|
MUSTAFA KARAOSMANOĞLU
FİKRÎ BİR DEĞİŞİM SÜRECİNDE CEMİL
MERİÇ
Hakikat bir düzey meselesidir
dostum;
üstüne çıkarsan sır olursun,
altta kalırsan yalan.
Cemil Meriç üzerine yazmak dikkat
gerektiren bir şey. Onun için tetikte durmak gerek. Biz de bu dikkati
elimizden geldiğince sarf etmeğe çalışacağız. 'Kelimeleri tarif etmeden
girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûm.'(Jurnal, 24. 7. 1974) der
Cemil Meriç. Onun, kelimelere ve kavramlara göstermiş olduğu titizliği
hesaba katarsak, kelimeleri ve kavramları kullanmakta elden geldiğince
iktisadi davranmamız gerek. Bu bağlamda düşünen ve yazan bir kişinin
fikrî takibi için inkişaftan bahsediyorsak eğer, dönmenin yanlış bir
tabir olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekiyor. Türk Dil Kurumu'nun
sözlüğünde değişmek kavramı dönmek kavramından daha radikal bir anlam
alanına oturuyor. Lakin dönmek bir fikir üzerine bina edildiğinde, o
fikrin kendi anlamı dahilinde bir rötuşlama faaliyeti gibi
görüneceğinden, bir fikirden diğerine taşınma noktasında istenilen
maksat hasıl olmuyor. Dönmek aslında dönüşüm geçirmeyi işaret
ettiğinden dolayı kavram olarak daha ziyade, derece farklılığını
imliyor. Bu durumda bir insanın fikren farklılaştığını ifade etmek için
dönüşme ifadesinin yerine değişme ibaresini kullanmak daha yerinde olur
düşüncesindeyim. Çünkü değişmek, bir tür kendini yenilemek, düşünce
olarak bir tür başkalaşım çabasıdır. Lakin şurası bilinmeli ki, biz
burada bir fikrî değişimden söz ediyoruz; yoksa bizatihi insanın
değişimi, Kafka'nın romanındaki kahramanın böcek haline gelmesinden
başka bir şey olmaz. Dolayısıyla değişmek, fikri alanda bir fikri, kapı
dışarı etmekle beraber, insanın halihazırdaki durumunu yeniden inşa etme
girişimi olarak değerlendirebileceğimiz bir olgu. Bizim burada ele
aldığımız değişme kavramı, varlığın asli doğasına yönelik bir faaliyet
olmanın yerine, varoluşun kendini kurma alanına ait bir çabadır.
Sağlıklı bir değişimin ancak bu kalıplar içinde gerçekleşebileceğini
psikolojik açıdan da bilmekteyiz. Değişimin sınırları eğer varlığın asli
doğasını tehdit edebilecek bir mahiyette tezahür ediyorsa, bunun adı
değişimden ziyade hastalanmak olacaktır. Fıtrata yönelik her türlü
tadilatın insan bünyesine getirisi, tahribattan başka bir şey değildir.
Beyin yıkama, şartlı refleks gibi güdülemelerin sonunda ulaşılan şey,
zihinsel doğamızla ilgili olmasına rağmen -insanın bünyesinde bir derece
farklılaşmasını değil bir mahiyet yıkımını ifade ettiğinden- insanı
insanlığından çıkarır. Değişimin genetik olanından bahsetmemizin
konumuzla herhangi bir ilgisi olmadığından dolayı da, onun üzerinde
durmayacağız. Değişim direkt olarak insanın kendine yapıp ettiğiyle
ilgili olduğu zaman bir değere sahip olur. Yoksa dışarıdan yapılan
herhangi bir müdahale, onun (insanın) karakteriyle oynamak olacağından,
söz konusu varlığı kendi olmaklığının dışına itecektir. Bizim burada
Cemil Meriç üzerinden tartışma konusu ettiğimiz şey; fikir bazında,
kendi elindeliğiyle varılan tercihli bir değişim olacaktır. Ve bunun adı
fikren değişimden başka bir şey değildir.
