[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

ŞÜKRÜ KARATEPE*

ŞEHİRLER GÜCENİYOR 

İnsanoğlunun, kucağında doğduğu tabiatı hiç değiştirmeden, onun bir parçası olarak yaşama şansı yoktur. Barınma, beslenme ve korunma gibi temel ihtiyaçlarımızın çoğu tabiatın olumsuzluklarını giderici önlemler alınarak karşılanır. Tabiatın hayatı zorlaştıran olumsuzluklarını gidermeye yönelik çabalar sonucunda kültür ortaya çıkar. Kültürü insan üretir, ama aynı zamanda kültürel çevre insana yön verir. İnsanoğlu özgürlüğünü doğal çevrede, kişilik ve kimliğini ise kültürel çevre içindeki pratikleri ile kazanır. Kültürel çevreden kopuk, onu hesaba katmayan veya kültüre yeni değerler katamayan topluluklar kendi şehirlerini kuramazlar. Her kültür çevresi kendi şehrini kurar ve her şehrin kimliğini yansıtan kendine özgü yerel kültürü vardır.

Şehir, her şeyden önce; içinde yaşadığımız konutlar, çarşılar, iş merkezleri, park, bahçe, cadde, meydan, sokak, atölye, fabrika, anıt gibi maddi yapılardan meydana gelir. İnsan emeğinin ürünü olan ve fizik yasalarına göre gerçekleştirilen tüm maddi yapıların gayesi insana hizmet etmektir. Şehrin hayatında sosyo-kültürel faktörler, fizik yasaları kadar önemlidir. Gündelik hayatta ekonomi, siyaset, eğitim, spor ve benzeri konularla ilgili olan maddi eserlerin sosyal ve kültürel yönü öne çıktığı ölçüde, şehirler insanın hizmetine girer. Beşeri zenginlikler, bölgesel ve yerel farklılıklar, şehrin başka bir değerle değiştirilemeyecek kadar kıymetli hazinesidir.

Geleneksel şehirlerin uzun geçmişlerinden süzülüp gelen ve hayatın her alanında etkili olan bir yerel kültürü vardır. Meydanlar, anıtlar, resmi ve sivil yapılar, düğünler, bayramlar, beslenme, barınma ve eğlenme usulleri, kuşaktan kuşağa aktarılarak zenginleşen bu kültürün izlerini taşır. Kültürünü sürekli yeniden üreterek diri tutabilen şehirler, insanların ilgisini çeken cazibe merkezleridir. Bu cazibeye kapılarak şehre gelenler, ortalama şartlarda geçinebilecekleri maddi refaha kavuşunca, eski tutum ve davranışlarını terk ederek şehir kültürünü benimser.

Kır kültürüne göre daha fazla işlenmiş ve kurumlaşmış olan şehir kültürü daha baskın ve etkilidir. Şehre dışarıdan gelen nüfusun miktarı, şehirli nüfusun doğal artış hızını aşamadığı sürece, şehir kültürü köy kültürünü içinde eritir ve köylüler belli bir süre sonra şehirli tutum ve davranışını benimseyebilir. Şehre sonradan gelen nüfusun miktarı şehirli nüfusu geçince ise, etkileme tersine dönebilir. Azınlıkta kalan şehirliler, kırsal nüfusun etkisine girer ve şehirler, şehir olma özelliğini kaybeder.

Kırsal bölgelerden şehirlere yoğun göçün yaşandığı sanayi şehirlerinde, şehir kültürünün karşılaştığı bu ciddi buhran, kendi yerli teknolojisini üreten ülkelerde kısa sürede aşılmıştır. Kendi sanayisini kuran ülkelerde sanayileşme yerli-şehirli kültürünün bir öğesi olarak geliştiğinden, sanayi toplumuna özgü yeni bir kültürün oluşumunun iç dinamikleri mevcuttur. Bu dinamikler, farklı çevrelerden gelen milyonlarca insanın

 

*          Kayseri eski Büyükşehir Belediye Başkanı.

bir arada yaşamasını sağlayan, sanayi şehrine özgü yeni bir kültürün oluşumunu kolaylaştırmıştır. Geleneksel şehir kültürünü tamamen reddetmeyip, kendi içinde dönüştüren bu yeni kültür, sanayi toplumunun ihtiyaçlarına da cevap vermiştir.

