|
SELMA HADRA CAYYUSİ
Türkçesi: Fatih KINALI
ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
1948 yılından önce Filistin'de
ünlenmeye başlayan yazarlar genelde şair olsalar da Is'af el Nashashibi
(1880-1947) gibi önemli denemecileri ve bazı önceki dönem roman
yazarlarını içeren bir grup seçkin nesir yazarı da vardı. El-Nashashibi,
çağdaşları arasında Mısırlı şair Ahmed Shauqi'yi (1889-1932) tercih eden
bir biçemci, klasikçi ve edebiyat uzmanıydı. Kendi şiir teşebbüsleri
daha zayıftı ama yadsınamaz edebî nüfuzunu, Arap edebiyatına duyduğu
tutkulu ilginin -şiir dahil- değeriyle Filistin'deki yurttaşları
üzerinde kullandı; ayrıca bir hatip ve edebî yönü kuvvetli bir yazar
olarak hem yerel hem de Arap dünyasının tamamında ünlendi. Daha önceki
yazarlar, ayrı bir bölümde anlatılacaktır.
1948 yılından sonra, Filistinli
şairler kendilerini sadece uzun bir Arap şiir geleneğinin değil, aynı
zamanda yeni ve üstlendiklerini hissettikleri karmaşık bir politik
durumun varisi olarak buldular. Ellilerden önceki Filistin şiiri,
olaylara kendiliğinden bir tepkiye eğilimliydi, şiirin anlam yönüne
doğru sürüklenmekteydi ve kendisini, çok önemli görünen ve öncelikli
görünen özel bir mesajın ifadesiyle tatmin ediyordu.
Önceki şairlerin başta gelenlerinden
İbrahim Tuqan'ın (1905-1941) ateş gibi kısa ve öz şiirleri,
Filistinlilerin en saklı duygularını acı ve keskinlikle ifade etmiş,
yirmili-otuzlu yıllarda şairine müthiş bir ün kazandırmıştı. Şair,
Beyrut Amerikan Üniversitesinde gördüğü eğitim sırasında diğer şairlerle
tanıştı ve üniversitenin aktif edebî hayatına katıldı; bu sırada,
yeteneği parıldamaya başlamıştı. Filistin'e geri döndüğünde bir şair
olarak rolünden gayet emindi ve vatandaşlarını başlarındaki belaya karşı
uyandırmak konusunda sorumluluk hisseden birinin ruhuyla acar
silahlanmıştı. Tuqan'ın siyasî bağlılığı, bir şair olarak diğer
eğilimlerini, bilhassa deneyimlerinin komik anlatımı mizaha yatkınlığını
tamamen boğamadı. Eğlenceli, şen, kişisel dizeler yazdı -ki politik
dizeleri ne kadar ezberlenmişse bu dizeleri de yurttaşları tarafından o
kadar ezberlenmiştir- fırsatını bulduğunda, bazı şiirlerinde, siyasî
küfürleri acı istihzalarla harmanladı. Az bulunur bu yetenek;
trajedinin, en ciddi tematik aşkın altında yatan ironiyle zatında
buluştuğu bu ender istidat, Filistin edebiyatında bir daha bu kertede
cidden tekrarlanmamıştır; ta ki kendisi de bir traji-komik ustası olan
Emile Habibi'nin romanları gelene dek. Sonraki Filistinli şairler
-bazıları belki Tuqan'dan daha büyük şairlerdi- ironi ya da mizahla
ilgilenmediler; ciddî, trajik ya da epik şiirler yazdılar. Seksenlerle
doksanların genç Filistin şairleri arasında bile -ki rahatlıkla
yaşanmışlığın samimi, modernist tasvirine ulaştıkları görülebilir-
İbrahim Tuqan'ın çok yönlü tadına paralel bir isim yoktur. Bir şair
olarak bütün o, az bulunur yeteneklerine rağmen Mahmud Derviş (1942 -)
bile, kendi adanmışlığı içinde tıkanıp kalmış gibidir: İnsanlarının
davası uğruna ve üzerine aynı kertede kuvvetle oturmuş 'onların tasdikli
şair-konuşmacısı' imajıyla sürekli olarak yakınmalarını yinelemeye
mecbur hâlde, neredeyse diğer bütün deneyimleri dışlar. Bununla
birlikte, bütün Arap ülkelerindeki modern Arap şairleri (ve modern Arap
romancılar), bizzat Filistin'deki son trajedilerle yüzleşmek zorunda
kalmamış olanlar bile; romantik, gerçekçi, sembolist ve sürrealist
olsalar dahi neredeyse aynı şekilde, ciddî bir ses ve üslup
eğilimindedirler.
Deneyimin komik kavranışının, hiciv
ve parodinin, çift anlamın, pikareskin, ironinin ve iğnelemenin (modern
Arap edebiyatında) kendine yer bulması kolay olmadı. Ve hem Klasik Arap
hem de Batı edebiyatının zenginlikleri, bu tarzlardan nadiren
yararlanmıştır… Müthiş bir siyasî ve sosyal kargaşa içinde, insanî
tecrübeleri anlatmak için yol aradıklarından, çoğu yazarın, güldürü
ruhunu edebiyata hakim kılmak için bir yol bulamayışlarında bunun gibi
bazı engellerin varlığı gözardı edilemez.
Başka birçok şair, 1948 buhranından
önce ünlendi. Mutlak Abd el-Khaliq (1910- 1937) ve Fadwa Tuqan'ın
(1917-) önceki dönemi hariç, hepsi politik dizeler söylemeye;
kendilerini, ülkeleri ve ülkelerinin kötü durumu için sözcü olarak
ortaya koymaya adamışlardı.
Abd el-Khaliq, Fadwa Tuqan'dan önce
Filistin'deki tek "tam-romantik" şair olması açısından, çağdaşları
arasında eşsizdir. Kuzey Amerika'daki siyasî göçmen Arap şairlerin
çalışmalarından derinden etkilenmiştir ama hayata pesimist ve özel
bakışıyla bütün hemşehrilerinden tamamen ayrılarak, melankoliye ve
"kendini tüketme"ye dayanan şiirler yazmıştır.