Cemil Meriç, Çerkezlerin, Arapların,
Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Müslümanların ve Rumların birlikte
yaşadığı farklı bir muhitin çocuğudur. O zamanki ismiyle Sancak olan bu
bölge, Birinci Genel Harbin sonunda Fransızların egemenliği altında
1938'e kadar gelmiş, ondan sonra bir yıl kadar bağımsız bir cumhuriyetle
idare edilmiş ve 1939'da Türkiye'ye dahil edilmiş olan Hatay ilinden
başka bir yer değildir. Bu şartlar altında 1916 doğumlu olan yazarımız
sıkıntılı, içine kapalı bir çocukluk devresi geçirmiştir. Doğum tarihi
muhteliftir. Kendisini dinleyelim; "… Doğduğum tarih bile kesin olarak
belli değil. Babamın Kur'an kapağına kaydettiği doğum tarihi: 1332,
Kanunuevvel 12. Meydan-Larousse 1911 gibi yanlış bir rakam veriyor." (Bu
ülke, İletişim, İstanbul, 1985, s. 24) Muhayyel bir doğum tarihi; insana
kaybolma hissi veren bir belirsizlik. Mutlaklıkların yaşı olan bu
dönemde belirsizliğin o kaypak sınırlarında dolaşmak, yaşça küçük ama
hummalı bir ruh için elbette ki büyük bir yıkım olacaktır. Cemil
Meriç'in bu durumu ne zaman öğrendiği hakkında bir bilgimiz yok ama,
onun gibi bir mizacın hangi yaşta olursa olsun bundan etkilenmediğini
düşünmek de safdillik olur. Sözü edilen bu tarih, birinci genel savaşın
tarihidir ve bu tarih, getirdiği bütün olumsuz şartlarla, yazarımızın
birebir tanışmasına vesile olacaktır.
Tarih ve aile, zaman ve mekana
benziyor burada, ikisi de olumsuz, ikisi de yazarımızı kendi içine
fırlatıyor: "…12 Aralık'ta doğan çocuk itilmiş kakılmış, düşman bir
dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı… Hasta bir gurur,
pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh…" (a.g.y., s. 24) Hatay
bağımsız bir cumhuriyet olmakla kalmaz, birçok etnik ve kültürel
farklılıkların yaşandığı bir yerdir de aynı zamanda. Yazarımız bu tip
bir yapıyı benimsemekte zorlanır ama kendi içini kanata kanata da olsa
söz konusu bu durumu içselleştirmekte gecikmez: "…Babam hep çatık kaşlı,
annem hep mızmız. Kasabanın çocukları hep korkunç. Bol bol dayak yiyor,
hep hakarete uğruyorum. Şikayet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde
çocuklar oynuyor. Ben yine yalnızım ve yabancıyım, yabancı yani düşman.
Dilim başka ve gözlüklerim var… Kendimden utanıyorum." (a.g.y., s.
24-25) Ailesine, arkadaşlarına ve çevresine karşı hep bir tedirginlik
yaşayan bu genç, söz konusu süreçte silahlarını kitaplara kaçmakla
kuşanan biri haline gelmektedir. Dışarı dünyasını güçlendiremeyen genç
adam, bütün hırçınlıklarını kendi iç dünyasına yönelterek, oradan aldığı
kuvvetle dış dünyaya karşı bir mukavemet oluşturur. Veya kendisini bu
şekilde daha iyi ve daha özgün ifade edebileceğine inanır. Pazıları
güçlü değildir, küçük bir kasaba çocuğu olduğundan şehirli -kent soylu-
çocuklarıyla aynı dili paylaş(a)maz; gözlerinde sorun vardır ve
muhtemelen takmış olduğu gözlüklerden dolayı kendisiyle alay ediliyor
veya daha ileri gidilerek fiziki bir şiddete dahi maruz kalabiliyordu.
