|
MUSTAFA ŞAHİN
ŞEHİRLERİN RUHU
İkizpınar'ın üst tarafında Höyük'e
çıkıp şehrin ışıklarını ilk keşfettiğimden bu yana şehre gidiyorum.
Nüfus Cüzdanı almak ve fotoğraf çekmek için babamla Hekimhan'a at
sırtında gitmiştim. Dönüşte babam beni yol üstündeki Güzelyurt dolmuşuna
bindirdi ve orada 'beni bekle' dedi. Sonraki yıllar çokça dolmuşa
binecek, uzun seferlere çıkacaktım. Dolmuştan indim, babamı aradım,
bulamadım, telaşlandım. 'Bekle' dediğini unutmuştum ve dünya başıma
yıkılmıştı. Aramaya çıktım ama babam kaybolmuştu. Oysa 'bekle' denilen
de kaybolan da bendim. Bulundum o gün.
Şehre, yani Malatya'ya ilk
gittiğimde Kışla Caddesinde peşi sıra oradan oraya sürüklenirken sadece
ayaklarını takip edebildiğim babamı bırakıp bilmeden bir başka adamın
izini sürdüğümü fark ettiğim günden beri küçük bir dikkatsizliğin
şehirde insana istikametini kaybettireceğini biliyorum. Oysa merdivenin
ilk basamağında, küçük bir kasabada evvel kaybolmuşluğum vardı. Demek
'iz sürmek' kadar 'doğru iz sürmek' de önemliydi.
Kiltepe-Çarşı dolmuşuyla İstanbul'a
gittiğimde on altı ya da on yedimdeydim. Hamaset diz boyuydu.
Zincirleri kıracak Ayasofya'yı açacaktık. Ne olduğunu anlamadık,
Sultanahmet Meydanı karıştı, arapsaçına döndü ortalık… Biz tam
zincirleri kıracakken kolluk kuvvetleri geldi. Polis dağıtınca
kalabalığı Turan Türk değil, Arap turist olduğunu ispat için konuşma
vurgularıyla polisin yüzüne bağırıp çağırarak ayetler okudu: "Lem
yekünüllezine keferu min ehlil kitap", "Ne yapıyorsun, şurada annem
bekliyor, bırak da gideyim" der gibi bir vurguyla… O gün kaçtığım yerin
adı Cankuratan'mış. Sonra öğrendim.
Fatihli bir grupla akıncıyla o gün
Konya'ya gitmesem bugün hâlâ kayıptım. Bizim dolmuş da zaten oraya
gidecekti. Hem Konya İstanbul'dan güvenliydi gözümde. Ama öyle olmadı.
Orada da kötü şeyler olacakmış. Şiddete varan bir arbedenin, bir
izdihamın ortasında kaldım.O gün orada omzuma bir dipçik yedim ki otuz
yıl oldu. Hâlâ ağrır.
Şehirlerin kalbi bazen bir kitapçıda
bazen bir çayevinde atar. O çayevi dev bir şemsiye, bir çadırdı. Şehrin
cümle kapısıydı. O yıllarda Kayseri ve Tatvan'ı da yine İstanbul Konya
gibi aynı yoldan giderek görmüşlüğüm oldu. Tatvan çok güzeldi.
Kayseri'de Hunat Camiini unutmam, unutamam. Mehmet ağabeyim Yüksek
İslam'da öğrenciydi. Sürmeli ile bana bezelye yemeği ısmarladılar.
Artık ailemiz haritaya dağılıyordu.
O yaz mevsimi Ömer ağabeyimle Çubuk'a geldim. Camii Kebir'in karşısında
küçük bir kitapevi keşfettim. On beşinde on altısındaki akranlarım
burada hüküm cümleleriyle konuşuyordu. Can atıyordum onlarla bir parça
vakit geçirebilmek için. Sonraki yıllar yollarım hep kesişecekti
oradakilerle. Hüseyin Su da oradaydı, İbrahim Çelik de, Süleyman Kalkan
da oradaydı, Süleyman Sahra da.
Öyle oluyor. Öylesine bir rastlantı
sandığın şey içinde, şehirde bazen önündeki hayatın tohumu oluyor. Ona
da otuz yıl olmuş. Kader işte.
Daha sonraki kalıcı Ankara günleri
on bir eylül bin dokuz yüz seksende başladı. Daha ikinci günümün daha
günü doğmadan Ömer'le, Çaha yani, Cebeci yurdundan terminale, yine
Turan'ı almaya giderken sabahın köründe Samanpazarı'nda ihtilale
yakalandım. Kolumuzdan tutan bu kez askerdi. Asker: "Haberiniz yok mu,
asker yönetime el koydu" dedi. Anlamadım ama "Bütün Türkiye'de mi"
dedim. "Dalga mı geçiyorsun?" dedi asker, kolumu sıkarak. Hayır
anlamamıştım.
Bir şey daha anladım şehre dair.
Şehirde 'kolluk kuvvetleri' insanın kolundan tutar. Bazen sıkı tutar
canınızı acıtır, bazen gevşek tutar ama tutar. Siz elinizi kolunuzu
sallasanız da şehrin sahipleri onlardır. Bir günlük İstanbul tecrübemden
bunu biliyor olmam lazımdı ama şehirde defalarca diz kapaklarını
kanatmazsan ders kafana girmiyor işte.
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde
son derslerden çıkıp terminale yürüdüm. Terminal eski yerinde, yani
yürüme mesafesindeydi. Orada tanıdık aradım beyhude. Bey-dağı Öz-zafer
otobüslerine yolcu gibi binip arka kapıdan çıktığım çok oldu. Bu hareket
hem kendi şehrine bir gitme temriniydi hem kendi şehrinden tanıdık bulma
umudu. Askerde "toprak" deniyor bu işe. Ne tuhaf, orada herkesi
tanıyordum ama buradan oraya giden kimseyi tanımıyordum.
