|
BEKİR ŞAKİR KONYALI
Öykünün Kentleri /Kentlerin Öyküleri
Bağlamında
ÖYKÜMÜZDE KENT İZLEĞİ
…bir kentte hayran kaldığın şey onun
yedi
ya da yetmiş yedi harikası değil,
senin ona
sorduğun bir soruya verdiği
yanıttır.
Ya da onun sana sorduğu ve ille de
yanıtlamanı beklediği sorudur.1
Coğrafyanın ve tarihin şekil ve ruh
verdiği, insanın kader ve sanat gibi bir yandan seyrederken öte yandan
inşa ettiği büyük mekanlardır kentler. Deniz kentleri, dağ kentleri, ova
kentleri; kadim kentler, türedi kentler, metropol kentler; batılı
kentler, doğulu kentler… Farklı çağrışım, arayış, anlam ve tatlarla
yaşam sürer. Yaşadığın kentte anılar, ziyaret ettiğin kentte izlenimler,
ününü duyduğun kentte arzular biçimler kent algısını çoğunlukla. Kentler
hak ettiği itibarı; kenti salt bir mekan ya da dekor olarak değil de
kanlı canlı bir varlık, avucundaki çizgilerin, alnındaki kırışıklıkların
gizem ve anlamını hissetmeye, çözmeye açık, çeşitli meşrep ve
mesleklerden meraklı ve birikimli kaşiflerin okumalarında kazanır. Kaşif
diyorum çünkü "kent geçmişini dile vurmaz, çizik, çentik, oyma ve
kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine,
pencere parmaklılarına, merdiven tırabzanlarına, paratoner antenlerine,
bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır
içinde."2
Bizde muharrir kaşiflerimizin elinde
yazıyla muteber kılınan kentlerimiz, daha çok Seyahatnameler, Şehir
Mektupları, Beş Şehir'ler, Gezi Notları'yla gün yüzüne çıkarıldı, kayda
geçirildi. Romanlarımızda bir nebze, öykülerimizde ise neredeyse hiç
mesabesinde hoyrat bir dikkatle yönelindi kente. Kurgu metinlerde acı /
tatlı anıların, iyi / kötü evhamların sorumlusu bilindiler. Öte yandan
yaşantıların yaslanması gereken bir fon, mekanın işlevsel kullanımına
örnek kurgusal bir doluluk / zorunluluktu kent. Olay parkta, sokakta,
evde… geçiyordu. Kent parçalarıyla vardı, bütünüyle değil. Daima o'na
dönük konuşuldu ama o pek az konuş(turul)tu. 80 öncesi politik gözlemci,
yol gösterici, buyurucu bir dilin; 80 sonrası özeleştiri, cinsellik,
bunalım, yüzleşme temalarının3 öne çıktığı Türk öykücülüğünde kent,
insanın varoluşsal problemlerinin anlam ağırlığında ilgi çekecek, dikkat
uyandıracak bir yer edinemedi. Kente doğruluk ya da kentten kaçışlarda
insan arayışının bir yönsemesi olarak kentler, araçsallaştırıldı. Kentin
kişiliği ve geçmişi üzerine eğilmek yerine kentler, öznel
sayıklamaların, kişisel atıfların boca edildiği mekan parçaları, başka
bir deyişle parça mekanlar oldu.
Elbet bu yönüyle de öykülerimiz yazı
konusu edilebilir. Yani hangi öykücülerimiz, hangi öykülerinde, hangi
kentleri, hangi şekilde ele almıştır? Taksonomik ya da dökümanter bir
anlayışla kaleme alınacak böyle bir çalışmada kentler nihayetinde insan
/ anlatıcı / karakter merkezli özlem, nefret, kaçış, sığınma, öfke vs.
türden hislerin yansıması olarak ele alınacaktır. Benimse üzerinde
durduğum, edebiyatımızda 'öykülerin kentleri' bunca yer tutarken,
'kentlerin öyküleri'ne neden pek yer veril(e)memiş olduğu.