İthal teknoloji ile kalkınmaya çalışan ülkelerde sanayi, kültürün bir öğesi olarak doğmadığından, tam olarak sanayi toplumuna geçilememiş ve sanayi toplumuna özgü yeni bir şehir kültürü üretilememiştir. Şehirlerde, geleneksel kültürün yetersiz kaldığı yerlerin batıdan aktarılan kültür ürünleri ile doldurulması yoluna gidilmiştir. Fakat modernleşmenin öncülüğünü yapan bürokrat-aydınlar, bilgi zenginliği ve düşünce derinliğinden yoksun olduğundan yeterince başarılı olunamamıştır. Mutlak doğru model olarak görülen ve bir değerlendirmeye tabi tutulmadan aktarılan batı kültürünün ürünleri, hızla büyüyen şehirlerde, yok olan geleneksel değerlerin yerini doldurulamamış, eski değerlerini kaybeden, şehirler yenisini üretemeyen kişiliksiz ve kalabalık mekanlara dönüşmüştür.

Değişik zamanlarda yapılan, farklı tür ve karakterdeki yapılar ile diğer çevresel öğelerden oluşan şehrin fiziki dokusunun, genel kanaate dönüşen bir algılanma biçimi ve imajı vardır. Bu imaj kolay oluşmaz ve ayrıntıya yönelik düzenlemelerle de değişmez. Benzer malzemeler kullanılarak benzer mekanların oluşturulduğu modern şehirlerin en önemli kimlik ve imaj unsuru tarihi yapılardır. Bu nedenle şehirlerin kimliğinin korunabilmesi için eski eserlerin özenle korunması, yeni yapıların da bunlara uyumlu ölçek ve karakterde planlanması gerekir. Ortaçağ kentlerinin semboller dünyasını kentin merkezinde yükselen kale, mabet ve saray gibi anıtsal yapılar oluşturuyordu. Sanayi şehrinde bunların yerini parlamento, belediye, hükümet konağı, opera, merkezi postane ve tren garı gibi değişik kamusal hizmetlerin yürütüldüğü anıtsal binalar aldı. Modern şehirlerde bu yapılar arka plana itilirse, geride trafik karmaşası, kalabalık insan görüntüsü, çevre kirliliği, tabiatla insanın arasını açan, ruh sağlığını bozucu, beton ve demir yığını mekanlar alır.

Şehirde hiçbir öğe tek başına algılanmaz. Her şey çevresiyle, kendisini doğuran olaylar zinciriyle ve geçmişten taşıdığı anılarla ilintili olarak algılanır. Böyle geniş ve ayrıntılı bakınca, şehrin esas kimliğinin, mimariden ötede ve toplumsal dokunun içinde olduğu görülür. Bu dokuya dikkatli bakanlar için, şehirde her an duyulanın, görülenin ve bilinenin ötesinde keşfedilmeyi bekleyen değerler vardır.

Türkiye gibi ülkelerde kırsal bölgelerden büyük merkezlere yönelen kitlesel göç, şehir kültürü ile birlikte uzun dönemde oluşan imajı da zedeliyor. Şehirleri kuşatan köylü nüfusu, şehre damgasını vuruyor ve şehrin eski sakinlerinin bilmediği yeni talepler, hırslar ve düş kırıklıkları doğuruyor. Türkiye'de şehirli nüfus, ülke nüfusunun %70'ine ulaştı. Fakat bu nüfusun en az yarısı, birinci nesil göçmendir ve dünya görüşü köy kültürü içinde gelişmiştir. Bu insanlar şehirde yaşamalarına rağmen, şehirli olmanın gerektirdiği eğitim, bilgi ve sosyal tecrübeden yoksundur. Köyden ayrılmışlar, henüz şehirli olamamışlar, ama köylü kültüründen de uzaklaşmışlardır. Fiziki alt yapı eksikliğini tamamlamada zorlanan şehirlerin, şehir kültürü ile bütünleşemeyen kitlelerin, sosyal alt yapı eksiklerini tamamlaması daha çetin mücadeleyi gerektirmektedir.