Ölümü delicesine seviyorum; bana
göre
Hayat zararlı bir hastalık sadece
Başka bir şiirinde ölümü "şefkatli
bir genç kız" olarak betimler. Pesimizmi, "Ey insanlar, dünyanız çürüyen
bir ceset!" dizesiyle doruğa ulaşır. Ölümünden sonra Ayrılık (1938) adlı
kitapta toplanan bütün şiirlerinde, "şimdiye dek Filistin şiirinde
varılmamış ruhsal ve felsefî derinliklere ulaşmış… Duyarlılıkla idrak
ettiği varoluş muammasına derin kavrayışlarla yaklaşmış"tır. Sözgelimi,
aşağıdaki dizeler:
Bir an seviyor ve nefret ediyor
Bir an seviniyor ve kederleniyoruz
Bir şey mutlak oluncaya dek kuşku
duyuyor
Ve tamamen şüpheli olana inanıyoruz.
Gözlerimiz ışıkta göremiyor
Ama zifiri karanlıkta görüyoruz.
Abd el-Khaliq, eğer yaşasa
Filistin'deki şiire, belki yetenek ve orijinallik katacak, kesinlikle
kabiliyetli bir şairdi. Bununla birlikte, politik temanın Filistin
şiirindeki üstünlüğü ve onun sınırlı verimleri, onun şiirinin, İbrahim
Tuqan'ın kurduğu realist gelenekle yazan, ama İbrahim Tuqan'ın özel
yeteneği olmadan bu gelenekte yazan diğer şairler üzerinde gerçekte bir
etkisi olmadığını gösteriyor. Ellilerde Arap dünyasında yankılanmaya
başlayan siyasete adanmış edebiyat için yapılan çağrıdan çok önce
Filistinli şairler, Arapçanın en otantik siyasî şiirlerinden bazılarını
yazdılar.
Bu şairlerin ikisi, burada özel
bahsi hak ediyorlar: Abd el- Rahim Mahmud (1913-1948) ve Ebu Salma (Abd
el-Kerim el-Karmi (1911-1984). Abd el-Rahim Mahmud'un şöhretinin
altında, siyaset ilgisi yatar. Otuzların sonlarında, onun kısa ve özlü,
duygularla yoğrulmuş şiirleri, birer kehanet gibi Filistinlilerin
başlarına gelecekleri haber veriyordu; şiirlerinde sürekli olarak
seslendiği, namusun ve vatanın korunmasındaki cesaret ve soylu feragat,
1948'de, şairin eylem hâlinde ölümünde, en son ifadesini bulan kalıcı
düzeylerdi. Bu vecizlerde, inancın ve bağlılığın ateş gibi kızgın
bildirilerinde, Abd el-Rahim Mahmud, "şehit şair" olarak yaşamaya devam
etmektedir.
Bu siyasî ilişki, Ebu Salma'nın da
şöhretinin en büyük sebeplerinden biridir aslında. Otuzlarda yazmaya
başlamış, Filistin yiğitliğini ve direnişini anmış, Hıristiyanlarla
Müslümanların aynı duruşu benimsemesi gerektiğini anlatmak için
Filistinli Arapların, "Çarmıhın Hilâl'i kucakladığı yerde" birleşmesi
gerektiğini vurgulamıştır. 1948'den sonra Şam'da sürgün hayatı yaşamış,
Filistinlilerin yakınmalarıyla ülkülerini dünyanın her tarafına
haykırmış, yıllar geçtikçe daha da ün kazanmıştır.
Ne Ebu Salma, ne de Abd el-Rahim
Mahmud büyük şairlerdi; ama yazdıklarındaki siyasî tema o kadar
belirgindi ki özel konumlarını böylece elde edip ellerinde tuttular.
Eserlerinde, siyaset, her şeyden önemli bir meşguliyet hâlini almıştır;
ama bu meşguliyet keşfedilmiş, benimsenmiştir, istenmiştir; eserleri
asla Abd el-Khaliq'inkiler gibi tabiatına aykırılık göstermez. Bu,
Filistin edebiyatı için daha üstün yetenekler tarafından yazılan
metinlerde bile yinelenen, büyük bir sorun olacaktır: Tevfik Sayigh'in
(1924-1971) şiirleri gibi bazı istisnalar dışında, yetmişlerden önce,
tema, ses ve tavırda, kurulu tekamülü ihlâl etmek konusunda, okurlarla
dinleyicilerin beklentilerinin ötesine nadiren geçilmiştir. Ancak
sonraları, çok yetenekli Filistinli şairler, bir yandan pozitif bir
siyasî duruşu kabul ederken diğer yandan okurlarla dinleyicilerin tinsel
ihtiyaçlarının hâlen çok büyük bir kısmına cevap veren sofistike ve
avangart şiirler yazmaya gitmişlerdir. Sorun şiirle sınırlı gibi
görünüyor; çünkü her ne kadar altmışlarda ve daha sonraları boy
göstermeye başlayan Filistin romanı da siyasî konulara bağlılık gösterse
de şiire göre çok daha özgür ve ziyadesiyle rahattı. Daha çok yeni bir
medyum olarak roman, edebî gelenekte daha az yerleşikti ve okur da
romana karşı daha mesafeliydi. Diğer yandan şiir, okurun kendiliğinden
ve hemen tepki verdiği bir medyumdu. Başlangıcından beri okur kitlesi
genişti; eğitimli seçkinlerle sıradan insanları bir araya getirmişti.
Şiir, büyük amaçlarla acı haberlerin bildirilerini gerektiriyordu.
Ellilerden önce -İbrahim Tuqan
hariç- hiçbir siyasî şair, yeni bir yaklaşım getiren orijinal bir şey
önerememiştir. Yetmişlerin sonlarına kadar hep yazan ve popülaritesini
koruyan Ebu Salma bile, ellilerden sonra Filistin şiirinin estetik
değerine ve tekniğine çok az şey katabilmiştir.
Kırklı yıllarda Fadwa Tuqan sahneye
çıktığında, içedönük tavrıyla Filistin'deki çağdaş poetik duyarlığı şok
etmişti. Aslında kendisi, ilkin dişil dövünmelerle, sonraları, yıllar
geçerken bilinci keskinleştikçe, protesto etme yoluyla; sonunda,
kendisinin yaptığı en büyük iş olan, kendini kabul ettirmeyle geleneğe
karşı çetin bir kişisel savaş vermekteydi. Bir kadın olarak aşağıda
duran statüsüne karşı yürüttüğü savaşı ancak bu savaştan sonra kazanıp
ülkesinin dış düşmanlara karşı verdiği siyasî savaşa özgürce
katılabildi. Bu meseleyi otobiyografisinde, kırklı yıllarda babasının
siyasî şiir yazmasını istediğini söylerken şöyle dile getiriyor: "Bu
duvarların arasındayken babam, bana siyasî şiirler yazmamı nasıl, hangi
hakla ve hangi mantıkla söylüyordu? Ne erkeklerle oturuyor, onların
ateşli tartışmalarını dinliyor ne de dışarıdaki hayatın kargaşasına
katılıyordum. Daha kendi ülkemin coğrafyasından haberim yok, çünkü
seyahat etmeme izin verilmiyor."