İşte tam da bu durum, ilk etapta onun içe kapanmasını sağlamış olsa
bile, söz konusu bu içe kapanış, daha güçlü bir dışavurumu gerektiren
abanmadan başka bir şey değildir. Evet, Cemil Meriç kendi içine abanan
birisidir. Fakat her abanmada olduğu gibi bu abanışın da değişik
tezahürleri vardır. Kendine, soyut ve somut dostlar arar Meriç,
dostlarına vefalı düşmanlarına karşı ise çetindir. Dışarıya kapalı
olanların psikolojisi, birbirini karşıdan gören bir yapıya sahip
olduğundan bu kişi ya tam anlamıyla sözüne güvenilir, mert biri veya
kaypak ve yalancı olacaktır. Meriç bu durumda birinci şıkkı tercih
etmiştir. Yani güvenilir ve merttir. Hatta bu açık sözlülüğünü kendi
hayatının üzerine sergilemekten bile çekinmez. Başkalarının söylemekte
zorlandıkları şeyleri o bir çırpıda söyleyiverir. Örneğin solcu olduğunu
söylediği zamanlarda, solun kalelerine, sağcı olduğunda ise, sağın o
basmakalıp anlayışına saldırmaktan geri durmaz: "Nazım'ı da o yıllarda…
okudum, anlamadım ve sevmedim. On dokuzunda putperesttir insan. Kozasını
yırtmak ister. Kanatlarını tutuşturacak bir alev arar pervane. Nâzım
yeniydi ve her yeni gibi düşmanları vardı, dostları vardı. 936'da ben
çocuktum, o devdi. Nâzım bir davanın kanatlarında yükseldi, şairi
mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu." (Jurnal a.g.y., s. 32) Diğer
taraftan sağ da nasibini almaktan geri kalmaz: "Türkçülüğüm de teorikti,
bedbaht bir nazariyeydi Türkçülük, kökü yoktu, zaten Sancak'ta Türk yok
gibiydi, Arap çoktu…" (a.g.y., s. 33) Onun sağa da, sola da meyli hep
bir hakkaniyet üzerinden olmuştur. Doğruluğun haricinde
fanatikleşebileceği her hangi bir durum yoktur. Doğruluğun ve hakkın.
Cemil Meriç'in tercihlerinde önemli yeri var bu iki kavramın ve Meriç,
onlara bile konu başlıkları altında bakar. Dolayısıyla bir konu başlığı
altında yüceltilen bir kişi veya kavram diğer bir konu başlığı altında
hakkaniyet ölçüsünde yerilebilir. Bu da onun kendisine duymuş olduğu
özsaygıdan ileri geliyor sanırım.
"On sekiz yaş… tecessüsün yıldızlara
yelken açtığı çağdır, fetih ve macera çağı…" (a.g.y., s. 31) Okuma ve
yazmayla çok küçük yaşlarda tanışan Meriç, gençlik yıllarına kadar
epeyce bir kitap yalayıp yutmuştur. Yeni dünyalar keşfeden bu genç
tecessüs, fikirleriyle birlikte kendisini de bu pek de tanımadığı
coğrafyanın kucağına atmıştır. Bu yeni dünyaya Buchner ile ayağını basan
Meriç'in bu bağlamda ilk etkilendiği kitap yine aynı yazarın 'Madde ve
Kuvvet'i' olmuştur. Bütün hiddetiyle kızdığı, bütün mevzileriyle küstüğü
bu dünyadan, ateizmin o tunçtan hisarına göç ediyordu Meriç. Lakin, her
göçün arkada bıraktığı onulmaz bir acı, dayanılmaz bir hasret vardır.
Terk etmek, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir ve tarih boyunca da
hiç olmamıştır. Göç eden her insanın arkasına baktığında hep kanayan bir
yeri, bir hatırası vardır. Ama gençken bütün bunlara pek aldırmaz insan;
yaşlandığı zaman ise bunları itiraf etmekten çekinir. Meriç ise henüz
gençtir: "…Marx'ın 'Kapital'ini de o sıralarda okudum, yalnız birinci
cildini. Zaten Marx'ı okudum diyenlerden hemen hepsi sadece 'Kapital'in
birinci cildini okumuşlardır…. Hakikat bir tepenin arkasında sanırdım,
'Kapital'i okuyunca bütün sırlar çözülecek. Belki birçok sırlar çözülür
'Kapital'i okuyunca. Ama 'Kapital' nasıl okunur? Dilini bilmediğim bir
dünya. Her bahis sokaklarını tanımadığım bir şehir, haritam yok. Nereye
gidiyorsun? Ve nihayet dünya 'Kapital'le bitmiyor." (Jurnal, a.g.y., s.
