[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

ABDULLAH ŞEVKİ

ALBERT CAMUS'NÜN FELSEFESİ VAR MI?

 Genel anlamda düşünüldüğünde dünyaya bakış açısı çerçevesinde her yazarın bir felsefesi vardır. Olmalıdır da... Derli toplu bir dünya görüşüne sahip olunmaksızın sanatsal yazı yazılamaz kanımca. Dünya görüşü, siyasal tavrı olmayan bir yazar yazar değildir; yazının da yazı olamayacağı gibi!... Çok katı mı düşünüyorum; bilemiyorum?.. Tüm büyük yazarların - Tolstoy, Dostoyevski, Faulkner, Kafka, Hemingway vb- yapıtlarını okuyup incelediğimizde kategorik olmayan bir felsefi bakış açısı, bir dünya görüşünün varlığını anlayabiliriz. Bir de "...nın felsefesi" kapsamında sözgelimi futbol için bile felsefeden söz edilebiliyor günümüzde. Albert Camus için de en azından bu çerçevede düşünceler geliştirebiliriz. Başkaldırmanın edebiyatçısı Camus'nün saçma(absurd)çevresinde dönüp duran gerçek felsefe anlamında bir felsefi kuramı var mıydı? Yani Camus bir filozof muydu? Yazımın konusunu bu soruların yanıtlarını değişik yönlerden özlü biçimde düşünmek, tartışmak ve yorumlamak oluşturuyor.

Özgün bir yazara hemen onu tanımlayan bir etiket yapıştırılır. Camus'ye de "saçmanın filozofu" deniliverdi... Oysa, Camus, "Sisyphe Söyleni" adlı yapıtının önsözü olarak yazdığı kısa notta, bir "saçma felsefesi" geliştirmediğini, yalnızca "saçma duygusunu" tanımladığını söylüyordu. Onun, Yabancı, Caligula ve Yanlışlık adlı yapıtlarında ileriye sürdüğü çoğu birbiriyle çelişen düşüncelerini "felsefe" olarak anlayan ve yorumlayan, "Camus gerçek bir filozof mu?" sorusuna gülümseyecek çok kişi var günümüzde. Camus her şeye karşın olmadığı biçimde saçmanın filozofu olarak kalmıştır. Camus'nün kırk altı yaşında bir otomobil kazasında ölümü onun intihar edip etmediği tartışmalarını da beraberinde getirirken; bu olay, saçma(absurd) ve intihara değin düşünceleri bağlamında onun "nihilizmini" önemli ölçüde süslemiş, hatta gizemli hale getirmiştir. Yaşamın saçmalığına direnmeliyiz görüşündeydi Camus. Fiziki yok oluş, yani intihar ile felsefi intihar, zihnen yok oluşla saçmadan kurtulmaya karşı çıkmıştı. Onca kötümserliğine karşın Schopenhauer'in asla yaşamına son vermeyi düşünmediğini örnek vermişti. Geçmişte John Cruicshank'in "Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı"(1965, Çev.:Rasih Güran, De Yayınevi, İst. Matb. İst.) kitabı, Camus hakkında, edebiyatçı-filozof tartışması çerçevesinde önemli bir boşluğu doldurmuştu ülkemizde. Yabancı dil bilmeyen okur ve yazar açısından bu kitap tek kaynak yapıt olarak kaldı uzun süre. Bence hâlâ da iyi bir kitap ve yararlandığım Tom Judt'un kitabından daha iyi. Bir saptama olarak bunu da burada belirtmiş olayım.

Camus, Sartre ve Beauvoir gibi meslekten bir filozof değildir kuşkusuz ama, varoluşçu(existentialist) felsefe kapsamında geçer adı. Bu felsefeden söz edildiğinde ona da göndermeler yapılır.Yapıtları, adlarını belirttiğim iki Fransız filozofunun yapıtlarıyla kesişmektedir. Ayrıca, Camus, Simone de Beauvoir'ın "Philosophical Writings"(Felsefi Yazılar) adlı yapıtından alıntılar(s.171) yapmıştır. Bu bakımdan, daha çok edebiyatla ilgili olmakla birlikte, Camus adının felsefeyle ilgili bir yanı da vardır ne de olsa. Bunu yadsıyamayız. Cezayir asıllı Fransız yazar, başkaldırı düşüncesini, toplumsal düşünce bağlamında, anlamsız ve yıkıcı güçten, yani faşizm ve nihilizmin diğer biçimlerinden ayırır(Camus, Albert(1953), The Rebel, Trans.:Anthony Bower, s.28, Hamish Hamilton, London.). Ona göre, başkaldıran insan(L'homme revolté) ve devrime katılanlar iyi niyetliyseler(good faith)bunda ahlaki bir sorun yoktur. Ancak, kişisel nedenlerle yakıp-yıkmak biçimindeki bir kötü niyet(bad faith)faşizme ve nihilizme götürmektedir başkaldıranı. Sonia Kruks, Camus'nün şiddete karşı olduğunu savlar. Camus, başkaldıran insandaki iyi ya da kötü niyetin doğrulanması(justification)konusu ile fazla ilgilenmemiştir. Ona göre başkaldıran kişinin başkaları adına hareket etmesi, eyleminde kişiselliğin(subjectivity) olmaması, eylemini ahlaki yönden doğrulamaktadır ve bu duruş onu toplumda benzersiz bir konuma getirir. Camus'nün bu düşünceleri o dönemde Fransız düşünürler arasında yoğun biçimde tartışılmış; çok sayıda yazı yazılmasına, yorumlar yapılmasına neden olmuştur.