Ülkesinin bir felaketten diğerine
düştüğü bir sırada ona, siyasî hayatla daha toplumsal bazda bir ilişki
fırsatı sağlayan, kişisel özgürlüğüne ulaşmasından başka bir şey
değildi.
Şiir 1948-1967
Filistin edebiyatının estetik
düzeyde gelişimi, Arap dünyasının edebî merkezlerindeki genel bir
gelişimi yansıtır. 1948'de Yahudilerin çıkışı, şairlerle yazarları yeni
arayışlara yöneltti ve nihayet, sanatlarını daha çabuk geliştirdi; artık
İsrail olmaya başlayan Filistin'in ruhunda kalan yurttaşlarınınkinden
daha hızlı bir gelişimdi bu. İsrail'in içindeki ya da dışındaki
Filistinli yazarlar, 1948 felaketinden sonra katlanması zor bir
şaşkınlık sürecine girdiler ve tekrar kendilerini bulmaları, yaratıcı
yazarlığın çetin görevini üstlenmeleri zaman aldı. Ama ellilerin
ortalarında Filistinli yazarlar, özellikle de diasporalarında (zoraki
durumlarına rağmen) ilk şokun üstesinden gelmiş ve kararlı bir enerjiyle
çekilen dalgaların geri gelişi gibi geri dönmüş görünüyorlardı. Birçok
şair ve kurgu yazarı ünlendi, bazıları gerçekten de poetik metinlere,
yenilikçi kurgulara öncülük yaptı.
Filistin şiirinde 1948'deki karmaşık
gelişmelerden dolayı, sonraki siyasî olayların -özellikle 67'den sonra-
bütün Arap şiiri üzerindeki dramatik etkisine sebep son zamanlardaki
Filistin şiirini ikiye ayırıyorum: 1948 ve 1967 yılları arasında yazılan
şiirler ve 1967'den bu yana yazılan şiirler. Aynı ayrımı Filistin kurgu
edebiyatında yapamayız; her ne kadar siyasî olaylardan etkilenmiş olsa
da benzer dramatik yön değişiklikleri görülmez; buradaki kritik nokta,
kurgusal yaratıcılığın sanatsal olgunluğudur. Kanafani'nin en iyi
eserleri Men in the Sun (Güneşteki Adamlar) ve All That's Left to You
(Sana Tüm Kalan); ikisi de 1967'den önce (sırasıyla 1963 ve 1966)
yazılmıştır; Jabra'nın Ship (Gemi) (1970) adlı eseriyse 1967'ye çok az
tepki gösterir; daha çok 1948'in olaylarına yoğunlaşmıştır. Habibi'nin
aşağıda sözü edilen kurgusal eserleri, 1967'deki kötü olaydan, daha çok
tematik olarak etkilenmişlerdir ama müthiş estetik ve sofistike romanı
The Secret Life of Saeed, the III-Fated Pessoptimist (1974), bu
olaylardan doğmuş değildir. Arapçada o zamana dek görülmemiş sanatsal
bir olgunluk gösterir ve yazarın, kendi üslubunu ve tavırlarını önemli
derecede yansıtır.
Halihazırda mandater Filistin'de
bilinen şairlerden önde gelen isimler, şimdilerde Ürdün kontrolündeki
West Bank'ta yaşayan Fadwa Tuqan ve Şam'a yerleşen Ebu Salma. Ebu
Salma'nın yitirilmiş anavatanına düzdüğü nostaljik şiiri, onun faunası
ve florası için sürekli ve derinden arzusu, kaçınılmaz bir yeniden bir
araya gelmeye duyduğu inanç, onu binlerce Filistinliye sevdirmiş ve
sürekli köklerine yönseyişi, değişmez sevgisi ve inancından ötürü,
sonunda kendisine "Filistin'in Zeytin Ağacı" ismi verilmiştir. Bununla
birlikte, onun diaspora şiiri, tutarlılık eksikliği çekmekte ve
Filistin'de, 1948'den önce yazdığı ateşli, yoğun, dizelerde
kendiliğinden olmayan yapmacık bir ses içermektedir; sanki görüşü sarsak
ve emin değilmiş gibi. Bu durum, özellikle soyut betimlemelerin cömert
kullanımında, zarif olsa bile genelde fazlalık ve tekrarlanan sözcük
seçiminde dayanıksız, inandırıcılıktan uzak temalarında açıkça
görülebilir. Yine de yazdığı şiir, okurunu ve bilhassa dinleyicilerini
büyülemektedir. Dizelerini, Arap dünyasındaki geniş dinleyici
kitlelerine, genelde Arapçanın kürsü şiiri tarzıyla okumaktadır.
Hitabetteki popülaritesi, belki de şiirlerinde Filistin köylerinin,
dağlarının, nehirlerinin, kıyılarının isimlerini zikretmesinden
kaynaklanır; hatta ülkesine duyduğu sevgiyi, karşılaştığı kadına duyduğu
sevgiyle harmanlarken, erotik romantizme kayan bir sesi de vardır:
Jarmaq Dağı'nı, Kudüs tepelerini
evsiz
gezinen meltemde karşılaştık
anavatanın topraklarında
ayrılığımızdan beri üzgün Carmel
Dağı'nda,
masmavi kıyıların kumsallarında.
Dizelerinde zikrettiği kadın her
zaman isimsiz, soyut bir varlıktır, herhangi bir somut deneyimden uzak,
nostaljik bir figürdür; şairde, paylaşılan sürgün yazgısıyla
birleşiktir. Yine de şairin bu varlığa sık tekrarlanan dokundurmalarına
rağmen şiiri, ülkesinin trajedisinin gerçek boyutlarını ifade etmekte
yahut Filistinlilerin gerçek davalarını yansıtmakta başarısız
olmaktadır.