Bir şehir değildi Ankara. İlk
zamanlar bir toplama kampı, sonra bir istasyondu. Bu bekleme salonunda
beklemediğim semt kalmadı. Bu acenta şehrin yalnız 'İstanbul'a dönüşü'
değil her şehre dönüşü güzeldi. İstanbul'a gelince sadece Ankara'dan
değil dünyanın her yerinden, her şehrinden oraya dönüş güzel.
Bu, yolkesen şehre yakalanmasam
benim menzilim de oraydı. Ama, kader işte. Evet, burası, bu kent
yıllarca bir bekleme salonu oldu. Sonra alıştım, alışkanlıklar edindim.
Bavulum hazır, hazır kıta bekledim durdum. Gittim, geldim, kaldım.
Gittiğin yere yakışacaksın. Bunu
yapamadım. Dersaadet beni sürüye saydı, çaldım, ama açmadı kapıyı.
Okullar bitiyordu. Okullar biter zaten. Ömer abim İstanbul'a, Osman abim
Ankara'ya taşınmıştı. Ali de Malatya'dan İstanbul'a gelmişti. İz sürme,
kaçanı kovalama devam ediyordu. Ben Ömer'in izindeydim. Gittim peşi
sıra. Ona da Ali'ye de çok yük oldum. Olmayınca döndüm. Hatta, en başa,
köye bile döndüm ama o hiç olmadı.
Göz göze geldiğiniz yer tutar sizi,
mekanlar tutar, ruhlar tutar, alışkanlıklar, aşinalıklar, bazen sımsıkı
tutar sizi. Bir çemberde, ayaklarınız aynı yerlere sürüklenir, zihniniz
aynı fotoğraf karelerini arar, gönlünüz aynı muhabbeti özler. Bir daha
aynı kanalı, aynı hattı, aynı dalga boyunu yakalar, aynı güzergâha
girerim diye ruh ağacınızın etrafında devinip durursunuz. O aradığınız,
beklediğiniz yoktur, bu şehirde ama hatırası tutar sizi.
Ne aradığınızı bilmeden aramayı
sürdürür, kimi, niye beklediğinizi bilmeden beklersiniz. Şehir sizi
teslim almış, hamurunuza, hayat tarzınıza, yatış-kalkış vaktinize,
adımlarınıza, istikametinize, ruh hallerinize ve romatizma ağrılarınıza
kadar bünyenize, kimyanıza şekil vermiştir de haberiniz yoktur.
Tesadüf dediğiniz, öyle sandığınız
rastlantılardan bir hayat bir hatırat oluşturur, zamanla bu benim
hayatım, bu benim şehrim, bu benim mekanım, bu benim muhitim dersiniz.
Tesadüf kainatta yoktur da şehirde hiç yoktur. Şehirse hep izler sizi.
Mekanla kurduğunuz bağı bilir ve izler adımlarınızı.
Hacıbayram keşfedildi sonra.
Biliniyordu da hani bir muhit olarak. Şehrin içindeki bir şehir olarak.
Buradaki en güvenli limandı. Hızla kökünden koparılan, reddi mirasla
tanınmaz hale getirilen ve esasen bir Selçuklu ruhu taşıyan bu şehirde
Hacıbayram ebedi bir iskeleydi. Öyledir. Öyle kalacaktır. İsteyen bu
iskeleden vapurla istediği yere ulaşabilir. İsteyen Eğin'e, isteyen
Göynük'e, isteyen İznik'e.
Ulu zâtların gölgesi en güvenli
limanlardır şehirde. Hazireler, türbeler sığınaktır, saçaktır. Bursa
mesela. Bu şehir evvelemirde Ulu Cami'dir, Yeşil'dir, Emir Sultandır,
Emir Buharidir, Somuncu Babadır. Malatya Ulu Cami, Emir Ömer, Seydi
Battal, Somuncu Baba olduğu gibi. Edirne'nin Selimiye, Urfa'nın
Halilurrahman, Sinop'un Alaaddin Camii, Kayseri'nin Hunat Camii,
Diyarbakır'ın Hazreti Süleyman Camii olması gibi.
Hacıbayram, kitapçılarıyla hem bir
iklim sunuyor, hem de adesesinden dünyaya bakma imkanı veriyordu.
Kitaplar okunuyor, raflarda birikiyordu, lakin bütün kitaplar
İstanbul'dan gelir. Can kulağıyla eğilirseniz resimleri, mısraları,
öyküleri sizi illa ki oraya çeker, hatta çoğu sürükler.
Hasan Efendi de öyle olmuş. O
arzuyla evi bile terk etmiş. Darulfünun'da okuma hakkı edinmiş o
darlıkta. Daha evvel Kayseri'ye kadar gitmiş, okumuş ama İstanbul'a izin
alamamış. Ah ne hüzünlü öyküdür. Ne çok dokunurdu babama. Babasıyla hem
öğünür de onun mesafe aldığı yoldan geri çevrilişine üzülürdü.
Kayseri'den dönünce el koymuşlar
kardeşleri, 'yeter artık' demişler, 'okuduğun yeter'. Kaçmış, ama
kardeşleri kıyamamış, atla iz sürüp ta Sivas'ta yakalamış geri
getirmişler. Şehrin valisine "Vali, bilgiden hali" diye başlayan zehir
zemberek bir mektup yazmış ki halka eza eden memurlarını terbiye etsin.
Ulus ile Kızılay arasında uçurum
vardı. Kızılay'a gelmek zordu. Kim götürdü, nasıl vardım, hatırlamıyorum
ama Zafer Çarşısıyla bu bekleme salonunu beklenir kıldı. Yine güvenli
yol kitapçılar, dergilerdi. Zafer Çarşısı da şehrin önemli bir kapısıydı
o yıllar.
Akabe buradaydı, Mavera az ötede
Selanik Caddesinde, Edebiyat daha yukarıdaydı. Oraya nefesimiz
yetmezdi. Onlar orada olmasaydı Sıhhiye köprüsünü geçemezdik. Keşk
geçmeseydik dediğim de çok oldu ama sevdiğimiz ve sevilmesi gereken ve
hep birlikte anılacak olan güzel adamlar oradaydı.