Albert Camus, Başkaldıran İnsan'da, tarihte meydana gelen başkaldırı eylemlerinin amaçlarını, ideallerini ve başarısızlık nedenlerini ortaya koymak istemektedir. Başkaldıran insan bu bakımdan günümüzdeki terörün yorumlanmasına da ışık tutacak bir yapıttır kanımca. Camus, söz konusu yapıtının "Devlet Terörü ve Akıldışı Terör" başlıklı kısa bölümünde: Yirminci yüzyıldaki faşist ve öteki nihilist devrimlerin " gerçek bir devrim" olarak adlandırılamayacaklarını, çünkü, bunlarda evrensellik tutkusunun eksik olduğunu, klasik devrimci hareketlerle nihilist ve faşist hareketler arasındaki farklılığın nihilist miras olduğunu, bu hareketlerin, akıl yerine akıldışılığı tanrılaştırdıklarını ifade etmiştir. Sartre, Camus'nün felsefi açıdan başarısız olduğu kanısındadır. J. P. Sartre ile uzun süren tartışma sonucunda, Sartre, diyalektik düzeyde, Camus ise genel ahlaksal yaşantı düzeyinde tartışmayı kazanmış gözükür. Camus'nün düşünceleri temelde "iyi niyet" ve "kötü niyet" üzerine kurulmuştur ve bu düşünceler hayran olduğu düşünür Simone Weil'inkilerle karşılaştırılabilir. Simone Weil'in Marksizm üzerine yazıları Marx'ın çalışmalarından yapılmış hatalı çıkarımlar olarak görülmelidir. Camus, Başkaldıran İnsan(The Rebel) ve başka yerlerdeki yazılarında felsefi düşüncelerini standart kategorileştirmeler dışında kendine özgü biçimde ifade etmiştir. Bu kendine özgü ifade ediş o dönemde Marksist düşüncenin içinde kalan Sartre gibi filozofları felsefi açıdan tatmin etmemiştir.

Başkaldıran İnsan ile Camus'nün 1942 yılında Direnişe(Resistance) katıldığı sırada yayımlanan, saçma kavramını ayrıntılarıyla incelediği Sisyphus Söyleni yapıtları karşılaştırıldığında, Başkaldıran İnsan'ın, Sisyphus Söyleni yapıtının toplumsal bir versiyonu olduğu ortaya çıkar. Ancak, her iki yapıtta da "saçma"nın felsefesi yapılmaktadır. Başkaldıran İnsan'da Camus, insanın durumuna karşı başkaldırmanın iki ana yol izlediğini söyler. Bu yollardan birincisi olan din; bu dünyadaki yaşamımızdan sonra, tanrının affına sığınarak öbür dünyada cennete girebilme çabası; ikincisi olan devrimci politikalar; tarihin akışı içinde bu dünyada toplumcu ya da faşist ütopyayı kurmak için güce başvurarak statükoyu değiştirme çabasıdır. Dinsel inancın çökmesiyle bu inancın yerini toplumsal ve siyasi doktrinlerin aldığını düşünmektedir Camus. Geleceğin tanrısız insanlara kalması, bunun Fransız ve Rus devrimlerinde anlamını bulması Başkaldıran İnsan kitabının başlıca eleştiri konusudur. Başkaldıran İnsan'ın en ilgi çekici yanlarından birisi, kitapta Marksist kuramın derinlemesine çözümlenmesi ve Stalinci totaliter eylemin tanımlanmasıdır. Camus, çağdaş dünyanın bir "diyalog" dünyası olmaktan çok, yüksek memurların verdiği "emirler" dünyası olduğunu söyler. Halihazırda toplumumuzda da bunu görüyoruz. İnsanlar arasında insanca ilişkilere yer verebilecek tek yol olan diyalog, tarihsel zorunluluğun politik gerçekleştirilmesi ile uğraşanlar için çok pahalı bir lüks gibidir.Camus, demokrat insanı, "kendisine karşı çıkanların görüşlerini açıklamalarına izin veren ve onların görüşleri üzerinde düşünmeyi kabul eden insan" olarak tanımlar.

