları türden
herhangi bir şiiri ilk okuduklarında böyle bir durumda kalacaklarını
kendi kendilerine itiraf edeceklerdir. [Bu durumda] içten [genuine] bir
tepki vermeyi başarabilmek için daha çok çalışmak gerektiğini bilirler,
bunu da zaten ulaşmış oldukları samimiyetten dolayı bilirler. Bu da şu
demek oluyor ki, yüksek derecede uygulama yeterliliği olan açık, kesin
düşünce ve duygu sahibi insanlar, bu anlamda samimiyetsiz olabilirler.
Başka tür samimiyet-örneğin [bazı] kanaatlere sadık kalmak gibi-onları
kurtarmaz; gerçekten de ruhun canlılığını engelleyen şey bu tür sadakat
olabilir. (270-71)
İnsan zihinde daima mükemmel bir
düzen ya da denge oluşturmaya çalışan bir eğilim vardır. Bu eğilim
yorgunluk ve bitkinliğin yanı sıra, hayatla, yani gerçek yaşantı ile
bağlantısını yitirmiş ısmarlama düşünceler ya da zorlama duygular
tarafından engellenebilir, hatta kalıcı doktriner inançlarla, bir daha
değişmeyecek şekilde sabitlenebilir.11 Bu durum kimi zaman kişinin bir
doktrine kendi açısından "samimiyetle", daha doğrusu sadakatle
bağlanması sonucu ortaya çıkar. Ama bu kimselerin samimiyet zannettiği
şey, Richards'ın samimiyet dediği şeyin tam tersidir. Burada, felsefi,
dinî ve politik kanaatlerin (convictions) şiirleri çözme gücü taşıdığına
inanan eleştirmenlerin, çözümlemede asıl önemli olan samimiyetten uzak
kalacakları iddia ediliyor.
4.8 Teknik varsayımlar (technical
presuppositions) ve
eleştirel önyargılar (critical
preconceptions)
Bu bölümde şiiri bir bütün olarak
değerlendirmede karşılaştığımız hatta bir çoğunu kendi yarattığımız
engeller ele alınıyor. Daha somut olarak, şiir teorilerinin zihnimizde
oluşturduğu beklentiler, şiirin kendisi, eleştirmenin donanımı ve
kişiliği arasındaki etkileşimin önemi dile getiriliyor.
Richards herkesin, şiiri, bir takım
peşin beklentilerle okuduğundan yola çıkıyor. Bu durum, yaptığı deneyde
öğrencilerin davranışlarından da açıkça belli oluyor. Bu beklentiler
şiire nasıl yaklaştığımızı ve böylelikle şiiri anlayıp anlamadığımızı,
anladıksa nasıl anladığımızı ortaya koyuyor.
Burada da iki tip beklenti olduğu
göze çarpıyor: birincisi biçimle ilgili. Örneğin şiirde düzgün kafiye,
düzgün kıta bölünmeleri, dizeleri aşmayan sentaktik öbekler vb şeyleri
görmek isteyenler, bu beklentileri gerçekleştiği ölçüde şiire olumlu not
verirken, bu tür yapı özelliklerinin şiiri gereksiz yere sınırladığına
inananlar da bu özellikleri görmedikleri ölçüde şiiri beğeniyorlar.
İkinci beklenti ise, genel olarak, şiirin içeriği ile ilgili. Pek çok
kimse şiirin neden bahsettiği açıkça anlaşılsın istiyor. Şiirin içeriği
ve gönderimleri konusunda bir gizli saklılıkla karşılaşmak istemiyor.
Richards'a göre her şiir bir şeyden bahseder, yani her şiirin bir konusu
vardır. Başka bir deyişle her şiire bir konu yakıştırılabilir. Ancak
şiirin bir de tezi, yani okura bir mesajı olmasını bekleyenler var. Bu
durumda, "Bu şiir ne söylüyor?" sorusu, 'Bu şiir neden bahsediyor?' ya
da 'Bu şiir ne hakkında?' anlamında alınabileceği gibi, 'Bu şiirin tezi
ya da mesajı nedir?' 'Ortaya ne koyuyor?' anlamında da anlaşılabiliyor.