Kalitesiz yapılaşma ve alt yapısı olmayan çarpık kentleşmeden genellikle mimarlar, müteahhitler ve yerel yönetimler sorumlu tutulur. Aslında düzenli ve kaliteli şehirler kurmak için iyi mimar, şehirci ve yöneticilerin olması zorunludur. Fakat bu yeterli değildir. Kontrol edilemeyen ve mevcut imkanlarla talepleri karşılanamayan hızlı büyüme ve çarpık çıkar ilişkileri şehrin kültürüne ve fiziki dokusuna yansımaktadır. Çarpık şehirleşme ve kalitesiz yapılaşma, kamu rantlarını gasp eden görgüsüz zenginlerin, yerleşik değerleri dejenere eden medyatik kültürün, haksız çıkar yarışına dönüşen ekonomik ilişkilerin ve toplumuna karşı sorumluluk duymayan bencil yaşama kültürünün ortak sonucudur.

Yoğun göç alarak aşırı büyüyen şehirlerde, insanlar nerede yürüyeceklerini, nerede bağıracaklarını, nerede susup nerede konuşacaklarını, pencereden yemek bohçasının, balkondan halının ne zaman silkeleneceğini yeni bir şehir kültürü olmadan öğrenemezler. Şehirlerin lüks semtlerinde bile insanlar apartman dairelerini bağımsız evleri gibi kullanıyorlar. Balkonlar camekanla kapatılarak odalardan birine ilave ediliyor veya depo yapılıyor. Eski soba, kullanılmayan koltuk, sandalye, somya, soba borusu, yatak ve benzeri ne kadar işe yaramaz eşya varsa balkona konuyor.

İnsanların kendi evlerini kullanmada gösterdikleri hoyratlık ve saygı eksikliği, şehrin kullanımına daha acımasız boyutlarda yansıyor. Şehirde ortak kullanılan yapıları bozup tahrip eden çeteler kuruluyor. Kalabalık şehir merkezleri insanları tedirgin eden, güvensiz ve korkulu mekanlar haline geliyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, tecavüz gibi suçlar hızla artıyor. Geleneksel aile bağlarının, akrabalık, hemşehrilik, semt sakinliği gibi sosyal kontrol ilişkilerinin zayıflamasıyla, şehrin cadde ve sokaklarında emin adımlarla yürüme şansı azalıyor. Sanayi toplumunun büyük metropollerinde insan ile tabiat, kültür ve inanç arasındaki bağ kopma noktasına geldi. İnsanoğlunun zenginleşme ve hayatı kolaylaştırma adına yapıp ettikleriyle bozulan şehir; kalabalık, gürültülü, kirli, hatta korkutucu mekanlara dönüştü.

Yoğun trafik, şehrin dolaşım kanallarını tıkıyor ve insanların zamanının çoğu yollarda geçiyor. Caddeler, meydanlar, parklar, kaldırımlar, hızlı değişime ve aşırı kullanıma dayanamayıp kısa sürede eskiyor. Bu sorunlardan uzaklaşmak isteyen şehrin varlıklı kesimleri, daha bakımlı ve güvenli bir çevrede yaşama duygusuyla, etrafı duvarlarla çevrili, tüm sosyal ihtiyacı bünyesinde karşılanan ayrıcalıklı sitelere çekiliyor. Giderek, zengin, yoksul ve orta sınıfların oturdukları mekanlar birbirinden kesin sınırlarla ayrılıyor. Bu ayrışma, değişik sosyal sınıflar arasındaki toplumsal çatışmayı, kıskançlığı, düşmanlığı körüklüyor; toplumsal barışı tehdit ediyor.