Evet, itiyatlar/alışkanlıklar tutar
insanı. İz sürerseniz yola girersiniz ve yol götürür sizi. Mekan duygusu
insana ihtiyat kazandırır ve güvenlik kaygılarını en aza indirir. Elbet
kaderdir tayin edici olan. Her yerde her zaman 'kaderin üstünde bir
kader vardır' ve şehirde dahi "kuşlar kaderlerince uçar." Bize düşen
doğru adresler aramak, doğru izler sürmek, kuşların uçup uçmadıklarına
bakmaktır.
Evet, şehirde iz sürerek
tutunursunuz. Doğru yörüngede kalmanız için yönünüz tayin edilmiş
olmalı. Zira, sürprizlerle doludur şehir. Celladın biri bir yüksek
hakimle aynı omuz hizasında görünebilir, hatta yüksek hakim cellat
olabilir. Muhteşem bir sanatkar sandığınız biri kapkaççı olabilir. Yani
her tür sürprize, şaşırtmacaya açıktır şehir.
Şehirde ruhlar birbirini çeker iter.
Belki de böyle oluşur şehirler kim bilir. Orada bir şey, bilmediğiniz
bir şey tutar sizi. Bazen bir fırın tutar sizi, bazen bir bardak çay.
Bazen bakkal tutar bazen yol. Bazen ev sahibi tutar sizi bazen de aynı
ev sahibi dar eder şehri. Her şehir bir insan, her insan bir şehirdir.
Hep o değişmez kural geçerli. Şehre
nereden, hangi kapıdan girerseniz oradan iz sürersiniz. Bulur,
buluşursunuz. Çünkü bir siz değilsiniz arayan. Kapılar açıktır arayana.
Derviş bulur dervişi tekkede. İlla ki bulur.
İstanbul'da Osman ağabeyim Katip
Sinan Camii'nin yanı başında küçük bir evdeydi. Beyazıt'a yürüme
mesafesiydi. Bir ara ona sığınmıştım. Ürperti, kaygı ve korkuyla kendime
bir mekan ararken bana büyülü gelen bir külliyede oturdum bir akşam.
Oturdum, kaldım. Sonraki yıllar çok oturacaktım burada. Sonra öğrendim,
meğer paşa hazretlerinin Midilli'de koparılan kafası da orada,
avludaymış.
Paşanın ebedi mekanı güzeldi. O gün
buldum sandım aradığımı. Bu keşfimde kimsenin rehberliği olmadığına da
sevindim. 'İncizabı ruh' denmişti. Mevsim kıştı. Mekan bir tiryakilik
kazanınca ve her akşam aynı vakitlerde gidince bir şey fark ettim.
Etraftakiler hep bildiğim izlediğim isimlerden, yazarlardan söz
ediyordu. O yıllar, edebiyatın içtenlikle konuşulduğu, fikrin inanarak
paylaşıldığı yıllardı ve burada bu işi yapan diri bir topluluk vardı.
İzliyor, yüksek tonlu konuşmalara
hayret ediyor, kim bunlar diyordum. Necat'la tanışınca, Çavuş yani,
gerisini söktüm. Edebiyat, düşünce, politik, ideolojik dergilerinden
adını bildiğim kim varsa meğer orada, sobanın başındaymış. Hilmi Oflaz
bile. Çekilmiş, sürüklenmiş, ocağına düşmüştüm. Bilmeden. Evet, şehirde
mekanların çekim gücü en az yerçekimi kadardır. Yer çekimine
bırakırsanız beton çeker sizi ve çakılırsınız. Öyleyse hiç kendini
salmamak ve hep tutmak en iyisi.
Tokat'ta asker ziyaretine gitmiştim.
Mehmet ağabeyimi tel örgülerin ardında içtima alanında gördüm. Kışlanın
kapısını bulamadığım için mi, vakitsiz gittiğim için mi, kapıdan değil
tel örgüden seslendim. Kısa bir görüşmemiz oldu. Çok kısa. Tokat'ı çorak
bir orta Anadolu şehri sanıyordum. Muhteşem güzeldi. Taş bir köprü
hatırlıyorum. Bir de Çubuk'takinden küçük bir kitapçı bulduğumu.
Kitapçıda iki kişi vardı. Üç insan
sığmazdı zaten. Biri ayaktaydı. Eşikte yanılmıyorsam Mavera'yı sordum.
Olacak şey değil; dergi almaya çok hevesli olduğumdan da değil;
'buyurun' sorusuna verecek hazır bir cevabım olsun diye belki. Ayaktaki
adamın gözleri parladı, sevincini gizlemeden nereden geldiğimi, kim
olduğumu sordu. Söyledim.
Ben de ona sordum. Ali'ymiş.
Karaçalı yani. 'Kamçı', dedim. O ıssızlıkta, o taşra sessizliğinde
hayret etmemesi mümkün değildi ama zaten okur yazar olan herkes Kamçı'yı
okumuştur gibi bir edayla bunun üzerinde hiç durmadı. O gece mutevazı
bekar evinde beni misafir etti. Bu karşılaşmadan çok mutlu oldum,
büyüdüğümü, bir muhite dahil olduğumu hissettim. Evinde, bir
kitapevindeki kadar kitap vardı. İp gibi dizilmişlerdi. Az konuşuyordu.
Çok az.
Tokat'tan çok önceydi Bursa.
İstanbul Bursa arası bir mola yerinde otobüsü kaçırdım. Taksici
yetiştirdi ama bin lirama da el koydu. Hava kasvetliydi. İhtilal kokusu
Bursa'yı bile rehin almış, henüz dağılmamıştı. Arkadaşları, Osmangazi
yurdunda biliyordum ama yoktular. B planım yoktu. Gençken plansız oluyor
insan. Issız bir yerdi. Gidecek yer yoktu. Bir fırında sabahladım. Ekmek
kokusu güzel, mermer soğuktu.