Fadwa Tuqan'ın gelişimi ise bambaşka
bir şekilde oldu. Ebu Salma ile birlikte, özellikle de 1967 Haziran
Savaşı'ndan sonra ünü artmaya devam etti; ama 1948 ve 1967 arasında,
temel olarak kendi kişisel ifade tarzını bulmak üzerinde gelişti; modern
Arap şiirini, en etkili ve güzel, ama aynı zamanda kendini keşfeden ve
anlayan dişil bir sesin yapmacıksız şiiriyle zenginleştirdi. Şiire aynı
zamanda erotik özgürlüğüyle kendisinde, çağdaşı olan birçok şairden daha
fazla bulunan duygusal dürüstlüğüyle hizmet etti. 1948'den sonra; yani
psikolojik iklime, demode konseptlerin derinden reddiyle şekillenen
haleti ruhiye tarafından hükmedildiği dönemden sonra yazmaya başlayan
diğer kadın yazarların çoğunun aksine, Tuqan, bedenin ve ruhun
özgürlüğüne duyduğu sevinci ifade ederken müthiş bir kabiliyet gösterdi;
bu arada, içsel adabını koruyordu ve hiçbir zaman, o zamanlar revaçta
olan kabadayı naralarının ve zapt edilemeyen küstah ifadelerin
ayartıcılığına kapılmadı. Şiiri "Akıda," 1967 Haziran Savaşı'ndan hemen
önce yazılmıştır ve poetik araçları üzerindeki içgüdüsel hakimiyetini,
"aşkın, arzunun, ruhsal canlılığın ve fiziksel özgürlüğün bir araya
gelişiyle" birlikte, bu harika içsel özgürlüğünü yansıtır.
Bununla birlikte, Fadwa Tuqan'ın ulu
bir poetik yüksekliğe varması, kendisinin direniş şairlerinin
oluşturduğu güçlü gruba katılmasıyla (ki bu şairler bir süre için
İsrail'de, İsrail hükümetini protesto eden şiirler yazmışlardır.) 1967
Haziran Savaşı'ndan sonraya rastlar. Ülkesinin işgal edildiğini gören ve
yine Filistinli yığınların evlerinden edildiğine tanık olan Fadwa Tuqan,
halkının ve insanlarının haklarının savunusu için yükselen seslerin en
güçlülerinden biri hâline gelir; sık sık boy gösterdiği
seferberliklerdeki büyük toplantılarda, insanlarının mücadelesinin ve
direnişinin sonucundan emin olduğunu söyler.
Yıllar boyunca İsrail'deki
Filistinli şairler ve yazarlar fiziksel olarak, gurbetteki
hemşehrilerinden yalıtılmış bir hâlde kaldılar. Ancak altmışların
ortalarında iki grup birleşebildi; diaspora yazarları keşfedildi,
Filistinlileri bölen demir duvarlar arkasındaki zaten süren güçlü bir
poetik etkinliğin oluşu görünüşe göre beklenmedik bir neşeyle
karşılandı. O zamanlar Tevfik Zayyad, Mahmud Derviş (o zamanlar
İsrail'de yaşamaktaydı) ve Semih el-Kasım gibi isimler ilk kez
bilindiler; şiirleri, insanlarının trajik durumlarına karşı Arap
okurlara güçlü bir sözlü silah sağladığından, sevinçle kabul edildiler;
yıllar geçtikçe, ev ahalisinden sayıldılar.
Bununla birlikte, Arap dünyasındaki
arkadaşlarından ayrı kalmalarının, yürürlükteki poetik değişiklikler ve
yeniliklere karşı tam bir yabancılık getirmediği apaçık; işin aslı,
ellilerin devrimci poetik hareketleriyle ve sonraları, serbest mısraı ve
şiirde kökten değişikliğe uğramış başka öğeleri getiren Arap dünyasının
edebiyat merkezleriyle yakın teması sürdürdüler. Şayet Ebu Salma, Kemal
Nasir ve Hasan el-Buhairi gibi diaspora şairleri, 1948'den önce hüküm
süren eski poetik formlara bağlı kalsaydılar, altmışlarda Filistin'in
içinden gelen bu yeni şairler, vuku bulan çok önemli poetik olayları
aynı hizada karşılayacaklardı. Bunlardan biri Derviş, yetmişlerin
başında İsrail'den ayrılacak ve modern çağın en önde gelen Arap
şairlerinden biri olacaktır.
Bu yazıda edebî tarihin bütün
kıvrımlarıyla virajlarını yürümek imkânsız; ama yine de şairlerle
yazarların yenilikçi çizgiler, dinç yaratıcılık enerjileri gösterdiği
deneyimleri ayırmak ve ortaya koymak önemli. Ellilerin poetik devrimine
katılan diaspora şairleri arasında, Tevfik Sayigh, Jabra İbrahim Jabra
ve Selma Khadra Jayyusi gibi isimler vardı. (Zinde edebiyat
eleştirileriyle birlikte) Jabra, ilkin kurgu edebiyatına ilgi duymuş,
sonradan Arap dünyasının önde gelen romancılarından biri olmuştur. Bir
şair olarak, düzyazı-şiire giren birkaç kişiden ve ellilerin sonlarında
Arap şiirinde ziyadesiyle revaçta olan verimlilik mitlerini
birleştirenlerden biridir; işin aslı, bu mitlerden mahir çevirileriyle
Arap şairlerine yardımcı da olmuştur. 1957'de, Frazer'in Altın Dal'ı bu
açıdan Adonis ya da Tammuz mitleriyle doludur. (Birçok Batılı şair de bu
açıdan etkilidir, bilhassa T.S Eliot.) Böylesi mitlerin kullanımı
-Tanrının ölümden doğduğu ve dünyanın yeniden verimlilik ve yaşamla
dolduğu mitler yani- 1948 felaketinden sonra Arap ruhunun yeniden
dirilişindeki derin umutları yansıtır; ölümden sonra diriliş ihtimâline
duyulan sembolik, yenilenmiş bir inançtır.
Bununla birlikte Tevfik Sayigh,
ellili yıllarda daha başlangıç aşamasında olan Arapçadaki modernist
trende katkıda bulunan ilk Filistinli şairdir. İlk avangart düzyazı
şiirlerinden oluşan kitabı Otuz Şiir'i 1953'te yayımlamıştır, ama
modernist kaliteleri pek fazla dikkat çekmez. Bu dönem, şairlerin ve
okurların tamamen farklı poetikalar umduğu bir dönemdir; şiirin
modernist değil, modern olmayı amaçladığı bir zamandır ve edebiyattaki
modernlik kavramı tartışılmak şöyle dursun, henüz keşfedilmemiştir bile.
