|
SELÇUK ORHAN
YAKIN EDEBİYAT TARİHİMİZİN
DÖNÜŞÜMLERİ: OĞUZ ATAY ÖRNEĞİ
Ey baba, kurtar beni, ey yeryüzü,
varsa senin gibi
Tanrılık gücü ırmakları da...
Dönüştür beni,
Kaldır güzelliğimi, kurtar beni. Bir
gevşeme
Başlamış elinde kolunda yavaştan,
yakarınca,
İncecik kabuklar örtmüş yumuşacık
göğsünü,
Saçları yaprağa dönüşmüş, kolları
dallara.
Birer kök olmuş çevik ayakları
toprakta
Sımsıkı, başı ağaç doruğu,
alımlılığı kalmış bir,
Seviyor Phoebus onu gene, sarmış sağ
kolunu
Kütüğe, bir yürek vuruşu sezdi
kabukta,
Kucakladı dalları canlıymış gibi
kollarıyla,
Öptü bir süre kütüğü, ağaç duymadı
öpücükleri.
Bağırdı yürekten tanrı: Karım
olmadın, adımla
Anılan bir ağaç oldun artık. Seninle
süslenecek
Saçlarımız, sadağımız, kavalımız...
Sen süsleyeceksin Latium yiğitlerini
giderken
Sevinçli bir sesle türküler
söyleyerekten
Triumph'un şenlik alayları dizi dizi
Capitol'a
Augustus konaklarının kapılarında
güvenle
Duracaksın, koruyacaksın meşeden
tolgayı ortada,
Başım durdukça duracaksın sen de
yeşil yeşil.
Bitirmiş sözü Paean, eğmiş ağaç
dallarını
Bir baş gibi sallamış doruğunu,
açıkça.
(Dönüşümler - Birinci Kitap, Ovidius)
Ovidius'un anlattığı dönüşümlerin
hemen hepsinde aslında bir trajedi, yazgının karşısında yenilmişlik
yatar. Dönüşümün kahramanı başlangıçta mutlu hiç değilse tasasız bir
öykünün çocuğudur; gün gelir, güzelliği yüzünden azgın bir Tanrı'nın
saldırısına uğrar. Kahraman önce kaçar, çırpınır, yakarır ya da gücü
yettiğince karşı koyar, olanaksız bir savaş verir. Yenilgiye hükümlü
olduğunu kavradığı noktada kendini yazgıya tümüyle teslim eder, hatta
hepsinden önemlisi, bir bakıma "son" anlamına gelen dönüşümü kendisi
talep etmeye başlar. Trajik ögenin, Ovidius'un ele aldığı konudan, yani
Klasik Yunan mitolojisinden ileri geldiğini söylemek bana göre çok kolay
değil; tam tersine, çoğunda tanrılarla insanların çatışma ya da birleşme
anlarının öykülendiği bu mitlerde erken çağların Doğa'yı anlamlandırma
çabasını izleyebiliriz. Ovidius, mitolojiyi aslında kendi çağının kent
yaşamına taşımış, bir bakıma günümüz modern sanatıyla
karşılaştırılabilecek bir yapıt ortaya koymuştur.
Modern edebiyatın en sık karşımıza
çıkan izleklerinden biri olarak dönüşüm aslında Ovidius'tan beri hep
birbirine yakın/benzer belli yönleniyle yinelenir durur. Her şeyden önce
bir çeşit Altın Çağ vardır; ki dönüşüm anında ya da sonrasında
terkedilen, geride kalan, yitirilen bu Altın Çağ'ın aldatıcı olduğu
gerçeği doğar. Dönüşümü başlatan da zaten yazgının ya da kaçınılmaz bir
gerçeğin görünüşü biçiminde bir saldırıdır. (Yunan mitolojisinde yazgıyı
tanrıların keyfi davranışları temsil ediyordu.) Edebiyat yapıtlarının
bütünlüğü içindeyse dönüşüm aslında aynı zamanda sonlanış anlamına gelme
eğilimdedir. Dönüşümün tamamlanması, kişinin ya da nesnenin, başta
olduğu biçimiyle karşılaştırılması güç, yeni bir biçim almasıyla aslında
sona ulaşılması, sanat yapıtının izleğinin tükenmesi anlamına gelir.
Artık eklenecek her parça, başka ve ayrı bir yapıtın adımlarını
oluşturacaktır.