Ertesi gün Bursa'yı arşınladım
uykusuz. Daha önce bu şehri bilsem fırında değil beş yıldızlı otelde
olsam da uyku girmezmiş gözüme. Ulu Cami, cennetten düşmüş gibiydi. Hat
eserleri cami kadar Uluydu. Osman ve Orhan Gaziler şehri tepeden temaşa
ediyordu. Koza Han ipek gibiydi.
"Şeferu'l-mekan bil mekin". Öyle
demişler. Ki öyle. Bu her yerde böyle. Kimse tesadüfen bulunduğu yerde
değil. Tabii nereye bakarsanız orayı görüyorsunuz, nereye yönelirseniz
orası çekiyor sizi. Sizin iradenizin payı da var, oranın da. Hiçbir yer
boş değil, burası hiç değil. Şüheda, ulema, urefa fışkıracak "toprağı
sıksan" burada, Bursa'da. Sahibi çok şehrin. Emir Sultan, Emir Buhari,
Osman bey, Orhan bey, Murat Hüdavendigar. Seçtikleri yerler de
muhteşem.
Geceyi, arkadaşların kaldığı ve
lodosun az kalsın yıkacak olduğu, evin beşik gibi sallandığı, rüzgarın
içeride, çatıda, eşikte türkü söyleyip kapı pencere aralıklarında ıslık
çaldığı ve fakat felaketin eşiğinde olmanın evdeki kimsenin umurunda
olmadığı ahşap evlerinde tamamladım. Mustafa, Rıfat, Selahattin, Mehmet,
Ahmet Hilmi oradaydı.
Muhabbet hudutsuzdu. Herkesin
gözünün içi gülüyordu. Şehrin ruhu gülümsüyordu. Evet bunu zaten daha
önce söyleyecektim ve sonraki her gelişimde bir kez daha teyit
edecektim. Bursa'da insanların gözünün içi gülüyor ve Ankara gibi ruhu
çekilmiş bir şehirden gelen herkes için ilginç bir durum. Belli ki
hiyerarşik düzen yok burada, kimse kimseye tabi değil ve şehir sahipsiz
değil.
Meşrutiyetti kitapçı Mehmet bey
sayesinde İstanbul'a gittim. Çok kapı çaldım. Nihayet açılan kapı
iyiydi. Üsküdar güzel, Şemsi Paşa'da çaylar güzeldi ama şehir zordu.
Başka şehirler diledim ama bekleme salonu yine çekti.
Kitapçıda bir gazete çıkacağını
duydum. Fatih, bana 'git selamımı söyle' dedi. Selamın kapılar açtığı
yıllardı. Gittim, söyledim. Kader işte. Küçük, mütereddit adımlarınızla
ağlar örülüyor, oltalar atılıyor. Yan masada Mustafa Nadir vardı. Güzel
adamdı. Gökhan geldi. Özcan yani. Talebeydi. Cengiz'den biliyordum. Er
yani. Gökhan Martı'yı okuttu bana. Yormuyor, küçük güzel şeylerden söz
ediyordu. Küçük pencereler açtı. Aynı bodrumu paylaştık. "Bodrumdakiler"
diye roman yazacaktı Arif ağabey. Yazmadı. Dağıldık.
Şehir, haber kaynıyordu. Haberci
olmaya çalıştım ama olamadım. Arkan olacak şehirde. Yeteneklerinin
inkişafı için bile arkan olacak ki arkana bakmayasın. Başka yazı
denemelerinde bulundum ki tutunacak bir dalım olsun. Şehir yazıları
yazdım. Sulu Han, Tacettin Dergahı, İç kale… Yazınca ben, güzelleşti.
Şehrin içindeki şehirleri keşfetmek ilginçti. Birçok şehirde aynı anda
yaşıyormuşuz meğer. Şehrin içinde şehirler varmış. Oralarda da herkes
birbirinin izini sürermiş.
Unuttum, daha evvel Urfa'yı da
gördüğümü söyleyecektim. Adıyaman'ı da gördüm ama onu görmesem de
olurdu. Ama Urfa muazzam bir cezbeydi. Peygamberler şehriydi, belliydi.
Hazreti İbrahim'in, Hazreti Eyyüb'ün hatta ilk insan, ilk peygamber
Hazreti Adem'in şehriydi. Hele bin dokuz yüz yetmiş dokuzda tam öyleydi.
Urfa'da medresede seksen yaşındaki müderristen klasik Arapça bir metni
bülbül gibi okuyan ve çeviren çocuğu unutmadım. Bir de çay ocaklarında
belli ki en az bin yıldır aynı taburelerde oturup çay içen amcaları.
Sakarya'da bir arkadaşın evini o
kadar aradım ki o kadar. Geleceğimden haberi yoktu. Mahalle, Çarmuzu ya
da Tuzluçayır'a benziyordu. Buldum ama evde yoktu. "Otelde" dediler.
Arkadaşım küçük bir otelde kâtiplik yapıyormuş. Bir tür Zebercet olayı.
İlk kez bir otel kapısından içeri girmiştim. Arkadaş adına hayat böyle
mi olacak, diye ürpermiştim. Neyse ki o da orada kalmadı, bekleme
salonuna geldi, okudu adam oldu. Şimdi televizyona bile çıkıyor.
Niğde'de öyle küçük öyle salaş
otelde kaldım. Kış kıyametti ve artık otel odaları eskisi kadar
tehditkar değildi. Orada bir mektup yazdığımı hatırlıyorum, sıcak bir
mektup. Bir de Mevlana lokantasını. Koyunlu köylülerinin örgütlenip
şehri ele geçirme öyküsü manidardı. Örgütlü bir köy, örgütsüz bir şehri
rehin alabilir, satabilir. Halı fabrikalarında, matbadaki gazete gibi
halı basıyorlardı.
Maraş'ı daha görkemli daha esaslı
bir şehir sanıyordum, değilmiş. Hangi şehre, dahası, nereye nereden
bakarsanız oradan görüyorsunuz ve şehir de zaten, neresine bakarsanız
orasını gösteriyor ya işte öyle. Yoksul göründü gözüme, çünkü bir işçi
örgütünde çalışıyordum ve işçiler az maaş alıyordu. Sahiden az. Bir
işveren örgütünde çalışsaydım, çok alırlardı eminim.