Bunlardan birincisinin, kimi şiirde zor da olsa, bir cevabı bulunabilir.
Ancak pek çok şiirin, bahsettiği olayların dışında bir mesajı yoktur.
(275-79)
Richards'a göre şiirde teknik, yani
biçimle ilgili beklentiler, çok kere düşünülerek oluşturulmaz ama şiirde
ileri sürülen bir görüş, bir tez olmasını ve bu tezin de belli türden
bir içeriği olmasını beklemek çok kere düşünülerek oluşturulmuş bir
tavırdır.12 Kısacası, bu görüşe göre bir şiirin değeri o şiirin ele
aldığı konunun değeri ile doğru orantılıdır. Tabii konunun neye göre
değerlendirildiği de okurun belli tercihlerinden oluşan beklentilerinden
kaynaklanır.13 Richards bunu şöyle bir benzetmeyle dile getiriyor:
"İnsan, bir kötü adamın, aslına çok sadık bir portresinin [bu nedenle]
kötü bir resim olduğunu da düşünebilir."(279-80)
Richards, bu saptamalardan giderek
şiirde iyi ile kötüyü ayırmak için yapılacak çalışmaların beyhude olduğu
sonucuna varmanın da yanlış olduğunu söylüyor. Şiir eleştirisinde iyiyle
kötüyü ayırmak her zaman vardır ama önemli olan bunun neye göre ve nasıl
yapıldığıdır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz
beklentiler kimi zaman kişilerin özel beklentileri gibi görünse de çoğu
zaman belli eleştirel yaklaşımların dayattığı beklentilerdir. Bu durumda
da şiire biçilen değerler, belli bir eleştiri yönteminde doğrudan
doğruya kullanılabilecek biçimde dile getirilir. Yani belli eleştiri
akımları şiirde görmek istediğini peşin olarak belirler, sonra da o
beklentileri bir takım şiirlerde eleştiri yolu ile keşfeder. (279)
İçerikle ilgili beklentilerin yanı
sıra, örneğin şiirin canlı bir ritme sahip olmasını bekleyenler de var.
Bu da bir peşin beklenti olduğunda, ele alınan konunun canlı bir ritme
uygun olup olmadığını düşünmeden dayatılan bir özellik olabiliyor. Bu
tür dayatmalar sonucunda da bir şiirin bize verebileceği daha önemli
özelliklere gözlerimizi kapatmış oluyoruz. Yani şiirde olması
gerektiğini düşündüğümüz şeyi ararken gözümüzün önünde duran çok önemli
şeyleri kaçırıyoruz.
Ayrıca biçim ve içerikle ilgili
beklentilerimiz ne kadar açık ve doğrudan ifade edilirse, o derece kaba
saba olur ve bunlar şiire doğrudan doğruya ve kolayca uygulanır.