Akla ilk gelen öykülerimize de
musallat olan ideolojik-tarihsel bakışın etkileyici varlığıdır.
Olan biten şöyle bir gözden
geçirildiğinde anlaşılmaktadır ki, ülkede yaşananlar (tarihi, sosyal,
ekonomik, politik her türlü değişim) sanatçımızda içe kapanma ya da dışa
açılma tepkilerini doğurmuş, açılanlarda iddia (meydan okuma) / yaşama
sevinci, kapananlarda tinsellik / cinsellik ortaya konan ürünlerin imge
ve izleklerini belirlemişti. İşleyen süreçte kötü (sermaye / şeytani) ve
iyi (emek / ilahi)nin sınırları belli, geçişleri derece kabul etmeyen
kesinliği mücadelenin meşru dayanağı yapılıyor, yaşanır dünyanın
dinamizmini, olanaklarını uzlaşma, anlaşma, kaynaşmada değil sınıf ya da
din-millet tabanlı çatışmada arayış, bütünlüklü bir kent resmine
ulaşmada engel teşkil ediyordu. Kentin ve kenti yansıtan öykünün
estetiğine "ifade düzlemi" değil "muhteva düzlemi" biçim verirken,
modernleşme ve uluslaşmanın yeniye ve geleceğe dayalı söylemi, kentte
yaşam süren imparatorluk bakiyelerini anlama / yorumlamada eksik
kalıyor, modern sanatçı eliyle yürütülen kent kazılarındaki bulguların
sahiciliğine gölge düşürüyordu. Yoz-geri / aydınlık-ileri kent
karşıtlığı farklı bakışlarda el değiştiriyordu: Akdeniz, Ege sahil
kentlerine karşı Karadeniz kentleri; metropol kentlere karşı taşra
kentleri… Aydınlığın gölgesi farklı saatlerde farlı kentlere hatta aynı
kent içinde farklı semtlere düşü(rülü)yordu. Fethedilmişlik /
zaptedilmişlik, bun / ferahlık karşıtlıklarını açığa çıkaran örüntülerde
kent, lime edilip seçme birleştirme ekseninde özenle yapıştırılıyordu.
Ne de olsa kendimizden emindik, kentimizden de. Elbet bu babtan
sayılabilecek kent-kır, kent-köy etkileşimleri başka bir yazı konusu
olarak açımlanabilir.
Yaşama sevincini duyuran
öykülerimizde ise kararsızlıklar, grift psikolojik tahliller, yerini
olay ve durumun yalın çarpıcılığına bıraktı. Bu öykülerde hüzün ve
neşeyi bünyesinde barındıran kent, daha çok yaşama sevincine hizmet ve
ortaklık eden doğasıyla (kuşlar, balıklar, deniz, çiçekler, güneş..) öne
çıkarıldı.
Big Brother'in günden güne gelişen
aygıtlarla tahakküm kurduğu dünyadan Türkiye'nin de nasibini aldığı
günlerde ezberbozan / benlikbölen sistemin baskısı altında kimi
sanatçılarımız "kaçacak tek delik toprağın altına açılıyor"
çaresizliğiyle edilgen bir tepkiselliğe sığındılar. Arama, duyurma
çabasından ziyade eğlenme, oyalanma, söylenme ağır basıyordu. Aldanış,
acılar, bulantı, bunaltı, hafakanlar içinde kent de çalkalanıyordu.
Kendimizi bulamıyorduk ki kentimizi bulalım. Belki de bu yüzden bu tarz
öyküler, zamanın yavaşladığı esneyen bir hayat, monologun, bilinç
akışının ağır bastığı diyalogsuz metinler ortaya çıkarmıştı.
Yakın zamanlarda kent, varoluşsal
bir anlam kazanarak geç de olsa kendimizi bulmanın kapılarını araladı.