Yalova da öyle göründü bana. Sınıf
bilinci yüksekti. Gördüğüm dev fabrika için şehrin can damarı
demişlerdi. İşçileri örgütleyip sosyalist devrime götürmek için
üniversiteyi bırakan idealist militanlar gördüm. İnanmışlardı ve ben o
kadar inanmışlığa inanamamıştım. Sovyetlerin dağıldığı seneydi. Yine de
insana temas ettiğinden, göz göze geldiğinden bir iz kalıyor.
Amasya ve Sivas'ta kahvehaneler
ağzına kadar işsiz doluydu. Divriği Camii ne kadar muhteşem, ne kadar
görkemli, ne kadar zarifse bir o kadar derbederdi Sivas. Adına şiirler
yazılan, elli yıllık muhabbetlerin kesintisiz sürdüğü, Kenedi'nin baş
rol aldığı Çerkezin Yeri'nde kahve ve çayın lezzetinin hakkını teslim
ederek tabi.
İzmir, hem bunaltıcı derecede sıcak
hem de ucuz göçmen kadın emeğini sömürüyordu. Bu şehir bana göre
değildi, hiç değildi. Orada bir yabacıydım. Palmiyeler güzeldi ama o
kadar işte. Konak meydanında oturup konuşma heveslisi bir amcaya 'bu
heykel kimin' dedim. Adam celallendi ve 'sen nerede yaşıyorsun' dedi.
'Dağdan henüz mü indin?' demek istediğini anladım. Onun aklındakine
uygun bir şehir adı verdim ve adam yedi kafayı, resmen yedi. Yesin, diye
ses etmedim. Karısına anlatacak bir şeyi olsun diye.
Diyarbakır çaresizdi. Bodrum katında
annesiyle tütün ayıklayan genç kızın simsiyah gözleri ve yaşları
unutulmaz. Köyünden henüz koparılmıştı ve orada her şeyleri varken
burada hiçbir şeyleri yoktu. Ben u Sen mahallesi, Yedi Kardeş Burcu ve
Mardin Kapı, Dar Kapı, Urfa kapılarıyla ve görkemli kalesiyle ve Hazreti
Süleyman Camiiyle ve Sezai Karakoç'un doğduğu yer olmaklığıyla ve yanı
başında akan Dicle'yi temaşasıyla Diyarbakır güzel şehir.
İslam şehirlerine bakmayı bize kim
öğretti zaten. Kimden öğrendik yaşayan medeniyetimizin ölmediğini,
burçlarını, kalelerini, hazinelerimizin gömüldüğü hazireleri. Mekke,
Medine, Kudüs, İstanbul, Şam, Bağdat, Isfahan, Gırnata, Kurtuba,
Murciye, Diyarbekir, Bursa, Konya, Edirne… Bize bu hiyerarşiyi yeniden
kim anlattı, kim öğretti. Paris ve Londra'ya onca mersiye yazılmışken
ve bütün okumuşlar eliyle medeniyetimizin çoktan öldüğüne
inandırılmışken.
Diyarbekirden, Ergani'den, Zülkifl
Dağının eteğinden gelip bize orayı da Kurtuba'yı da anlattı . Salih Bin
Şerif'i de İbni Arabi'yi de tanıttı. İstanbul'a, tarihin kalbine,
diriliş yurduna minderi serdi. Oradan nesilleri yüreklendirdi, yönlerini
medeniyetimizin kalp merkezlerine çevirdi. Keza, aynı şeyi Nuri Pakdil
burada, bekleme salonunda beklemeye razı olarak yaptı. Önceliği put
kırmaya vererek...
Sadece içinden geçtiğim şehirler de
vardı. Kırşehir gibi, Çankırı gibi, Bolu gibi, Muş gibi. Nevşehir
yaşanacak şehirdi. Taş mimari muhteşemdi. Hatay sahiden muhteşemdi,
kimseyle diyaloga girmezseniz daha da muhteşem olur. Ne tezat ama.
Tarihin son varisleri üzerine bakıp geriye doğru bir fotoğraf alma
imkanı yok gibi.
Antep'se zengindi. Kebap, baklava,
tahma kahvesiydi. Adana, Kırıkkale, Seydişehir, Karabük gibi yerler
zannımca hiç kurulmasalar da hatta oralarda ot bitmese de olurmuş.
Sinop güzel, Alaattin Camii
muhteşemdi. Denizli, güzel, Pamukkale, muhteşemdi. Marmaris, Ayvalık,
güzeldi, Cunda çok daha güzeldi. Gemlik, yeşil gözlü bir zeytindi.
Amasra, Çeşm-i cihandı. Amasra'nın fethi de bence İstanbul gibi
kutlanmalı, Sultan ile lalasına fatihalar okunmalı.
Bartın-Safranbolu güzergâhı
muhteşemdi. Safranbolu zaten Numune-i imtisaldi. Güvenin yemediği,
yiyemediği, bir nüve. Nasıl da korunmuş Cumhuriyetin ve demokrasinin
ruhlara beton döken müteahhitlerinden ve taşeronlardan ve belediye
başkanlarından ve encümenlerden ve bilgiden hali valilerden.
Keza, Kastamonu muhteşemdi. O da
nasıl korunmuşsa şehir çakallarından, korunmuş işte. Sahipleri korumuş
demeli belki. Kalem gibi minareleri ve o canım evleriyle Travnik'in ruh
ve beden ikiziydi. Buralar boş değil, hiç değil. Buralarda, tek bir
metrekare boş yer yok. Hazreti Pir Şeyh Şaban-ı Veli orada, İsmail Bey
orada. O çarşı orada, Nasrullah Camii orada.
Cide pek bakımsızdı, Side güzeldi.
Beyşehir gölünün yanı başındaki cami muhteşemdi. Şemsi Paşa Camii gibi
serin, lahuti. Keza Sivrihisar'daki ahşap Selçuklu Camii de öyleydi.