Yukarıda belirtilen cinsten bir konu ya da mesaj beklentisi ile şiirin
canlı, sade, ahenkli, heyecan verici, ihtiraslı, hissî, gayrişahsi ya da
samimi olması beklentisinden yola çıkarak-şiirin bütünüyle ve yer yer
bize söylemek istediği şeyleri ve bu beklentilerin onlarla ne kadar
uyuşabileceğini hesaba katmadan-iyi ya da kötü diye bir değer yargısı
verebiliriz. Öte yandan, örneğin, içerikle biçimin uyuşması gibi rafine
bir biçimde ifade edilen beklentileri şiire uygulamak oldukça zor ama o
decede de önemli, anlamlı ve kıymetlidir. (281) Şiiri, konu, anlam ve
yapı özelliklerinin incelikleriyle bir bütün olarak ele aldığımızda,
uygun bir metodu hiçbir şiire doğrudan doğruya, pratik bir şekilde
uygulamanın mümkün olmadığı anlaşılır. (281)
Bu nedenlerle Richards'a göre şiiri
açıklamak için otomatik olarak kullanılan eleştirel dogmalar ilkel batıl
inançlar değerindedir. Kimi zaman şans eseri bunlar doğruyu tuttursa da
çoğu kez bir aptallığın ifadesi olarak kendini gösterir. (282) Bunlar
şiiri anlamamıza iki şekilde engel olur: Birincisi, şiirde var olan
diğer özellikleri görmemizi engelleyerek. İkincisi de okurun akıl
yürütme (muhakeme) gücünü bulandırıp onu işlemez hâle getirerek. (282)
İnsanın şiiri anlamada son derece önemli olan bir akıl yürütme yeteneği
vardır ama peşin ve otomatik çözüm uygulamaları bu yeteneği devre dışı
bırakır. Zaten bu tür genel şiir teorilerinin şiirdeki büyük
belirsizlikleri ve çokanlamlıklıları bir basitlik ve kesinlik
görüntüsünün arkasına saklar cinsten olmaları gerekir, yoksa
uygulanamazlar. (282)
Edebiyat kuramlarının geliştirdiği
belirli eleştiri kavramlarının şiirde hep bir karşılığı bulunur ama
bunların şiirde neyi açıkladığı çok kere belli değildir. Şiiri
değerlendirmek, kişinin aklını kullanarak yaptığı tercihlerden
kaynaklanacaktır, oysa şiir teorisi bu tercihlerin yerine daha kolay ve
emin bir yöntem sunar. Bir bakıma, üşüdüğümüze ya da sıcaklandığımıza
karar vermek için termometreye bakmak gibi. (283) Doğrudan doğruya
uygulanamayacak kadar karmaşık olmayan hiçbir şiir teorisine, hiçbir
şiir betimlemesine (tasvirine) güvenilemez.14 (284) Bütün şiir
eleştirisinde bir noktaya gelinir ki, orada şiir hakkında verilecek
kararda hiçbir argüman, prensip ya da genel kurallarların desteği
olmaması gerekir. Bütün o teorik argümanlar ya da prensipler şiirin bir
bakışta sunduğundan daha farklı yanları olduğu konusunda bizi
uyarabilir. Bunu yaparken de kişiliğimizin daha başka yanlarını şiir
eleştirisine yöneltmemize yardımcı olur. Yoksa şiir hakkında karar
vermek için teorik argümanlardan medet umuyorsak, yanlış yoldayız
demektir. Çünkü bunlar bize şiirin bütününü açıklamada ve onun üzerinde
karar vermede yardımcı olamaz. Ayrıca şiirin bütünü hakkında bir karar
verme aşamasına geldiğimizde, zihnimiz biçimlenmeye açık bir durumdadır
ve o andaki karar verme biçimimiz ileride zihnimizin nasıl işleyeceğini
tayin edecektir. (284-285)
Özetle, teorilerin getirdiği
kavramlar ve argümanlar şiirin kendiliğimizden göremeyeceğimiz yanlarını
bize gösterebildiği ve genel olarak şiiri değerlendirebilmek için
gerekli olan donanımımızı geliştirdiği ölçüde yararlıdır, doğrudan
doğruya mekanik uygulamalar olarak değil. Çünkü şiir hakkında verilecek
yargılar bir şiirin bütününü içerecektir, ve şiir son derece karmaşık
bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla bir şiirin yalnız belirli
özelliklerinden giderek onu değerlendirmek mümkün değildir. Son olarak,
insan zihninin işleyiş şekli yaptığı işlemlerle belirlenir. Dolayısıyla
bir konuda karar verme aşamasında hep önceden belirlenmiş prensiplere
başvuran zihin giderek böyle çalışır olur ve gittikçe şiiri anlamaktan
uzaklaşır.
Richards bu noktada kişiliğin şiiri
değerlendirmedeki işlevine ve bunun yarattığı sonuçlara değiniyor.