Londra, Tokyo, New York, Berlin, İstanbul gibi dünya başkentlerinin gürültülü, sıkışık, karmaşık ve kirli mekanlarında insanların başına nerede ne geleceği belli olmuyor. Aileler çocuklarının geleceğinden endişeli; akşama eve hangi kötü alışkanlığa ya da hastalığa yakalanmış olarak döneceğini tedirginlikle bekliyor. Güvenlik güçlerinin aldığı önlemler, sorunun çözümünde tek başına yeterli olmuyor. Modern şehirlerde, inanç ve ahlak buhranı yaşayan manevi boşluk içindeki gençlerin, tatmin için alkol ve uyuşturucu kullanımı gün geçtikçe artıyor. Metropol insanının manevi boşluğunu dolduracak iki temel kavram olan sanat ve din henüz yeterince etkili olamıyor. Duyguları iletme ve kalp dilini oluşturma işlevi üstlenmesi gereken sanat, kent ortamından koparak sınırlı bir çevrenin, boş zamanları doldurma deneyimi olarak dar mekanlara hapsediliyor.

Şehirdeki yoğun siyasal ve ekonomik hareketlilik, duygu ve düşüncenin hayata uyumunu zorlaştırıyor. Duygu şehirde inciniyor, güceniyor ve kabuğuna çekiliyor. Duygudan uzaklaşan şehir, kargaşaya, anarşiye, yabancılaşmaya, çatışmaya, soyguna, resmi ve sivil adaletsizliklere yataklık ediyor. Tarihten ve tabiattan koparılarak, pasif bir kültür ortamına itilen şehir insanının, televizyon ve diğer görsel eğlencelerin esaretinden kurtarılarak, yaşanan hayatın parçası olan aktif sanatla ve pratik hayatı güzelleştiren inançla yeniden ilişki kurmaya acil ihtiyacı var.

Sanayi toplumunun dev metropollerini yönetenler klasik şehir kültürünün kaybolan ruhunu ararken, Türkiye'de hükümetlerin aşırı denetimi ile yerel çıkar gruplarının menfaat çekişmesi arasına sıkışan şehirler kimliğini ve ruhunu kaybediyor. Osmanlı'ya duyulan nefretin ifadesi olarak yıllarca ihmal edilen İstanbul, biriken sıkıntıyı hafifletmek için yöneticilerin kazma ve dozerlerine muhatap oluyor. Dünya'nın en güzel mekanında kurulan, kıymetli tarih, tabiat ve kültür mirasının başkenti İstanbul'un tüm değerleri yıkılıyor, yakılıyor, çalınıyor, soyuluyor, yağmalanıyor, aşırı kullanım ve bakımsızlıktan yok oluyor.

Ankara Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'a siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan rakip yeni başkent olarak kuruldu. Yeni rejimin sembol şehri olarak kurulan yeni Ankara'da, resmi yapılarda Grek ve Roma mimarisi, sivil yapılarda ise batının her türlü estetik kaygı ve mimari değerden yoksun olan işçi lojmanları örnek alındı. Hacı Bayram'ın ve kalenin çevresindeki dini mekanları yoğun eski Ankara'ya inat, yeni kurulan şehir dini ve metafizik öğelerden tamamen soyutlandı. Cumhuriyet şehirciliğine örnek gösterilen yeni Ankara'da Türk tarihinin İslam döneminden motiflere ve dini mimarinin sembol yapısı olan camiye yer verilmedi.

Şehirlerinde yerli kimliğin öne çıkarılmasından rahatsız olan guruplar, özellikle İslam öncesi ören yerlerini ve yabancılaşmanın sembolü olan kentsel mekanları diriltme çabası gösteriyor. Anadolu'da cemaati kalmamış mabetlerin korunması için uluslararası destekler sağlanırken, altı asırlık Türk İstanbul'da, diriltilecek örnek semt olarak Beyoğlu seçiliyor.