Bu kavramın ve modernlik
'doktrini'nin gün ışığına çıkarılması ancak yetmişlerin başında
gerçekleşir; Hadatha, pek çok tartışmanın ve yazının konusu hâline
gelir. Yine de denemelerde ya da kitaplarda cömertçe kullanılmasına
rağmen -denemelerin çoğu konferanslarda sunulmuştur- bugüne dek hâlen
müphem bir mesele olarak kalmıştır Arapçada. Bunun birçok sebebi var,
ama iki tanesi baskın: İlkin, bu, yüzyılın ilk otuz yılındaki Avrupaî
modernizm hareketine bağlanamaz, zira bu hareket, Arap tecrübelerinde
kesinlikle olmayan özel bir yerden doğmuştur. İkinci olarak, Arap
modernciliğinin büyük yazarlardan bazıları, imkânsız bir şekilde, yavaş
yavaş geliştirdikleri kavramları, yazdıkları şiire sokmaya
çalışmışlardır. Adonis1 şiirindeki belirgin modernist öğelere rağmen,
(sözcük seçimi ve metafordaki devrim, yok etme arzusu, verili
yerleşikleri reddetme, vesaire), eserlerinde birçok demode öğe de
vardır; (kendisini kahraman ve bilge görüşü ve her şeyi bilen kahin
sesi): bunlar gerçek bir modernist görüşle uzlaştırılamaz. Birçok şiirde
kolay kolay yok olmayan retorik tonla birlikte durumların üzerine
yükselen ve oradan konuşan efendinin ve kahramanın tedrisat gücüyle
birlikte bağışta bulunduğu bu destansı konseptidir ki (muhtemelen
zamanında uygun bir görüştür ama kesinlikle modernist değildir)
ellilerin çok yetenekli şairleriyle (sonradan "öncüler jenerasyonu"
olarak isimlendirilmiştir) gerçek modernizm arasında bir takoz olarak
durur.
Ellilere, hatırlanacağı gibi 1948
yıkımının ardından kurtarılma arzusu egemendir ve bu durum, genelde
lüzumsuzca gösterişli epiklerle ya da en azından güç ve karşı koyma
aracılığıyla kızgınlık ve sesli reddedişle kendisini ifade eder; böylece
retorik cerbezeyi ve geleneksel poetik dilin kendini hissettiren
tonlarını sürdürmüştür. Bunun gibi Tevfik Sayigh'in şiirinin alçak tonu
ve epik olmayan tavrı, çağdaşları arasında çok az dikkat çekmiştir.
Bugün bile, gerçek bir modernist ses yavaşça kendisini şiirde ileri
sürünce, ne bu trend ne de Sayigh'in çok önceki deneyimi, modernlik
üzerine yazmaya teşebbüs eden eleştirmenler için merkezî oluyor. Dahası,
Sayigh'in çalışmalarına modern Arap şiiri tarihinde hak ettiği yer
verilmiş değil.
Sayigh, kederli ama yılmaz, aynı
tavırda yazmayı sürdürdü; eserleri yıllar geçtikçe ince bir zevk
kazandı. 1960 yılında, derleme Kaf Şiiri çıktı. 1963 yılında Tevfik
Sayigh'in Gazeli. Modernist nitelikleri çeşitlidir. Sürekli düzyazı-şiir
medyumunu kullanarak, şiire biçim bazında yaklaşımı, ellilerin başı için
gayet devrimciydi; ellilerde ve altmışlarda aleyhinde yükselen, melez
bir biçimin asla zengin geleneksel ölçülere denk olamayacağını söyleyen
seslere rağmen, düzyazı-şiirin Arapçadaki kati geçerliğini kanıtladı.
Sözcük seçimi de devrimciydi. Basmakalıp ve şiirsel sözcükleri attı ve
modern Araplarınkine yakın bir dilde yazdı, genelde hafif ve nükteli
sözcükler kullandı. Bundan başka, metaforları yeni ve tazeydi; pastoral
referansı olmayan, şehir ortamından alınmış metaforlardı. Kendisinden
hemen önce gelenlerin romantik şiiriyle arasındaki bölünme,
tamamlanmıştı.
En önemlisi, retorikten kurtulmuş
bir ses kullandı; genelde nükte ve anlamlı dokundurmalarla dolu ironik
bir ses. Kendini abartmaktan, büyütmekten çekindiğinden, şiirinden
kişisel kahramanlığı ve şair-kahin, şair-bilici tavırlarını attı. Genel
buhranın, dünya komplolarının ve trajik global ikiyüzlülüklerin hüküm
sürdüğü bir çağda hayat, kargaşa ve ıstırap doluyken Sayigh, statüsünü
çağının kahramanı değil, kurbanı olarak algıladı; bireyin yaşamındaki
çağdaş şeytan tarafından empoze edilmiş içsel ve dışsal yabancılaşmayı
ve ıstırabı ortaya döktü. Sayigh'in çağdaşlık yönünde Arap şiirini
geliştirmesi açısından önceki deneyimlerinin hatırı sayılır; bunun da en
mühim tarafı, yeni tecrübelere açık olmasıdır. Ulusçu dize çağında
evrensel olan, toplumsal yönelim çağında kişisel kalan, tarzların ve
biçemlerin hüküm sürdüğü bir süreçte bireyci duran bir şiir yazdı.
Yalnızlığı seven, mağdur ve başıboş bir şiir: Şiiri, imgelemi ve
tekniğinin özel kalitelerinden ötürü, erken modernlik döneminin en
önemli örneğidir. Genelde önceki şiir döneminden miras inatçı
kalıntılarla mücadele edilen bir dönemde -çağdaş Arap poetik
rönesansının ortaçağa özgü klasik ve neo-klasik dönemlerinden kalanlarla
mücadele ettiği bir dönemde; halen yüce retoriğini ve hem şair, hem de
okur üzerindeki kendini ileri süren sesi empoze eden bu dönemlerden
kalanlarla mücadele edilen bir dönemde; bulanık diliyle romantik,
duygusal sesi; puslu bakışı; seyreltimi ve bencilliği; sembolizminin
fildişi kulelerinden imgeyi ve dili kullanışını durultması- Sayigh'in bu
kadar erken çıkışı, müthiş dokunaklı bir sanat fenomeni olarak
görülmeli.