Eleştirme işi, bir yanda şiirin kendisi, diğer yanda da eleştirmenin ya
da okurun zihnindeki şiir okuma tecrübesi ve önceden edinilmiş belirli
zihinsel alışkanlıklar arasında gerçekleşir. Bu ikisi arasındaki bağı
kuran da insanın kişiliğidir (personality). Şiirin yapı ve içerik
özellikleri okurun daha önceki deneyimlerine ve akıl yürütmelerine uygun
düşüyorsa, o zaman zihne kabul edilir, değerlendirilir ve bundan
edinilen sonuç daha önceki donanımlar arasında bir şekilde yer alır.
Eğer şiir, okurun kendi tecrübelerinden edindiği donanımlarına
uymuyorsa, o zaman da kişilik buna iki şekilde cevap verebilir.
Birincisi, şiiri anlamaya ve değerlendirmeye bir gayret gösterip var
olan zihinsel donanımını o şiiri de işleyecek bir şekilde modifiye
ederek. İkincisi ise, daha yaygın bir tavırla, o şiiri reddederek.
Birincisinde kişinin şiir okuma donanımı sonuç olarak bir adım daha
ilerlemiş, güçlenmiştir. Aynı şekilde bu zihin gelişmesine izin veren
kişilik de bir ilerleme kaydetmiştir. İşte şiirle eleştirici zihin
arasındaki işteş ilişki budur. Şiir değerlendirme becerisi bir yandan
şiiri değerlendirirken bir yandan da zihinsel ve kişisel bir gelişme
gösterir. Ancak alınacak somut tavırlar şiir okumada gerekli donanımın
ilerleyip ilerlemediğini ya da yerinde saydığını tayin edecektir.
(285-86)
Richards'a göre bütün eleştiri
teorileriyle gelen değerler bir gün yok olup gidebilir. Ama şiir
değerlendirmede, kişinin eleştiri süreci sırasındaki tercihlerinin
önemi, bunları uygulamanın zorluğu ve şiiri değerlendirmenin bize
dayattığı, o bütün zihinsel güçlerimizi birlikte kullanma zorunluluğu,
eleştirin en temel prensipleri olarak kalacaktır. (286) Dolayısıyla ne
kadar iyi şiir okursak, o derece değerli şeyler kazanabiliriz, ne kadar,
sessizce kötü şiire teslim olursak, bunun da o ölçüde bir cezası
olacaktır. Şiiri anlamada, kendi içimizde bize ihanet etmek için
bekleyen güçleri ancak iyi şiir okuyarak yenebiliriz. (287)
(Sürecek)
1 I(ver) A(rmstrong)
Richards (1893-1979) şair, eleştirmen ve edebiyat eğitimcisi, Cambridge
Üniversitesinde okutmanlık yapmış, 1937 yılında Harvard Üniversitesine
geçmiş, burada dilbilim ve eğitim alanlarında çalışmıştır. Eserleri, The
Foundations of Aesthetics (J. Wood ile, 1922), The Meaning of Meaning
(R. Ogden ile, 1923), Principles of Literary Criticism (1924), Science
and Poetry (1926) ve Practical Criticsm: A Study of Literary Judgement
(1929). Judgement için, "görüş" ya da "kanaat" da denebilir.
2 Tek tek şiirlere
göndermelerle işlenen bu bölümü, başta çeviri sorunlarından dolayı
burada doğudan doğruya ele alamayacağım.
3 Yazıda Practical
Criticism'dan yapılan bütün alıntıların çevirileri bana ait. Parantezler
içinde verilen rakamlar, kitabın sayfa numaralarına işaret ediyor.
4 "Standart", "basmakalıp",
"harcıâlem", "beylik" de denebilir.