Dönüşüm kavramını açıklamak için
değişim ile aralarındaki ayrımı keskinleştirmek gerekiyor. Değişen nesne
ya da kişi, değişimden önceki durumunu anımsatan ana ögelerinden
tamamıyla kopmamıştır. Dönüşümse nesneyi ya da kişiyi derinden,
köklerinden etkiler; dönüşmüş nesneyi ya da kişiyi geçmişiyle
karşılaştırmak, benzerlikler bulmak zorlaşmıştır. Nesnelerin ya da
canlıların dönüşümü çoğunlukla ölçülebilir özellikler taşır. Sözgelimi
kül ile odun arasındaki ayrım su götürmez, ya da larva ile kelebek
arasındaki benzerlikleri ancak derin bilimsel incelemelerde
belirleyebiliriz, ki böyle incelemeler bile karşımıza yeni, daha da öze
ilişkin ayrılıkları, büyük dönüşümü oluşturan küçük dönüşüm noktalarını
verecektir. Öte yandan, insanların daha doğrusu kişiliklerin dönüşümü
kolayca içine işlenebilecek bir konu değildir; çünkü insan, hiçbir
dönüşümünde ya da değişiminde dış etkilere kapalı olamaz. Kişilik
dediğimiz şey, aslında özel bir bireyin toplumla ilişkilerinin düzenine
verilen addır. Dolayısıyla kişiliklerin dönüşümü toplum ilişkilerinin
belli çağda geçerli düzeninden, titreşim ya da sarsıntılarından ayrı
düşünülemez. Kişinin bağımsız bir iç evreninin olup olmadığı, böyle dış
etkilere kapalı bir özün dönüşüme kaynaklık etme gücü aslında kişilik
kavramının metafizik kanadında kalıyor.
Dönüşüm ile değişim arasında bir
diğer ayrımı da, bur bir kural olmamakla birlikte, kişilerin yazgısıyla
tarihin kesişme noktasında arayabiliriz: Dönüşüm, bu kesin bir kural
olmamakla birlikte çoğunlukla bireyin karşı koyamadığı, maruz kaldığı
bir gelişmeden doğar. Değişmeyse kişinin kendini biçimlendirme çabasının
sonuçlarıdır. Edebiyat yapıtlarına da yansıyan yönü üç aşağı beş yukarı
böyledir; örneğin modern dönüşüm mitlerinin merkezinde sayabileceğimiz
Gregor Samsa, kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur- bunun önüne
geçemez. Michel Butor'un Değişme'sindeyse aslında bir karar
değişikliğinin zihinsel tutanağından başka bir şey yer almaz. Dönüşümün
ölçüsüz, coşkulu, önlenemez bir yanı vardır; görünüşte kişi kendini
dönüşmekten sakınabilecek gibidir. Oysa dönüşüm anı geldiğinde, direnmek
ya da karşı koymak şöyle dursun, dönüşmenin coşkusuna/heyecanına
kapılacaktır.
Bu noktada aslında C.G. Jung'un,
dönüşüm arketipleri bir yazısına, Kehf Suresi'nin simgesel
çözümlemesini denediği, "Dönüşüm Sürecini Canlandıran Bir Simge Dizisi
Örneği"1 başlıklı yazısına değinebiliriz. Kehf Suresi'nde, hizmetçisiyle
birlikte iki denizin birleştiği yere varmaya çalışan Musa'nın azıkları
olan balığı yitirmeleri, daha sonra balığın yittiği yerde Hızır'la
karşılaşmaları üstüne Jung şöyle diyor:
"Bütün bu süreç çok tipik bir şeyi,
hayati önem taşıyan bir anın farkına varılması'nı anlatır; bu motif
birçok mitte karşımıza çıkar. Musa, farkına varmadan yaşam kaynağını
bulduğunu ve yeniden kaybettiğini anlar, ki bu dikkate şayan bir sezgi
olarak nitelendirilebilir. Yemeyi düşündükleri balık bilinçdışının bir
içeriğidir ve ilkkökenle bir bağ kurulmasını sağlar. Balık, yeniden
doğmuş, yeni bir yaşama kavuşmuştur. Yorumlara göre, bunun
gerçekleşmesinin nedeni, abıhayatla temas etmiş olmasıdır. Balık denize
atladığında, yeniden bilinçdışının içeriği olur..."
Jung'un dikkati, kendi biliminin
nesnesine, bilinçdışına yoğunlaştığı için ayetleri bağlamından koparıp
mitik bir okumaya yöneldiği savunulabilir; ancak bana göre "dönüşüm"
kavramını oluşturan çok temel ipuçlarını ortaya çıkardığı da
tartışılmaz. Jung'un, dönüşüm ile yeniden doğuş kavramlarını
değiştirikli kullanması, çakıştırması raslantı değildir. Dönüşüm,
özellikle kişilik süreçlerinin dönüşümü yeniden doğma arzusuyla doğrudan
ilintilidir- bu arzunun ötesinde de ölümsüzlük arayışı yatar:
Dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük
sezgisi bilinçdışının kendine özg yapısıyla ilgilidir. Zira
bilinçdışının mekandışı ve zamandışı bir yanı vardır.