1967'den Sonra Şiir
Çağdaş Filistin edebiyatı,
şairlerinin bolluğuyla övünmektedir. Filistinlilerin yaşadığı üç bölgede
de -Ayrılmış Topraklar, İsrail tarafı ve engin, geniş diaspora dünyası-
Filistin kurgu edebiyatının sürekli gelişmesine ve bazı spesifik eserler
tarafından erişilen bütün başarılara rağmen kurgu edebiyatı, şiirde
biçimlenen olaylarla başa baş gidemiyor. Hem nicelik hem de nitelik
anlamında, seksenlerin Filistin şiiri, daha önce hiç yaklaşılmamış bir
düzeye geldi. Bununla birlikte, bu nihai başarı, çok sayıda şair
tarafından girişilen yetmişlerdeki başarısız çabalama sürecinin ardından
gelmiştir. Yetmişlerde tam anlamıyla baharını yaşayan Mahmud Derviş'in
müthiş başarıları bile, bütün o zenginlikleri ve sanatsal değerlerine
rağmen, zamanın birçok Filistinli (ve aslında Arapça yazılmış birçok)
şiirin durumunu hafifletmekte yetersiz kalmıştır. Ellilerdeki ve
altmışlardaki şairlerin başarılarıyla yetmişlerin şairleri arasında,
Filistin şiiri darmadağın bir evreden geçmiş, soluk soluğa ve telaşlı
hâliyle dönem boyunca sürekli tekrarlanan atölye çalışmalarına cüret
etmiştir. Yetmişlerdeki sahnede, hemen sonra ortadan kaybolacak yahut
sadece yurtsever ifadelerin gücüyle hayatta kalacak birçok şair boy
göstermiştir. Bu durum, daha öte bir izah gerektiriyor.
Yetmişlerin şiirinden bahsederken,
göz önünde tutulacak iki temel nokta var; birincisi şiirin estetiği,
ikincisi de semantiği. Birincisi dilde ve metaforda müthiş bir maceradır
-ki bütün Arap şiiri (Filistin şiiri dahil) bu dönemde, bu maceraya
girişmiştir. Arap şiirinde, uzun tarihi boyunca daha önce görülmemiş,
ortaçağda hem Abbasi, hem de Endülüs şairlerinin uyguladığı en sofistike
deneyimlerde bile rastlanmamış metaforik bir açınsama var; bu teşebbüsün
öncüsü, altmışların başında, imgenin gücünü çürüten ve imgeyle imgenin
objesi arasındaki ilişkinin genelde pek az olduğu parlak ve kompleks
metaforlar üreten Suriyeli şair Adonis'tir. Aynı zamanda orijinallikte
ısrar etmiş, yabancılık araştırmış ve hayatın her alanından metafor
devşirme konusunda müthiş bir başarı göstermiştir. Onun deneyimi, birçok
genç şair için odak noktası hâline gelmiş ve sonunda gayet bulaşıcı
olmuştur. Dildeki emprovizasyon ve metafor, genel olarak kendi içinde
son bulur olmuştur. En iyi zamanında, bu durum, şairin etrafındaki gözle
görülür formlardan sapan ve metaforların, şairin kendi görüşüne uyan
estetik gereklilikler olduğu, dolaylı ve damıtık bir tecrübeydi. Böylesi
bir durum, aşırı estetik çekingenlik çağını başlatmış, ziyadesiyle
temkinli bir yaklaşımla nitelenmiştir. Bu önemli derecede modernist
özelliklerin, görsel sanatlara uygulanışı daha belirgindir; ama şiirde,
imgenin gerçekliği temsil etme amacında olmayışında, aksine kendi
tarzında ve kendi için algılanıp kristalize edilişinde, metaforun gayet
maceraperest işlenişinde ortaya çıkar. Realist edebiyattaki metaforun ya
süs niyetiyle ya da şiirin semantik maksadındaki zenginliği arttırıcı
kullanımından, geleneksel kullanımından farklıdır.
Bu maceranın hızlanıp uçuşa
geçmesini mümkün kılan yeterlik, altmışların şiiriyledir; önceki altmış
yıl boyunca gerçekleştirilen, neo-klasikizmden romantizme, sembolizmden
neo-realizme ve bazı sürrealizm teşebbüslerine dek birçok muhtelif
deneyimin varisi, artık yeni girişimi için yeterli esnekliği edinmişti.
Gerçekten başarılı olsun ya da olmasın şairler, artık meseledeki
malzemeyi, hem artık epeyce uysallaştığı aşikar poetik araçların
kendilerinden hem de artık çürümeye yüz tutan geçmişten miras poetik
ilke ve yöntemlere gösterilen bilinçli bir saygıdan hasıl olan az bir
direnişle baş ederek biçimlendirebiliyorlardı. Bu deneye, bütün taze ve
yaratıcı sözcüklerine karşı, Adonis'in kendi dilinin güçlü klasik
benzerlikleri sürdürmesi, gür sesini muhafaza etmesi, yüceliği, eski
şiirsel sözcüklerin retorik gücünü kullanması gibi özelliklerinin de
yardımı olmuştur: Aslında hüküm süren "geleneği reddetme" ruhuna rağmen,
dilbilimsel yüceliğe bağlı demode ve yüksek perde, kolay kolay
geçmemiştir; öyle ki bir yanda şair ve eleştirmenler, diğer yandan aydın
okurlar (eserlerin karmaşıklığı sıradan okur için engel teşkil
ediyordu), şiirin köklerinden tamamen koptuğunu hissetmişlerdir.
Sözgelimi, Salah Abd el-Sabur'un şiiri ve bu şiirin genelde etkileşimli
sesiyle cansız, hatta argoda hissettiği gereklilikler gibi...