Yüzyıllarca milyonların secde ettiği, rüku ettiği, kıyam ettiği ve
zikrettiği camiler hiç şüphesiz özel bir iklime sahip. Korunuyorlar.
"Erzurum çarşı pazar leylim aman."
Evet şehirlerin ruhuna bir de türküler ve ağıtlar üzerinden eğilmeli.
Kazınsa ne çok hazine çıkar ama kim yapacak, nasıl yapacak.
Türkülerdedir şehirlerin öyküsü. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Erzurumlu
Emrah. Buraların tapusunda adları imzaları var. Erzurum'da çifte minare
muhteşemdi. Lakin, çay o kadar değildi.
İstanbul'a şehirlerden bir şehir
gibi parantez açmak ayıptır. O, "şehirlerin ecesidir." Hazreti
Peygamberin askerlerine, mihmandarlarına adres gösterdiği yerdir.
Boğazını, Halicini, minarelerini görmeseniz bile harita üzerindeki yer
adları yeter ruhunuzu zapt etmeye. İçinden deniz akar, akmasa daha iyi
ama hüzün akar "kalbi olanların" kalbine. İstanbul'u sevmezse gönül aşkı
ne anlar. Sahi, ne anlar.
Yuşa tepesinden Eyüp'e sonsuz
güzellikler destelenir. Bu ulu şehre ayak basmanın adabı, şehri gezmeye
Hazreti Peygamberin zimamdarı ve mihmandarı Ebu Eyüp El Ensari Halid Bin
Zeyd'i ziyaretle başlamaktır.
Yer ve semt adlarına bakın. Eyüp,
Vefa, Üsküdar, Altunizade, Haseki, Hırka-i Şerif, Cibali, Fatih, Koca
Mustafa Paşa… 'Sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel.' Değil
mi?
Yol yordam, usul erkan bilmeyen
kaybolur burada. Kapı adları bile acaiptir. Biri var, Çatladıkapı.
Medereseler, sıbyan mektepleri, türbeler, imaretler, sebiller,
muvakkıthaneler, dâruşşifalar, tabhaneler, misafirhaneler, kütüphaneler,
kervansaraylar, hamamlar, camiler, sebiller iç içe, aynı kalptedir.
Tuhaftır, hayret edilecek şeydir.
Başka bir şehirde bir başka örneği de galiba yoktur. İstanbul'da, Kilise
Camii vardır mesela. Ki bir adı da Şeyhulislam Molla Gürani Camii,
Vefa'da. Ayazma Camii var mesela, Üsküdar'da. Mesih Paşa Camii var,
Karagümrük'te. Gül Camii var. Güllerle dolu bir kiliseymiş Fetih
sırasında.
Revaklar, çiniler, hatlar, fil
ayakları, kubbeler, oluklu minareler, şerefeler, kemik kakmalı
abanozlar, sedefler ve hüsn ü hat şaheserleri ve çinileriyle bu şehir
bir ebedi rüyadır. Cismini görmeseniz bile isimleri yeter. Haritasını
bile okumak yeter.
Sultanahmet'i nişan alıp oraya
giderken bir şirin cami yolunuza çıkar. Adı Firuzağa. Nerede bu ağalar
beyler şimdi? Unkapanı'nda mesela Şebsafa Hatun ya da Laleli'de
Pertevniyal Hatun Camii, Nurbanu Sultan, Mihrişah Sultan camileri,
sebilleri. Kim bu hatunlar, bu sultanlar, ne vakit yaşamışlar, nereye
gitmişler?
Beyazıt Camiine üniversiteye,
namaza, sahaflara yahut mitinge gidersiniz Mimar Hayrettin Paşa çıkar
yolunuza. Evliya Çelebi anlatmış.
Mimar Hayrettin sordu padişaha:
"Padişahım mihrabı nice vaaz
edelim?"
İkinci Bayazıt mimara, "Ayağıma
bas!" dedi. Mimar, padişahın ayağına bastığında Kabe'yi görür ve hemen
ayaklarına kapanarak kıble istikametini ona göre tayin eder."
Cami deyip geçmemeli. Külliyesiyle
her selatin camii ayrı bir şehir. Sırf Beyazıt Camiinde Şeyh
Hamdullah'ın şaheserlerine de bakmalı, İmarethaneye de.
Bir 'erkan sediri' bulmalı ve
oturmalı. Bulabilirseniz tabii. Bulamazsanız mehtaba bakın ve dinleyin
kalp ritmini şehrin. Şehzadebaşı Camiine mesela. Şehzade adına yapılan
eser Sinan'ın çıraklık işi. Bu çıraktan ne usta olur ama. Olmuş işte.
Bir İstanbul medeniyeti, bir Boğaziçi medeniyeti gibi bir Sinan
Medeniyetinden söz edilse kim aksini iddia edebilir. Evet şehirlerin
içinde şehirler var, İstanbul medeniyetinin içinde medeniyetler...
İnsan bir şehri kısa süreli
ziyaretlerle ne kadar idrak edebilir. Bu soru her gittiğiniz yerde sizin
de yakanızdadır. Hele bir şehirden yola çıkmamış, bir kasabada bile
kaybolmuşsanız. Dolmuşa binmiş ve hiç inmemişseniz. Ama bakın, Sinan da
Ağırnas'tan yola çıkmış. Yol önemli, menzil daha önemli. Teselli, evet
ama ne zararı var. Gönlün kadar görebilirsin.
İstanbul'u yakalamaya, zapt etmeye
kalkarsanız başınıza bela alırsınız. Bilinçle üstüne giderseniz sizi
ezer, savurur. O da zaten en çok 'derya içre deryayı bilmez mahilerden'
hoşlanıyor. Latifi gibi evsafını vasfetmeyi kim istemez. Lakin bugün,
burada, bu bekleme salonunda mümkün değil.