 Bazı Camus yorumcuları sözünü ettiğim iki yapıttan özgün bir felsefe çıkartmanın zorluğuna işaret etmişlerdir. Gerçekte Camus'de, Sartre'da olduğu kadar sistematik, filozofça bir şey bulmak bir hayli güçtür. Çünkü, Camus'nün yapıtları Sartre'ınkiler gibi bir felsefi kuramı desteklemez. Ağırlıklı olarak edebi amaçla yazılmışlardır. Camus'nün "felsefesi" denildiğinde, aslında onun yazınsal yapıtlarından alıntı ve yorumlarla özgün bir felsefe çıkarımı yapılmaktadır basitçe. Tom Judt örneğin, felsefi açıdan Camus ile Rousseau arasında koşutluk tartışmasına girmiştir kitabında(Judt, Tom(1998), The Burden of Responsability(Albert Camus: The Reluctant Moralist bölümü), s:100-122, University of Chicago Press, Chicago, USA.). Camus ona göre çekingen bir ahlakçıdır ve Fransız ahlakçı geleneği içinde yer almaktadır. Bu bakımdan Camus, J. J. Rousseau'nun yazılarında duyumsanabilen bir tür tedirgin kendine bakış içersindedir. Ancak, saçma ve nihilist düşüncelerin kabulü Camus'de ahlaki bir felsefi düşünceler dizgesiyle, yani felsefi kuramla sonuçlanmaz. En sonunda ilkel bir adalet düşüncesi ortaya çıkar. Felsefe ahlakla kesişir. Camus, Başkaldıran İnsan yapıtının önsözünde, "devrim ruhu, sadece, kuramsal bir eşitliğin gerçek büyük eşitsizlikleri gizlediği bir toplumda var olabilir." diye yazar.

Ayrıca, Camus, saçmacı acı çekme ve verimsiz farkındalığın bireysel olduğunu,"acı çekmenin başkaldırı hareketinin başladığı andan itibaren ortaklaşa bir deneyim haline geldiğini" vurgulamıştır. Camus, bir küçük kentsoylu olarak ideolojiye karşı kuşkucuydu, aklı da insanın önüne geçirmemişti. Hiçbir ideolojiye bağlı olmayan İngilizlere yaklaşmasının en önemli nedeni budur. Bazıları Camus'yü ideoloji ve totaliterlik karşıtı görüşleri bağlamında Orwell'e ve E.M.Forster'a benzetmişlerdir. Zorbalığa ve bireyin yaşamasına aldırmayan Nazizmin, nihilizme ahlak ve akıl kaynağı olduğunu anlaması, Camus'nün İkinci Dünya Savaşı'ndan aldığı başka bir ideoloji karşıtı etki olmuştur( A. Camus, Bir Alman Dosta Mektuplar-1945).Camus aslında bir neo-pagandır ve Antik Yunan toplumuna dönüş özlemi içersindedir. Camus'nün tanrı tanımazlığı 19.yy.'daki gibi bilinç adına dinin yadsınması değildir. Bilim olsun, din olsun tüm mutlak olanları yadsıyan bir inançsızlıktır. Ona göre gerçek olan duygularla denenebilendir. Ateizmin her türünün materyalist olması bir zorunluluk değildir.