Bundan başka, yukarıda bahsedildiği
gibi yetmişlerin başlangıcında Adunis, çağdaşı Arap şairlerine çok
çekici gelen modernlik doktrinini vaaz etmeye başladı. (Yine yukarıda
belirtildiği gibi) Adonis'in sunduğu metaforların ve dildeki
yeniliklerin, onun eski konseptleri ve eski şiir biçemini yok etme
çabalarıyla şairlere bunlardan vazgeçmelerini salık vermesinin, samimi
modernist özellikler olduğuna şüphe yok. Bununla birlikte, kendimi
tekrar etme riskime rağmen burada, Arap dünyasındaki gerçekten faydalı
herhangi bir modernlik hareketinin biçimdeki, sözcük seçimindeki ve
metafordaki estetik devrime paralel olarak, modern Arap şairlerinin
hayat görüşünde bir dönüşümü vurgulamış olması gerektiğini yinelemek
durumundayım. Ayrıca şairin kendisinde, hem konsept hem de seste bir
değişikliğe müthiş bir ihtiyaç duyuluyordu. Şiir için yeni bir dil
keşfetme hususundaki bütün girişimler, çok şiirsel sözcük kullanımı
-özellikle de ellilerin Adonis ve Khalil Hawi gibi öncü şairlerde-
Richard Sheppard'ın sözcükleriyle "insanın egemenlini ileri sürmek için
araç" olmayı durdurmadılar. Bu şairlerin çoğu, kendi gözlerinde,
kahraman ve özgürlükçü kurtarıcılar olarak kaldılar; topluluğun dışında
durabilir ve onu yargılayabilirmiş gibi sanki kendileri yazıklandıkları
zamanın ürünleri değilmiş gibi. Stephen Spender'ın böylesi şairler için
uygun bir tarifi var, onların "Voltaireci Ben"i cisimlendirdiklerini, şu
duyguyla davrandıklarını söylüyor: "Kendilerinin açıkça yargıladıkları,
haksızlıkların ve mantıksızlıkların hüküm sürdüğü o dünyanın dışında
durduklarının verdiği güven." Bunun yanında, samimi modern "ben", çağını
suçlar ve onunla mücadele ederken bile, onun yıkıcı güçlerinin
kendilerinde de bulunduğunu bilen şairlerin dışındaki olaylar üzerinde
davranır. Bu nedenle, öncekinin ellerindeki modernlik sadece yarım bir
modernliktir.
Sadece kısmi modernlik durumu,
Filistin direnişinin başlamasıyla birlikte, yetmişlerdeki çağdaş
Filistin şiirinin gelişimi için ikinci dereceden çok etkili bir faktör
tarafından beslenmiştir. Direniş şiiri, yüzyılın virajından beri modern
Arap şiirinin bir parçası olmuştur ve önceki sembolistlerle yirmilerin
ve otuzların bazı (ama sadece bazı) romantik şairleri istisnasıyla kendi
sesini protestodan ve isyandan sakınan büyük bir şair yoktur. Bununla
birlikte, ellilerde Filistin şiirinin önemli temalarından biri olan
"direniş", yetmişlerde en büyük tema hâline gelmiştir.
Bu, ilkin, İsrail'in içindeki meydan
okuyan soylu sesi ve sabırlı dayanıklılığı, 1967 bozgunundan sonra
ihanete uğramış gibi duran Arap dünyasının ruhunun yeniden canlanmasına
yardım eden Filistin şairleri tarafından yazılan güçlü direniş şiirinin
altmışların ikinci yarısındaki hoş geldiniz keşfindendir (yukarıda
bahsedilmişti). Çarpıcı bir örnek, Mahmud Derviş ile Fadwa Tuqan
arasındaki poetik takastır. 1967 Haziran Savaşı'nda Filistin'in geri
kalanın işgalinden sonraki sınırların kaldırılmasından sonra, Fadwa
Tuqan İsrail'e geçmiş, oradaki Filistinli şairlerle buluşmuş ve onlara,
içinde kederle inancı harmanladığı gayet dokunaklı bir şiir yazmıştır.
Arap dünyasında yaşamak için İsrail'den ayrılmadan önceki en iyi
şiirlerinden birinde Derviş, Fadwa'ya şöyle seslenir:
Hatırlatmaya gerek yok: Carmel Dağı
içimizde
Kirpiklerimiz üzerinde uçmakta
Galilee'nin tozu toprağı
"Ona doğru bir nehir gibi akarım!"
deme
Ülkemiz iliklerimizdedir, ülkemiz
canımızın canı.
Bu Hazirandan önce birbirine sokulan
güvercinler değildik,
Zincirlerden dolayı sevgimiz
parçalanmadı
Kardeşim, yirmi yıldır dize yazmaya
Arbede içinde hiç vaktimiz olmadı.
İkinci olarak bu hâleti ruhiye,
altmışların sonlarındaki belirgin Filistin direnişiyle sağlamlaşmıştır
-ki bu, uyuşuk bir inançsızlık ve Arap toplumunun bütün surlarını
öfkeyle reddediş sürecinden sonra, yeni bir umut ve inanç getirmiştir.
Nerede olurlarsa olsunlar, Filistinli şairler, mücadelenin sonuç
getireceğine duyulan kararlı bir inancı ifade eden ve ellerinden zorla
alınmış haklar için ayaklanmanın gerekliğini söyleyen direniş temasının
yeniden yinelenişinde harika bir katarsis bulmuşlardır.
İşte o zaman, başka birçok tema
Filistin şiirinden kaybolup gitmiştir. Yetmişlerdeki hâleti ruhiye,
özellikle de binlerce Filistinli savaşçıya ve sivile ölüm getiren ve bu
ülkeden direnişin ihracıyla sonuçlanan Ürdün'deki 1970 Sivil Savaşı'ndan
sonra, bu sağaltıcı odağa ihtiyaç duyuyordu. Bununla birlikte, sanat
düzeyinde, neredeyse tamamen direniş temasıyla meşguliyetin sonucu,
komplikasyonlar getirmekle sınırlıydı. Bu komplikasyonlardan bir tanesi,
şiirin, sırf bir konuya (direniş, kurtarma, fedakarlık, kahramanlık
övgüsü ve yüce sabır) duyulan saygı sonucu, tekrara kurban olması
tehlikesiydi -ki tam da doğasından ötürü, açılım ve yenilik için pek az
bir alanı vardı -böyle bir tehlike, o zaman bütün Arap dünyasının her
yerinden ortaya çıkan daha önce muazzam sayıda Filistin şairinden dolayı
çok büyüktü. Buna bir tepki olarak, şairler içgüdüsel bir yönelişle
konuda olmazsa bile, metafor kullanımı ve sözcük seçiminde, orijinal
olabilmeye yoğunlaştılar. Arap şiiri, hiçbir dönem sofistike imge
seçimine duyulan böylesi bir özlem, böylesi çabuk ve özenli bir çalışma
görmemiştir. Filistinli ve diğer uluslardan çok sayıda şairin
imgeleminden yontuk binlerce imge türetildi; keşfedilmemiş hiçbir alan
kalmadı; doğanın tamamı, tarihin tamamı, hayatın tamamı kompleks
metaforları tasarlamak için kullanıldı. Bununla birlikte, bu müthiş
sanatsal atılım, her zaman güvenilir yahut sanatsal açıdan başarılı
değildi ve imgelerin çoğu uyduruk, beceriksiz ve genelde tamamen hatalı
ya da en azından tamamen fazlalıktı. Bu metaforların çoğunda, imgenin
imlediğinden yabancılaşmasındaki (iki tarafın birbirinden uzaklaşması)
zorgulu eğilim, genelde ek bir komplikasyondu.