O bir medeniyet. İçinde görkemli
şehirler, görkemli medeniyetler barındıran bir medeniyet. Sezai
Karakoç'un dediği gibi Fatih İstanbul'un içinde kalbinde ayrı bir
İstanbul'dur. Üsküdar da öyledir, Eyüp de öyledir, Beykoz da öyledir.
Bakınız ona hayran bir yazardan
sadece bir cümle. Cümle şu: "Yalıda dadı Çerkez, bacı Hizmetçi, evlatlık
Türk, sütnine Melez, Kahya kadın Rumelili, ayvaz Ermeni, aşçı Bolulu,
hamlacı Türk veya Rum, haremağası Habeş, bahçıvan Arnavut olur, Müslüman
Hıristiyan bütün unsurlar aynı çatı altında yaşardı."
Kudüs'ü, Şam'ı, Bağdat'ı, Isfahan'ı,
Kahire'yi, Buhara'yı, Semerkant'ı, Taşkent'i görmedim, göremedim. Siz
gördünüz belki. Keza, Hısnıkehf'i, Tillo'yu, Ahlat'ı ayıptır söylemesi
Mardin'i ve daha ayıptır söylemesi Çanakkale'yi de görmedim, göremedim.
Nasip olayı. Olur inşallah.
"Gitme Yemene Yemene/Yemen sıcak
dayanaman/Tan borusu er vurulur/Sen cahalsın uyanaman." Lütfu ilahi
oldu. Sana'yı gördüm. Yeryüzünün görmediğim binlerce şehriyle mukayese
edemem ama kokusu, rengi, tadı, ruhaniyeti, kalbi, gönlü olan ve bir
ebedi hatırayı özenle koruyan, ebediyet mührünü alnında silmeyen ve bile
isteye yaşatan ve bu Frenk uygarlığının kirletmediği, kirletemediği ve
insana verdiği ilk sözü hâlâ hatırlatan, Duşanbe'den daha sade, daha
yalın nümune şehir Sana.
İnsanlar yürüyorlar, sadece
yürüyorlardı, gece yarısı, belki sabaha doğru on binler aheste adımlarla
yürüyor, temaşa ediyorlar ve yabancı her unsura hayret ediyorlardı.
Dükkanlar açıktı, dükkanlar doluydu ama alışveriş yoktu. Bir kitapçı
vardı, sadece Kur'an-ı Kerim bulunuyordu. Boy boy Kur'an-ı Kerim. Bir de
o tarihi evler. Minyatürlerinden iki tane aldım. Bir de Aydın getirdi.
Ünal yani. Kahve ve bal.
Çocukları dünyanın en güzel
çocuklarıydı. Öyle çoktular ki, Diyarbakır'dan Adisababa'dan bile çok.
Kuveyt'ten gitmiştik Yemen'e. Kuveyt ölüydü, yoktu. Körfeze dökülseydi
de hiç olmasaydı keşke. Yemen'e Allah bir kez daha nasip etse. Keşke.
Duşanbe de insanlığın aslına
uygundu, korunmuştu. O muhteşem Medrese ve belli ki bir zamanlar dünyaya
ışık saçan o külliyenin artakalan enkazı en az El-Hamra kadar, en az
Toledo'daki Endülüs camii kadar yürek parçalayıcıydı. Davutoğlu ve Nabi
ağabeyle hem medrsede hem pazar yerinde düğümlendi boğazımız. Duşanbe
pazarında öyle az şey vardı ki öyle az. Bu şehrin varını yoğunu
çalmışlar, binalarını yıkmışlar ama insanlara bir şey olmamış. Asli
hüviyetleriyle orada öylece bekliyorlar. Bir el dokunacak ve o hüzün
dağılacak sanki. Dünyanın o köşesinde o kadar masum, o kadar temiz bir
hamur nasıl da korunmuş. Bir de bir düğüne katıldık. Leyla ile Mecnun'un
düğünü gibiydi. Bir köyde Cuma namazı kıldık. Dağ gibi kaya gibi
müslümanlar vardı. Gürbüz atlarla geliyorlardı. Muhteşemdi, mahzundu,
güzeldi ama bıraktık geldik.
Mağrip diyarı renklerine desenlerine
sahip çıkmış, korunmuş ama kokusu çok azalmış geldi. Bir tavus kuşu
bütün şehir. Mozaik müzesi, Zeytuniye Medresesi ile o çarşının şanına
layık değildi aldığım ayna, ama güzeldi. Üç ay yetmezdi Tunus'a, heyhat
üç günümüz bile yoktu. Bir gün Tunus'u alıp getirmek üzere gitmek
isterim.
Fas, daha büyülüydü ama namahrem eli
değmiş gibiydi. Yüzünde göz izi vardı. Üç ay yetmezdi ama nasıl olsa bir
gün gidip getireceğim Fas'ı, Kazablanka'yı, görmedim ama Marakeş'i.
Orada da bir ayna aldım. Teselli edici, yemiyor. Nasip olsa, mümkün olsa
da gitsem, kalsam.
"Lâ Gâlibe İllallah" Gırnata'yı
gördüm. El-Hamra faniliğin mührüydü. Akıbeti duvarlarına kazınmıştı. Diz
kapakları üzerine çökmüş ağlıyordu. İbni Rüşd koltuğunun altında bir
kitap öfkeyle geçiyordu. Salih Bin Şerif bahçesinde hâlâ gözyaşı
döküyor, İkbal'in hıçkırıkları oraları velveleye veriyordu. Karşı tepede
yeni murabıtlara ait cami saf saf cemaatiyle, cemaatin diriliğiyle,
nurâniliği ve ruhaniliğiyle yeniden dirilişin nişanesiydi.
Taledo (Tuleytula), bir oraya kendi
başıma gittim. Bir orada kendi başıma oldum. İslam'ın izlerini bir cami
ve Endülüs surları dışında kazımışlar ama bizden orada çok şey var.