32) Evet ne dünya Kapital'le bitiyordu ne de Meriç'in serüveni. Genç ve
serazat bir zeka olan düşünürümüz, hakikat adına kapı kapı dolaşan bir
dilenci gibidir. O, kendi gövdesinden teoriye kaçan birisi değildir
sadece, düşüncesinin peşinden gövdesini sürüklemeyi de deneyen bir namus
heykelidir. Zaten ona göre düşüncenin bir namusu varsa o da düşünceyi
ete kemiğe büründürmekten başka bir şey değildir ve bir düşünce adamı
sevilecekse eğer, mutlaka bir aksiyonu temsil etmeli veya bir aksiyon
tarafından temsil edilmelidir. Bu da en basitinden insanda bir aidiyet
duygusu uyandırır.
Evet, aidiyet duygusu; siz ondan ne
kadar kaçarsanız kaçın hiçbir zaman peşinizi bırakacak bir duygu
değildir. Kendinizden kaçmayı deneseniz bile o sizi bir başka
benliğinizde yine bulacaktır. Çünkü en basitinden bile olsa, insan tanım
gereği bir sabiteye ihtiyaç duyar. Kendi ayağını bir sabiteye dayamak,
kendini bir yere işaretlemek insan için bir güvenlik şemsiyesi altına
girmektir. İtilmişlik, kakılmışlık duygusu yaşadığı hissiyatıyla Meriç,
kendi toplumunun hissi ve fikri dünyasından kaçarken, onun karşısında
tepkisel bir konumda da olsa başka bir ideolojiyle karşı duruş sahibi
olmuştur: "Bin bir ümitle koşulan İstanbul. Gerçeğin soğuk çehresi ve
kâbusa dönen şovenizm rüyası. Nâzım'la tanışma, Kerim Sadi. Sefalet ve
kahharî bir hezimete benzeyen dönüş. İskenderun Sancağı ve alışılmamış
bir hürriyet havası. Putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put
bulmuştur: Sosyalizm. Tercüme kaleminde reis muavinliği. Ve istemeyerek
kabul edilen nahiye müdürlüğü. Sonra değişen dünya, telefonla işine son
veriliş. Köy öğretmenliği. Ve bir nisan sabahı evinin aranışı. Nezaret.
Hapishane (1939).
Mahkemede Marksist olduğunu
haykırdığı zaman tek işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak,
'korktuğu için sustu' dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir
dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran… en küçük bir pırıltı yoktu
hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi,
belki de inanıyordu Marksizme. Eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı…
Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi?
Sınıf kavgası yoktu Hatay'da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm,
gerçekten meçhûle, yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama
sığındığı her kale insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu."
(Mağaradakiler, s.320. a.g.y., s. 35)
Haddini aşan şey zıddına dönerdi. Bu
gerilim hattında ne kadar yürüyebilirdi Meriç, nereye kadar
uzayabilirdi? Küsmek ve kızmak, evet bütün bunlar Cemil Meriç'e göre
şeylerdi. Ama kızgınlık ve küskünlük bir yere kadardı çünkü bir yerden
sonra uygun şartlar altında her şey tatlıya bağlanabilirdi. Çünkü asıl
geri dönüşsüz olan yer, kayıtsız kalmanın ülkesidir. Lakin Meriç,
kayıtsız kalmayı kaypaklık olarak niteleyen bir yapıya sahipti.
Dolayısıyla o, dosttu veya düşmandı, ilgisiz kalmayı beceremeyen bir
karakteri vardı. Üstelik düşünmek; bir devamlılık, sürekli yolda olma
haliydi. İnsanın kendisini bir tercihte mutlaklaştırması, genel
ilkelerin haricinde hiçbir işe yaramazdı. Elbette bir sabite gerekliydi.
Ama bu sabite Mevlana'nın da dediği gibi bir ayağı merkeze basan fakat
diğer ayağıyla bütün bir âlemi keşfe çıkacak olan pergel metaforuyla
sembolize edilebilirdi ancak.
Bir başka endişesi daha vardı
Meriç'in; o, kendi toplumunun aydını olmak istiyordu. Evet içinde
yaşadığı toplum onu ifade etmiyordu; o, kalabalıklardan farklıydı.