Camus, Başkaldıran İnsan'ın "Akılcı Terör"(Rational Terror) bölümünde Marx'dan yararlanarak proletaryanın durumunu ve devrimin kaçınılmazlığını çok iyi anlamıştır. Bu bölümde, faşizm gibi diğer politik kategorilerin de devrimin kaynaklandığı aynı tarihsel "kaçınılmazlık" alanını kötüye kullandığını göstermek istemiştir. Camus, proletaryanın yükselişini ve devrimi burjuvaziye bağlar. Ancak, kötü ve iyi, zaman içinde ve olaylarla birbirine karışırsa bu ikisini birbirinden ayırmak güçleşecektir. Hiçbir şey artık tek başına(bizatihi) iyi ve kötü olmayacaktır. Her biri ya "erken doğmuş" ya da "tarihi geçmiş" biçiminde olacaktır. Bir sosyalist ya da Marksist kategori adına toplumsal devrim, başkaldıran kişinin gerçek ve ahlaklı bir eylemi olarak başlayabilir. Fakat tüm bunların hepsi sık sık kin ya da küskünlüğün, öznelliğin başka bir durumuna dönüşür. Çözümlemelerin ileriye sürülen bilimsel doğası, burjuva ideolojisinin diğer herhangi bir türünden daha fazla evrende insanın yerinin kabulü ve gerçek ruhu değildir artık. Camus için, felsefeleştirmenin bir türü, saçmanın, başka bir kategorileştirme dizgesinin sonucu olamayan, başlangıçta var olan bir kategori olarak kabul edilmesidir.

Camus, saçma sözcüğü ile genel olarak akla uygunluk isteğiyle, aklın denediği dünyadaki uygunsuzluk arasındaki uyumsuzluğu ya da uygunluk yoksunluğunu anlatmak ister. Onun saçma kavramı coşkusal olup, işlediği kötümser ve hayal kırıklığı temaları bakımından Sartre'ınkinden farklıdır. Sartre'a göre saçma, varlığın evrensel olanağıdır ama varlığın temeli değildir. Varlığın görülen, fakat ispatlanamayan ilk niteliğidir. Camus, bir filozof değil bir ahlakçı olduğunu, bir saçma felsefesini değil, bir saçma duygusunu tartışmak istediğini özellikle vurgulamıştır. Bunu yukarıda da kısaca belirtmiştim. Camus'nün saçma üzerine yazdığı yazılar ondaki nihilizm büyüsünü gösterir. Başkaldırma üzerine yazdığı yazılar ise bu büyüyü kendinde nasıl giderdiğini açıklar. Bu birbiriyle ilintili iki düşünce - saçma ve başkaldırma-yapıtlarının temelinde bulunan iki ana kavramdır. Camus saçma üzerine ilk düşüncelerini akılla varılmış bir düşünceden çok duygusal bir deney olarak işler. Fiziki varlığının zenginliği ile ölümün zorunluluğu arasındaki karşıtlığı derinlemesine duyan insanda saçma fikrinin nasıl doğup geliştiğini açıklar. 1937 yılında yayımlanan "Tersi ve Yüzü"(L'Anvers et L'Endroit)'ndeki ilk yazılarının temel düşüncesi budur. İnsanın yaşamı üzerinde umutsuz olmadıkça yaşamı sevemeyeceği sonucuna varır.

Camus, Başkaldıran İnsan'da bilinen klasik felsefe kategorileri içinde düşünce geliştirmeyi reddettiğinden daha az felsefidir. Felsefi kategoriler arasında ustaca geçişler yapamadığı ve felsefi değeri olmayan biçimde düşündüğü için hata yapmış olabilir. Yukarıda da belirttiğim gibi gerçekte ahlaki kategoride düşünmektedir Camus. O devrimin başarısız olmasını bazı ön kabullü bilgilerin "tarihsel zorunluluk" tarafından uydurulduklarının kanıtı olarak görür. Standart çözümlemelerin izlediği çizginin aksine, güncel devrim deneyiminin, Marksistler tarafından devrim öncesinde betimlenmiş olduğunun tersine çeşitli toplumlardaki başarısızlıkları Marx'ın düşüşü olarak görülebilir. Simon Weil ve Camus, Marksizmin Stalinci anlamda başarısızlığını baskıcılığıyla ilgili görürler. Baskının Marksizm öncesi biçimi de işgücüyle ilgilidir. Her şey adaletsizce yapılmıştır. Tom Judt bu yüzden "Adil Camus"(Camus the just) nitelendirmesini kullanır.