Beyoğlu 18. yüzyıla kadar Galata surları içinde oturan Levantin'ler ile Musevi, Ermeni, Rum ve Beyaz Rus gibi Müslüman olmayan unsurlar tarafından kuruldu. Bu insanlar kurdukları şehri, doğal olarak bağlı bulundukları uygarlığın örneklerine benzer şekilde imar ettiler. İstanbul'un içinde batılı bir semt olarak doğan Beyoğlu'ndaki toplulukların yaşama biçimi yapıların özelliğine de yansıdı. Kilise ve Sinegog gibi İslam dışı dini yapılar yanında, belediye, tiyatro, elçilik, otel, restoran, kafe, taverna gibi geleneksel Osmanlı şehrinde bilinmeyen batı tarzı yapılar da burada ortaya çıktı. Batılılaşma döneminin bürokrat ve aydınları, Beyoğlu'nun batı tarzı hizmet veren mekanlarında Avrupa özlemlerini giderirlerdi.

Bugün artık Beyoğlu'nu diriltme çabası bir düşten ibarettir ve öyle kalacaktır. Çünkü İstanbul ile birlikte Beyoğlu da Anadolu oldu artık. Eski Levantin, kozmopolit ve alafranga Beyoğlu'nun yerinde yeller esiyor. Kibar beylerin şık hanımlarla şarap yudumladığı kahve ve pastanelerde lahmacunla şalgam suyu ya da hamburgerle kola ikram ediliyor. Fiziki çevre eski görünümünü kazansa bile, şehri terk eden Ermeni, Rum, Musevi, Levantin sakinleri geri getirilemeyeceği için Beyoğlu düşü, özlemi çekilen şehri diriltme yönünde bir düş kırıklığı olarak kalacaktır.

Tarihi zenginliği olan eski şehirler, sınıfsız bir okul, kitapsız bir kütüphane, laboratuarsız bir üniversite, kültürlerin açık müzesi, azizlerin mabedi, şair ve filozofların kahvesidir. Bu zenginlikte mallar artar ve eksilir; bilgiler çoğalır ve yok olur; düşünceler değişir, fikirler kök salar, yayılır ve yasaklanabilir; duygular heyecana dönüşür, köklenir, hatta zedelenebilir. Farklı olmak, farklı düşünmek, başkalarına zarar vermeden farklı yaşamak ancak şehrin özgür ortamında mümkün olabilir. Zıtlıklardan hayat bulan şehir, tarihin tanığı, geleceğin temsilcisi, değişimin öncüsü ve uygarlığın merkezi olma niteliğini korur.

Yaşayan herkesi yakından ilgilendiren şehir sorunlarının çözümü yöneticilerin tekeline bırakılamaz. Sadece mimarların, şehir plancılarının ve yöneticilerin aldıkları kararlarla bunca karmaşık sorun çözülemez. Sorun insanidir ve çözüm hemşehrilerin birlikte üretecekleri yeni şehir kültürüne bağlıdır. Yöneticilerin gözden kaçırdığı, hatta gizlediği bu gerçeği ancak hemşehriler görebilir. Şehirleri, insan ruhunu yücelten inanç ve sanatla ancak hemşehriler yeniden buluşturabilir. Yöneticiler, şehir plancıları ve mimarlar da hemşehrilerin bu yöndeki gayretini dikkate alarak şehre yaklaşırlarsa, şehirle insan arasında kopan duygusal bağlar yeniden kurulabilir.

Şehirler ancak yaşadığı mekanlara azami çıkar sağlayacağı nesne gözüyle bakmayan hemşehrileriyle birlikte değişir ve değişip yenilendikçe de hemşehrileri ile birlikte yaşamaya devam eder. İnsanlar birlikte yaşayıp, birbirlerine katlanarak insan olmayı öğrenirler. Birlikte insanca yaşayabilmemiz bakımından şehrin alternatifi yoktur. Şehrin suyunu, toprağını, havasını, tarihini, doğal çevresini, evlerini, sokaklarını, anıtlarını, fabrikalarını kendi parçası olarak gören hemşehriler, yaşanan aktif sanatı ve inancı şehre taşıyarak; küllenen insani duyguların yeniden canlanmasına öncülük edebilir.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.