Kucağında doğmuş olduğu cemiyetle arasındaki farklılıkları izale etmenin
en önemli şartı, içinde bulunduğu topluma kendini kabul ettirmekten
geçiyordu. Bir yeniyi öğretebilmenin biricik şartıysa, o yeninin
uzantılarını geçmişte aramaktan başka bir şey değildi elbet.
Şimdi Meriç'i dinleyelim: "İnsanı
cemiyet yaratır. Hangi cemiyet? İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde
olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle
kalabalık arasındaki anlaşmazlık… Fert cemiyetle kaynaştığı zaman tarihi
yoktur… Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır."
(a.g.y., s. 35-36)
Meriç, bir hayali gerçekleştirmek
ister, içinde gerçeklerin cirit attığı bir hayali. Gölgeyi, varlık
haline dönüştürmek her ölümlünün işi değil elbette. Ama o yılmaz, okur,
araştırır, inşa etmek için konuşur, çalışır ve bir çok çaba gösterir
uzun yıllar boyunca. Gayret gösterdiği şeylerin bir çoğu gerçekleşmez;
kaderin bazılarına bahşettiği şeyin, kendine lütfetmediğini görür zaman
içinde. Evet bütün bunları görür ama o çok sevdiği Paris'i bir türlü
göremez. Otuz sekiz yaşında gözleri kör olmuştur. Bu olay hem küstürür
hem de hırçınlaştırır onu. Küskünlüğünün sınırları intihar etme
düşüncesine, hırçınlığının sınırı ise Allah'a siteme kadar varır:
"Korkak olduğum için intihar edemedim" der bir yerde, bir başka yerde
ise, "Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda, hayır fildişi
kulemde, san'atın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek… Kader buna
imkan vermedi. Nemezis'in parmakları gözüme uzandı." diye serzenişlerde
bulunur. İnsan değişik zamanlarda varlığa ait bütün değer hükümlerinin
birden bire kaybolduğunu hisseder. Bu hissediş her ne kadar insanın
çoklu iç doğasından kaynaklanmış olsa da, ilk etkenin dışarıdan geldiği
âşikâr olan bir şeydir. Gözleri kördü; basılacak hâle gelmiş kitaplarına
yayınevleri iltifat etmiyordu; kendisinden düşük kıratta olanların anlı
şanlı birer adam haline geldiğini bildiğinden birdenbire yıkılmış biri
haline gelebiliyordu: "Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis,
zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi
görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor
birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir
kabus bu, bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık
düştüm… İstediğini yapamamak, sakatlığımdan doğan bir acz… Acıları dev
aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var… Aczime tahammül
edemiyorum…" (jurnal. A.g.y., s. 43)
Antik Yunan'dan Kadim Hint
Edebiyatı'na oradan İslamiyet'e kadar bütün inanç ve düşünce burçlarında
dolaşan bu engin tecessüs, yıllar sonra birden nerede olduğunu
sorgulamaya başlar; ona bu sorgulamayı ilham eden bir üniversite
öğrencisidir ama o, zaten düşüncelerinin sorgulama sınırına varmış olgun
bir entelektüeldi. Aslen pasaport çıkarılmış, sınırın ucuna varılmış
geriye sadece son bir adım kalmıştı. İşte o son adımı Cemil Meriç'te
işaretleyen o üniversite öğrencisi olmuştu. O artık insanına dışarıdan
bakan birisi değil, ona kulak veren, onun dertlerini dinleyen, onun
sevinçlerine ortak olan biri olmak istiyordu. Peki ama nasıl, tabi ki
onu uyandırarak, onu içeriden sarsarak, ona görmediklerini göstererek
olacaktı bütün bu yapmak istedikleri. O artık, milliyetçi, muhafazakâr
bir renge bürünmüş olmakla birlikte kendi toplumunun bir aydınıydı. Bu
bir nevi trajik olandan da çıkışın resmiydi; çünkü, artık yabancı olan
kendi insanı değildi: "Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası
ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı
geç üniversiteli 'sen bizden değilsin' dedi. Sen bizden değilsin. Evet,
ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum.
Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta
kendisiydi." (a.g.y., s. 49)
Bir hikmetin peşinden kıta
Avrupa'sına, bir ışığın peşinden Ganj kıyılarına ve bir hakikatin
peşinden Hira'ya kadar gitmekte bir beis görmeyen yazarımız, en son bin
yıllık evine döner ve orada kendisinin Hz. Muhammed'e sevgili olduğunu
anlar. Evet epeyce bir süre geçmiş olmasına rağmen bunu anlamanın vermiş
olduğu tatlı bir huzuru her zaman içinin derinliklerinde hissedecektir.
Artık düşüncesinin, fikrinin, aklının yanında gönlüyle, imanıyla gören
birisidir o. Allah bir çift gözü esirgemiştir ondan ama, onların yerine
bütün boyutların görünmesini kolayca sağlayacak olan bir çok melekeyi de
bolca bahşetmiştir. Salt kavga için kavga adamı olanlardan değildir;
onun mücadelesi bir ışığa kavuşmak, insanları bir nebze olsun
ferahlatmaktı: "Ben Lenin'den çok Gandi'ye yakınım. Ama bu belki de
kavganın dışında olduğumdan." (Mektuplar, 8. 4. 1967) Neyin kavgası
beynin kaslarıyla dövüşen biriyle sokaklarda birbirine kurşun sıkanın
kavgası aynı kavga mı? "Aydının görevi, karanlıkları aydınlatmak." (Kırk
Ambar, s. 454) O da karanlıkları aydınlatmanın peşine tam bir ömür
vakfetti: "1984'te 'Işık Doğudan Gelir'i yayımlar, 'Böylece büyük
abideye, birkaç sütun, birkaç oda daha' eklenir. Lamia Hanım yine sağ
koludur Cemil Meriç'in ama Cemil Meriç'in sıhhati karısının ölümünden
sonra ağır bir darbe yemiştir. 84 yılının bahar aylarında sol ayağında
hafif bir sürtme başlar. Dr. Necla Erk, bunun bir fırtınanın öncü
rüzgarı olduğunu söyler ve Cemil Meriç'i 'tek özgürlüğüm' dediği
sigarayı içmekten men eder." (Ümit Meriç Yazan. Cemil Meriç, Türk
Büyükleri 144. Kültür Bakanlığı ANKARA 1993. s. 137)
Evet, 1984'te yıllardır hummalı bir
şekilde çalışan beyin artık kanamaya başlar. Ağustosun bir pazartesi
günü sol tarafına inme iner. Cemil Meriç artık felç olmuştur. Hayatının
bundan sonraki safhasında yataktan kalkamaz. Artık bütünüyle teslim
olmuştur. Büyük bir tevekkülle karşılar bu olan biteni ve sadece
hamdeder. Gözlerini kaybettiğinde hırçınlaşan dev, hareket kabiliyetini
kaybettiğinde birden sükunet bulur. Apansız bütün âlemlerin sırrı ona
açılmış gibidir. Hakikati yakalamıştır artık. Sırrı elde ettikten sonra
fani bir bedenin ne önemi vardır. Cemil Meriç, son günlerinde
sayıklamaya başlamıştır artık; kızı Ümit Hanım'a göre bu sözlerin
içinden açık olarak anlaşılan kelimeler 'Allah' ve 'Muhammed'
kelimeleridir. Cemil Meriç 12 haziran günü çileli yolculuğunu sona
erdirmiştir. Türk dilinin son yüzyıllardaki bu en kudretli kalemi
kızının şahadetine göre dünyaya gözlerini bir mümin olarak kapamıştır.
Zaten en önemlisi son nefes değil midir? Cemil Meriç yaşarken, her ne
kadar kendinin Araf'ta olduğunu ifade etmiş olsa bile, onun kul hakkını
gasp ettiğine dair elimizde bir bulgu yoktur. Dolayısıyla Allah ile kul
arasındaki hasar ve kusur sadece Allah'ın katındadır ve başka kimseyi de
ilgilendirmez. Allah mutlak bağışlayıcıdır. Biz ondan razı idik. Allah
da razı olsun. Dilerim nur içinde yatıyorsundur üstadım…
|