5 Ellili yıllardan beri
Türkiye'de popüler şiir eleştirisinde, teşbih (benzetme), istiare
(metafor) ve mecazımürselin (metonimi) "imge" adı altında paketlenmesi,
genel anlamı ile ne imajı (imgeyi) ne de macazı anlamaya yardımcı
olmadığı gibi, 'imaj' ve 'macaz' kavramlarını birbirine karıştırmak,
şiirin bu iki önemli kavramını tanınmaz hale getirmiştir. Batı'da da
olduğu gibi "teşbih", "istiare", "mecazı mürsel" vb mecazi kavramları
ifade eden terimlere karşı duyulan yaygın antipatiyi image sözcüğü ile
giderme düşüncesinden kaynaklanan bu tavır nedeniyle bugün popüler Türk
şiir eleştirisinde imgenin de mecazın da işe yarar bir analizine
rastlayamıyoruz. 'İmge' kavramı mecazı kapsayamaz ve mecaz
özelliklerinin tümü imge ile açıklanamaz. İmajların (imgelerin) bir
kısmı mecazidir. Bunun dışında, bütün imgeler mecazi değil, bütün
mecazlar da imge değildir. Burada en önemlisi, Richards'daki 'imaj'
(imge) ve 'macaz' kavramlarını kesinlikle birbirleriyle karıştırmamak
gerekir.
6 Bilgi sosyolojisi
sosyolojinin bir alt alanıdır. Bir toplumda bilgiyi edinme, sakalama,
kullanma ve manipüle etme yolları üzerinde çalışır. Yaygın yanlış
anlamalar ve ısrarcı yanlış yorumların arkasında yatan sosyal ve
psikolojik nedenler bilgi sosyolojisinin konusuna girer.
7 Türk şiir ve eleştiri
geleneğinde üslup, uzun yıllar 'eda' kavramı etrafında değerlendirildi.
Bu kavram Orhan Veli'den sonra şiir literatüründen tamamen kalkmıştır.
8 Türk edebiyatında İkinci
Yeni'den bu yana, şiirde 'prosodi' ve 'poetika' kavramları ile nazımda
yapının temeli olan dize, şiir tartışmalarından bir zorlamayla
çıkartıldı. Yalnız teşbih, istiare ve mecazımürsel "imge" adı altında,
şiirin temel öğeleri durumuna getirildi. Bunun sonucunda ortaya prosodi
ve poetika değeri taşımayan, yalnızca teşbih ve istiare (çoğuna göre
imge) işportası olan bir takım şiirler çıktı, tabii pek çok değerli
şiirin yanı sıra. Richards burada imajın her türlüsünün mutlaka şiirin
bütünü ile kaynaşmak zorunda olduğunu ifade etmek istiyor.
9 Bu görüş her sanat
eserinin tutarlı bir bütünlük oluşturma zorunluluğundan kaynaklanır.
Sanat eserinde böyle bir zorunluluk aramayan görüşler için zaten böyle
bir konu yoktur.
10 Tabii, şiiri duygusal
izlenimlerden giderek değerlendiren bir eleştiri teorisi geliştirmek
imkânsız değildir. Hatta yaygın eleştiri çalışmalarına bakarak ortada
böyle bir istek ve beklenti olduğu da görülüyor.
11 Bu durumu zihinsel ve
ruhsal yönden ulaşılmış bir başarı düzeyi olarak da görenler de vardır.
Tabii belirli bir inanç çerçevesi içinde de samimiyetten yola çıkarak
zihinsel denge ve düzen oluşturmak mümkündür, her ne kadar bu durum çok
özel bir gayreti gerektirse de.
12 Marksist eleştiri,
feminist eleştiri gibi bütün ideolojik kökenli edebiyat kuramlarının
temelinde şiirin, olan ya da olmayan tezi önemli bir rol oynar. Kimi
kuramlara göre edebiyat eserinde olmayan belli tezler de bir tezin
ifadesidir.
13 Örneğin Divan şiirinindeki
konuların önemsizliğinden giderek şiirin kendisinin de başarısız olduğu
sonucuna varmak gibi.
14 Bu varsayım şiirin çok
karmaşık bir sentez olmasından kaynaklanıyor. Bir teori açıklayabileceği
nesnelerin karmaşıklığını yansıtacak derecede karmaşık olmak zorundadır
demek istiyor.
|