Kent, bir yandan küresel egemen ideolojinin insanlık eksilten ürkütücü,
umut ve cesaret kırıcı imgelemini gerçekleştiren toprakazaltan,
gökyüzükapatan, ağaçkovan yapı(laş)malarıyla istila edilirken, öte
yandan hatırlamanın nesneleri olarak gün ışığına çıkarılan, yıllardır
bağrında saklı kalmış 'el emeği göz nuru'yla (kaleler, kuleler, han,
hamam, kervansaray, imaretler, yaşamımızdan çıkarılmış gündelik eşyalar,
yöresel yemekler, eski müzikler, arnavut kaldırımları, rum evleri… )
sanatçının umuduna, hayal gücüne, anlam arayışına güç veren direnişi
muhafaza ediyor; yargılamaya, sınıflamaya değil anlamaya dönük bir
duyarlığın filizleri sürgün veriyordu.
Kenti açığa çıkaran -henüz dal budak
salacak bir yetkinlikte olmasa da- örnekler olarak burada üç öykü
kitabını anmak istiyorum. İlk ikisi (Kadından Kentler, Sur Kenti
Hikayeleri) 2000'den sonra, diğeri (Ah Güzel İstanbul) 1970'lerde kaleme
alınmış bu öykülerde göz alan, dikkate değer kent algı ve tasvirleri
meramımı ifadeye yardımcı olacaktır.
Sur Kenti Hikayeleri'nde4 kent bir
olgu ve muhayyel bir coğrafyanın tamamlayıcısı olarak ele alınır:
"Biliyordu ki gerçek kent, çoğunlukla onu abartarak anlatanların
alımlılığından uzaktır (s.17). Meydanların kentin özeti olduğunu bilen
Seyyah, dinlediği bütün kentler gibi, Sur Kenti'nin kalbini de meydandan
dinlemeye başladı (s.19). Kasvet, hatıra ve ölüm… Kent ilk ikisinin
üzerine oturmuş, üçüncüsünün gelmesini bekliyordu (s. 21)."
Ah Güzel İstanbul'da5 hemhal olunan
bir kentin sıcaklığı duyulur: Ve birden dik yamaçlarda apak Mardin'i
görürsün. Mardin taştan şehirdir. Dar sokaklarında serinliğin kol
gezdiği, bahçeleri ağaçsız, ağaçsız olmanın yaraştığı bir şehirdir
Mardin… Güneş bir mızrak boyu çıktığında sıcak bastırır. Öylesine
sıcağın tarifi yoktur. Boynundan ter tane tane durmadan içine süzülür.
Toprak altlarından yansır güneş. Ne yana baksan güneş hep (s.263).
Kadından Kentler'de6 bazı kentler
ağırlıklı olarak ele alınırken bazılarına değinilir sadece: "Bir
İstanbullunun iki şeyi bilmesi gerekir, derdi anneannem. Çiçeklerin ve
balıkların mevsimlerini. Bunları bilmeyen İstanbullu değildir. Haa, bir
de rüzgarlarını tanıyacaksın İstanbul'un. Lodosu, poyrazı, karayeli,
keşişlemeyi…(s.34) Karşı kıyıda açan erguvanlar en iyi Ortaköy
sırtlarından görünür. Bütün çocukluğum Boğaz'ın karşı kıyısındaki
erguvan kızıllığını seyretmekle geçti (s. 34).
Amasya'nın küs güneşi derdi Nihal.
Uzak sever, uzaktan sever. … Irmağın iki yakasında birdenbire
yükseliveren sarp kayalıklı yüksek dağlar hep söylendiği gibi insana bir
çanağın dibinde yaşadığı duygusu veriyordu. Şehrin bu sert ve çetin
profili, başlangıçta ilginç gelse de, bir süre sonra dağların insanın
üstüne üstüne geldiği söylenirdi. Kim bilir, buna da alışılıyordu demek.
Bu kuşatılmışlık nedeniyle şehir, sabah ve akşam güneşinin yumuşak
eğimini tanımıyordu pek (s. 90).