Dönüşmenin bireyin denetiminde
olamadığını Jung da sezmiştir; verdiği örnekte de, dönüşmek için kişiler
hiçbir şekilde egemen olamadıkları karanlık bilinçdışının içeriğine
mecbur ve maruzdurlar- yani dönüşüm bilinçdışından çağırdığında, geri
çevirme güçleri yoktur. Jung'un bilinçdışı kavramının aslında insanlığın
psikolojik ilkörneklerini kapsadığı akla getirilirse, bireyleri aşan bir
etkinin devrede olduğu sonucu çıkarılabilir. Bir bakıma dönüşüm bireyin
yadsınmasıdır. Birey, kendini yadsıyıp dönüşümün geldiği kaynağa,
bilinçdışına, imana, yazgıya ya da düşmanına teslim olarak yeniden
doğar.
Dönüşümle ilgili olarak yukarıdaki
temellendirmelere bağlı kalarak kısa kısa çeşitli edebiyat yapıtlarından
söz edelim. Açık seçik olmasa da, dönüşmek-değişmek konularında en çok
kafa yormuş romancılarımızdan birisi Oğuz Atay'dır. Atay'ın yaşamöyküsü
de aslında dönüşüm sayabileceğimiz kırılma noktalarıyla doludur.
Üniversiteden mezun olunca ilk önce edebiyat, politika ve sanat
çalışmalarını bir yana bırakarak müteahhitliğe girişir; aynı zamanda
evlenir, sonradan kitaplarında "küçük burjuva yaşamı" olarak sürekli
horgöreceği bir aile kurmaya çalışır. Oysa işlerini yürütemediği gibi
evliliğine de son verecektir- daha sonra Tutunamayanlar'ı yazmaya
giriştiği süreç başlar.
Atay'ın romanlarında kişisel dönüşüm
süreçleri değilse de, bireylerin dönüşüm çabaları açık bir biçimde yer
alır: Tutunamayanlar, aslında arkadaşı Selim Işık'ın intiharını
öğrendikten sonra bir dönüşüm evresine giren Turgut Özben'in öyküsüdür.
Turgut Özben, tıpkı yazarı gibi, küçük burjuvalığından sıyrılmaya, Selim
Işık gibi bir Tutunamayan olmaya çabalar- bu yolda evini, karısını
terkeder- hem intihar eden arkadaşının geçmişini araştırır, hem de
okuyup yazmaya başlar. Tehlikeli Oyunlar'da, Hikmet de dönüşmeye
uğraşmış, çabasını da aslında beraber olduğu kadınlara yansıtmıştır.
Eylembilim'in Server Gözbudak'ı da politik bir dönüşüm geçirme çabası
göz ardı edilemez.
Ancak Atay'ın kişilerinde dönüşüm
çabası, büsbütün bir hayalkırıklığına varmazsa bile, sonucuna bir türlü
ulaşamaz. Bir bakıma "Tutunamayan" olarak adlandırılmalarının altında da
dönüşümle elde edecekleri olmuşluğu sağlayamamaları yatar. (Atay'ın
günlüklerinde de sıkça vurguladığı, "çocuk kalmışlık", "yarım aydın"lık
bununla ilgili sayılabilir.) Atay'ın kişilerinin bir türlü
dönüşememesinin nedeni belki de yukarda saydığımız en önemli kuralı
ihlal etmeleridir: Dönüşüm, elde edilmez, dönüşüme maruz kalınır ya da
teslim olunur. Oysa Atay'ın kişilerinin hemen hepsinde bir çeşit teslim
olma, kendini bırakma sıkıntısı vardır. Ne Hikmet sevgilisi Bilge ya da
Sevgi'ye sorgulamalardan arınmış bir aşkla bağlanabilir, ne de Turgut,
Selim Işık'ın ölümünden sonra çıktığı yolculuğuna inanmayı başarır.
İkisi de kendi kişiliklerine karşı sınırsız bir alay içindedir; Atay'ın
yapıtlarında, üstbenin en keskin kılıcına, ironiya başvurması da bu
çizgide anlamlıdır. Atay'da, bilinçdışı neredeyse hiç yoktur, karanlık
yoktur, çiğ aydınlık içinde üstbenliğiyle çırılçıplak kalan birey
vardır. Bu yüzden Atay'ın yapıtları dönüşememe anıtları olarak
okunabilir.
|