Camus, Danimarkalı Hıristiyan varoluşçu düşünür Kierkegaard'ı saçmayı kişisel olarak deneyimlemiş bir düşünür olduğu için Başkaldıran İnsan yapıtında örnek verir. Onun, Kierkegaard'ın yanlış hareket ettiğini ortaya koyan çözümlemeleri de öğreticidir. Kierkegaard'ın akıldışılığın acı verici biçimde farkında olunuşuna karşı dinsel inanca sığınması, Camus'ye göre başkaldıran insanın Marksist veya diğer gruplara katılmasına benzemektedir. Bu durum başkaldıran insanın duyumsadığı yaşamdaki saçma boşluğun üstesinden gelmeye çalışmasıdır. Kierkegaard ise saçmanın farkında oldukça dine ve inanca sığınır. Başkaldıran insan ve Kierkegaard, Sisyphus Söyleni'ndeki saçmayı keşfettiğinden, onun farkında olduğundan, sürekli olarak ondan kaçmayı arayan birey örnekleridir. Camus, Kierkegaard'la ilgili yorumlarında bunu açıkça belirtir. Camus, Sisyphus Söyleni ve Başkaldıran İnsan yapıtlarında bireyin saçmalığı yüklendiği durumda ne yapabileceğini göstermek ister. Bu çerçevede fiziki ve felsefi intiharı yorumlar. Sartre ve Beauvoir ile anlaşma içindeymiş gibi görünür. Bir ahlaki ilkeler setinin gerisine ya da Kierkegaard gibi dinin arkasına saklanmak, öngörüleri tamamiyle kabul etmeyi reddetmek, kötü niyet yaklaşımını oluşturmaktadır. Simone de Beauvoir, " Belirsizliğin Ahlakı /The Ethics of Ambiguity"de benzer argümanı kısa fakat net bir biçimde ileriye sürmüştür. Camus, daha az kategorik olmakla birlikte burada filozofça bir yaklaşım içersindedir. Sisyphus Söyleni yapıtında insanlık durumu açısından yeni bir şey getirmez. Sartre, Camus'nün Başkaldıran İnsan adlı yapıtının felsefi bir yapıt olarak nitelendirilmesine karşıdır. Camus, filozof olmamakla birlikte, Başkaldıran İnsan yapıtında siyasi bir kuramın uygulamacısı olarak da başarısızdır. Tarih bir oyuncu olabilir ve tarihin oyunlarına, bireye olan etkisi göz önünde bulundurulmaksızın saygı duyulmalıdır. Camus şöyle yazar: Tarihe olan sorumluluk, insanlara yönelik sorumluluğu olumsuz etkileyebilmektedir.

Tarihsel olarak düşünen filozoflar okunduğunda Camus'nün onların yerini aldığı ve onların düşüncelerini yanlış anladığı anlaşılır. Bir açıdan da Camus'nün gerçek bir varoluşcu durumun ilerisinde düşünceler üreten bir düşünür olduğu görülür. Başka bir deyişle, Sartre, Beauvoir ve diğer filozoflar çok sayıda felsefi kategori bağlamında düşünce üretmişlerdir. Camus açısından gerçek başkaldıran insan, varoluşsal özgürlüğünü duyumsayan birisidir ve diğerleri için mücadele etmeye isteklidir. Bu, Marksist ya da doktriner sosyalist duruşun herhangi bir türünden daha özgün uygun varoluşsal bir durumdur ve kesinlikle Marksist bir duruş değildir. Sartre'da özgün biçimde marksist değildi ama Marksist diyalektik yöntemi kullanıyordu. Sartre'ın Camus'ye saldırıları verimsiz ve felsefe dışıdır genellikle. Camus'nün Kierkegaard yorumu saçma durumunda yaşamak ile ilgilidir. O, varoluşçu duruş için harika bir sözcüdür aslında. Eğitimli akademik filozoflar, Sartre ve Beauvoir belki kötülük sorunu konusunda yeni kategoriler ve kavramsal şemalar bulabilirler. Fakat Camus insanın kötülüğü ile "Veba" ve "Yabancı" yapıtlarında tam olarak karşılaşmıştır. Iris Murdoch, Camus'yü, vebanın gücünü tanıma biçimini değiştiren yerel kavramlara izin vermediği için varoluşsal kahraman Rieux olarak görür. Camus'nün yapıtlarının felsefi karakteri bizim onlara bakış açımız ve tanımlamamızla ilişkilidir. Bu, aşağı yukarı diğer düşünürler için de söz konusu olan bir yaklaşımdır. Mitik bir Camus de vardır kuşkusuz. Hazel Rowley, Camus için sıcak ve tutkulu, olağanüstü sevimli Akdenizli adam değerlendirmesini yapmıştır. Kuzeyin soğuk ülkelerinin düşünürlerini Akdenizli sıcaklığıyla yorumlamış bir yazardır Camus. Böyle birinin sık sık felsefe dışı beklentilerle yorumlanması da sorulara açıktır. Camus'nün düşüncesinin içeriği ve dürüstlüğü, eserlerinin gerçek tutkulu bir merak duygusuna işaret etmesi kesinlikle ve kuşku götürmeyecek biçimde felsefidir. Albert Camus'de, felsefe arayanların bu gereksinimini karşılayacak kategorik olmayan özgün düşünce açıklamaları vardır.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 14/05/08 13:22.