(Diyarbakır) Surları ayakta tutan
üst üste yığılmış taşlar, kirişler, sütunlar değil ki: hikayelerdir,
şehrin hikayeleri… O kadar güçlü, o kadar sökülüp alınamaz hikayeler ki
bunlar… Bu yüzden ayakta kalıyor bu şehir, bu surlar, bu halk…(s. 208)
Böylelikle yörenin yemeklerinden açılıyor konu. Sabahları bal, halis
tereyağ, mis gibi kızgın tereyağında pişirilen sahanda yumurta, otlu
peynirle, örüklü peynirle yapılan kahvaltıların, Selim Usta'nın Kaburga
Sofrası'nın, şehrin dört bir yanındaki ciğer kebapçıların sohbetine
dalıyorlar (s. 218).
Yazdıklarını okurken burnuma
çocukluğumun Ankara'sının iki yanı ağaçlı sokaklarını basmış ıhlamur,
akasya kokuları gelir, güneşli günlerin açık pencerelerinden sokaklara
taşan radyolarda çalan şarkıları duyar gibi olur, nedense her seferinde
öğle üzerleri, okul dönüşlerime denk gelen "ajans saatleri"nde hep evde
olduğumu hatırlardım (s. 117).
İzmir'i de, Kordon'u da mahvettiler
dedikleri doldurulmuş sahil şeridinin üzerine yapılmış parkta, kıyıdaki
beton yolda yürüyordu (s. 10).
Trabzon'un Karadeniz'e özgü o gür ve
koyu yeşili anasının babasının yerine geçti (s.44).
(Samsun) Rumlardan kalmış evler
böyle oluyor. Her şeylerinde bir tertip bir düzen!... Her an yağmur
yağacakmış gibi duran kapalı hava; ardı ardına bir örnek günler geçerken
hiçbir şey olmayan ev (s. 67)."
Bunlardan başka Erzurum'un soğuğunun
(s.183), Sinop Kalesi'nin (s.133) Kayseri'nin cimriliği (s.229) ve
pastırmasının (s.237) vs. hayat bulduğu Kadından Kentler'de diğer
sanatçılarımızın öykü kitaplarının bütünlüğü ile karşılaştırıldığında
kentlerimiz göz ardı edilemez bir önem ve ağırlıkla sergileniyorsa da
nihayetinde vurgu kadında, kadının merkezde olduğu anlatılardadır. Başka
bir deyişle kentlerin kadınları değil kadından kentlerdir söz konusu
olan.
Kentlerimizin öyküsü olamayışının
bir nedeni olarak da, ideolojik tarihsel bakışın etkili varlığıdır
demiştik. Doğal ve haklı olabilecek diğer bir neden olarak nihayetinde
olay / durum anlatımı olan öykünün, az zamanda çok işler başarmak, kısa
film / fotoğraf çarpıcılığına ulaşmak telaş ve özeniyle dilini insana
odaklaması öne sürülebilir. Belki de bu yüzden, 'kent öyküleri'nden
ziyade 'kentlerde geçen öyküler' var. Ama bu yine de fantastik kurgulara
da imkan tanıyan 'kenti o kent yapan her türden değer'in (kentlerin
öyküsü) izlek edinilmeyişini anlamaya yardımcı olmayacak, olsa olsa
öyküyü 'bu açıdan' ve 'buradan' kuracak bir dikkat ve seçime
gidilmediğini gösterecektir.
Elbet bir fotoğraftan (öykü), kentin
bütünlüklü resmine ulaşmayı beklemek haksızlık olacaktır ama, bir albüm
(öykü kitabı), neden olmasın?... Netlik ayarının insana değil de kente
yapıldığı fotoğraflardan oluşan bir albüm.
1 İtalo Calvino, Görünmez
Kentler (Çev. Işıl Saatçıoğlu), Yky, İst. 2008, s.40
2 A.g.e., s.62
3 http: //tosunnecip.blogcu.com/1980-sonrası-turk-oykuculugu-3088433.html
4 Ali Ayçil, Sur Kenti
Hikayeleri, Timaş Yay., İst. 2007
5 Füruzan, Toplu Öyküler,
Yky, İst. 2003
6 Murathan Mungan, Kadından
Kentler, Metis Yay., İst. 2008
|