Şehre adımınızı attığınız an ortaçağın ortasına gidiyorsunuz. Tabii
nehir muhteşem. Endülüs motifleriyle çinicilik yapan iki kardeşin
çinileri güzel ama pahalıydı. Bir parça aldım ama aklım kaldı. Adam da
zaten, "Sizin Kütahya'nız var." demişti. Gelmiş, görmüş, hayran kalmış
Kütahya'ya. Oraya Endülüs'ten kalan cami için gitmeli.
Frengistan şehirlerinde ruh yok.
Varsa da bizim olmayan bir ruh. Köprülerini saymazsak Paris mesela yansa
gam değil. Adlarını unuttum hangi Henry, kaçıncı Loui ya da Philip adına
olduklarını ama Seine nehri üzerindeki o köprüler güzeldi, hatta
muhteşemdi demeliyim. Hepsi bu ama köprülerinki az güzellik değil.
O şehirde akla ne geliyor. Bastille,
giyotin, heykel, henry, loui, ihtilal, cumhuriyet, şanzelize, napolyon,
elyses, pont, loure bir de o çelik yığını Eifel… Mireabu köpüsünü,
Eyfel'i, Şanzelize'yi ve Seine'i, ona "siz nehri" diyecek kadar
hürmetkar alafranga züppe kültürden biliyor, tanıyorduk zaten. Yeni bir
şey yoktu. Köprüleri saymazsak bütün Paris Fas'ın değil bir sokağı, bir
binası, bir duvarı etmez.
Eyfel kulesine çıkınca göğün yedinci
katına çıktığını sanan Jöntürkler ve onların takipçileri bizim hiçbir
nehrimiz ve şehrimiz için tek bir cümle kuramazken ve tek bir mısra
düşürmezken Seine'i cennet nehri gibi kutsadı durdu. Her neyse, bu da
bir bahsi diğer. Ama bir gün Paris'i, imgesiyle birlikte yerle bir etti
Nuri Pakdil, elbette Roma'yı da.
Mellbourne, Merve ve Abdulluh'ın
rehberliğinde güzeldi. Sidney, Kambera, Johannesburg'da Mustafa Varank'a
zimmetliydim, bana sahip çıktı. Cape Town, Seul güzeldi. Frankfurt'ta
kayboldum. New York ve Washington'da Aydın kaybolmamamı sağladı.
Nehirlerin üstüne kurulan şehirler
her yerde sonsuzluk duygusu veriyor. Nehirler şehirlerin ışıltısını,
albenisini geri plana atıyor ve sanki şehirleri sonsuzluğa akıtıyor.
Nehir kendini tabii bir korumaya aldığından ve alıp başını gittiğinden
şehri temizliyor, arındırıyor.
İlk kez Amasya hissettirmişti şehir
ve nehir birlikteliğinin güzelliğini. Kainat güzeli Mostar bir de
taçlandırmış güzelliğini.
Şehzadeler şehrini, şirin evleriyle
kardeşim Hikmet'i ziyarete gittiğimde görmüştüm. Bir daha giderim
nasılsa dedim, olmadı. Öyle az biliniyor ki. Herkes Antalya'ya gidiyor
da Amasya'ya giden yok. Beypazarı bile öyle az biliniyor ki. Eski
Malatya, eski Arapkir, Darende öyle az biliniyor ki. Yoksa iyi ki az
biliniyor mu demeli?.. Az bilinen yerler korunuyor sadece.
İster Neretva nehrine bırakın
ruhunuzu Mostar'da dinlensin, ister Boğaziçi'ne salın Üsküdar sahilinde
arınsın; unutmayın, her gittiğiniz yere, her şehre kendimizi götürüyoruz
ve dünya ve mâ fîhâ (içindekilerle birlikte) fanidir.
Saray Bosna, Bursa sıcaklığındaydı,
Travnik Kastamonu. Mostar, Beykoz işi, Osmanlı işi, el işi, müslüman cam
ustası elinde üflenmiş bir gülâbdan. Kırmışlar eli kırılası adamlar.
Okyanusa dokunan şehirler güzeldi.
* * *
Medeniyet, Edebiyat ve Kültür
Bağlamında Şehirlerin Dili üstbaşlıklı elinizdeki bu özel sayımız, Hece
dergisinin on sekizinci özel sayısı. Artık kütüphanelerinizde önemli bir
bölüm oluşturan özel sayılarımızla düşünce ve edebiyatımızın bir yandan
bilânçosunu çıkarırken, bir yandan da köşetaşı isimlerini hakettikleri
kaideler üzerinde görünür kılıyor, hatırlanmalarını ve bize bıraktıkları
birikimlerini değerlendirmeye çalışıyoruz. Elbette, elinizdeki özel
sayımız da bu amaç ve titizlikle hazırlandı.
Bu özel sayıyı sizlere, Mustafa
Şahin'in Şehirlerin Ruhu başlıklı yazısıyla sunuyoruz.
'Şehir' ve 'Kent' sözcüklerinin söz
ve yazı dilindeki birlikte ve yaygın dolaşımı nedeniyle bir imlâ birliği
sağlamamız mümkün olmadı, dolayısıyla yazarların tercihlerini esas
aldık.
Özel sayımızın kaynakçasını büyük
bir emekle yine Yusuf Turan Günaydın hazırladı. Bu özel sayının
hazırlanmasında proğram aşamasından itibaren Ömer Lekesiz, Cemal Şakar,
Hayriye Ünal, Necip Tosun, Ercan Yıldırım ve Işık Yanar'ın büyük
emekleri geçti. Her özel sayımızda olduğu gibi daha birçok arkadaşımızın
katkılarıyla ortaya çıktı bu özel sayımız da. Bütün bunlar, Hece dergisi
bağlamındaki çabaların temelde nasıl bir niyet ve samimiyetten güç
aldığının da göstergesidir: Hece dergisi eylemi, sorumlu omuzların
üzerinde büyüyor. Aynı niyet ve samimiyetle Hece ve Heceöykü
dergilerinin her ay yayımlanan sayıları ve dosyalarıyla birlikte özel
sayılarımızı hazırlamaya ve sizlere ulaştırmaya devam edeceğiz.
Yeni sayılarımızda buluşmak
dileğiyle.
HECE
|