Bütün bunlar, birçok başka sorunlara
davetiye çıkardı. İlkin, her şair içgüdüsel bir imge kurucusu değildir,
dizelerini metaforlarla başarıyla dolduramaz; büyük Fransız şairlerinden
etkilenen ve kendisi de çok usta bir şair olan Adunis, çoğu zaman çok
başarılıdır ama arkasından gelen genç girişimcilerin çoğu, bütün iyi
metaforların, hatta dış mantıktan uzak duranların bile taşımak zorunda
olduğu içsel tutarlılığı, içsel mantığı anlamakta, acınacak şekilde
başarısız olmuşlardır. Şairler, özel poetik araçlara bağlılıkları
konusunda çeşitlidirler. Bundan başka, imgelerin oluşturulması, hiçbir
zaman tamamen bilinçli olamaz. Bir şair ne kadar kararlı olursa olsun,
bilinç düzeyinde, yeni ve orijinal imgeler ararken iyi bir imgenin
oluşturulması sürecinde her zaman bilinçdışı bir şeyler, iyi şairlerin
içgüdüsel olarak hükmettikleri içsel metaforik anlayışın aydınlattığı
bir şeyler vardır. İkinci olarak -ve bu daha da önemli- geniş bir
kitleyi hedef alan direnişle toplumsal temayı birleştirme teşebbüsü, bu
zor, kompleks metaforik betimlemeler, kesin bir kaos getirdi. Bu iki
uyuşmaz arkadaş, Mahmud Derviş gibi (kesinlikle modern Arap şairlerinin
en büyüklerinden biri) bazı şairlerde iyi anlaşıyor gibi görünüyorlarsa
da çoğunluğun şiirinde felaketti ve eleştirmenlerle yazarlar, görünüşe
göre umutsuz vaka olan bu durum için yeni teoriler veya yönergeler
önermeden, "çağdaş Arap şiirinin krizi" gibi şeyler söylemeye
başladılar. Derviş, kendisi bu istisnai durumu protesto ederek şöyle
dedi, "Bu şiirin soyutluğu öyle aldı yürüdü ki parazit yaratıkların özü
yok ettiği şiirsel olmayan bir fenomen hâlini aldı."
Üstelik şiirdeki sesin, kızgınlık,
öfke ve kahramansı direniş temalarının doğal olarak sebebiyet verdiği
yüksek perdeden aşağı inmesinin yolu yoktu. Şairlerin imgelemi de epik
ihtişam kavramı ve haksızlığa sürekli bir meydan okumayı yüceltmeye
yoğunlaşmış olduğundan, kendi hayatlarındaki ve etrafındaki
yaşamlardaki, baskı rejimlerine bedavadan kurbanlar kılınan insanların
parçalanmış ve aşağılanmış varlıklarını göremiyorlardı. Şairler bunu
görmezden gelirken, vatandaş şairler terörün ve ıstırabın, insanlarının
ve diğer insanların yazgılarında sürekli olduğunu yeterince iyi
bildiklerinden hepsini, hep birlikte, zamanlarının kahramanları değil
kurbanları görüyorlardı. 1967 yıkımının sonrası şiir, kendi direniş
savaşını sürdürmek, yenilgisini kabul etmeyen fedakar kahramanın
tarafında durmak zorundaydı ve sürecin popüler ruhu şiirde böyle bir
tutumun devam etmesini istiyordu. Genel olarak şairler henüz adalet ve
özgürlük için ayağa kalkmanın nerede ve ne zaman olursa olsun epik bir
tutum demek olduğunu; hakkı olanı ve doğru olanı isterken, şair için
açıkça destansı anlatımın ihtiyaç olmadığını ve böyle bir gereklilik
bulunmadığını; kendi rolünü bir lider, bilge ve kahin olarak öne sürmek
gerekmediğini keşfetmemişlerdi (ki seksen kuşağı bunu sonradan anladı).
Cesur şampiyonların ve doğal kurtarıcıların yüzyıllarından mübalağalarla
miras kalan bütün destansı motifler ve şairin eserini kaplayan kurusıkı
atmaların ve isyanların çınlayan sesi, modernizasyon sürecini erteledi.
Bu genel problemleri Filistin
edebiyatına başlarken konuşmak gerekli, çünkü birçok Filistinli şair bu
tuzaklara yakalandı ve ikinci olarak, bu sorun kısmen, başka geleneksel
özne-konu meselelerinin de neredeyse tamamen zıt ve şiire empoze edilmiş
direnişin baskın teması olarak addedilmesine sebebiyet veren, halbuki
aslında bir Filistin teması olan, Filistin dilemmasının kendisi
tarafından yaratıldı. Bu süreç, genel olarak kabul görmüş birçok
teoriyle çelişmektedir. İlkin Buffon'un ünlü sözü "Üslubu beyan aynıyla
insandır."a kesinlikle karşıdır. Sadece bir şairin üslubunu
diğerininkinden ayırmak imkânsız diye değil, hatta bir şiirin hangi Arap
ülkesine ait olduğunu dahi anlayamamaktan: Bütün dilbilimsel ve üslup
kategorileri neredeyse özdeş hâle geldi: Arap kültürünün temel bütünlüğü
için sevinilecek bir işaret aslında, ama şiir için yararlı bir gidişat
olduğunu söylemek zor. Sonra, Puttenham'ın "İnsanlar konularını
zihinlerindeki madene göre seçerler." önerisi de aynı şekilde
reddedilmiştir. Çünkü elbette aynı damarda yazan bu bir sürü şairin
zihinsel "maden"i aynı olacak değil. Üçüncü olarak, üslubun içerikten
ayrılmazlığı fikrine de karşıdır; çünkü asıl konuyla dil arasında çok az
benzerlik vardır; sözgelimi, popüler direniş temasıyla şiirin yazıldığı
aşırı sembolik ve kompleks dil arasında. Birçok sözcüğün, cümlenin ve
metnin, birleşmiş bir bütünün kendiliğinden bir parçası değil;
gelişigüzel, soğrulmamış bir aşı olduğu hissedilir.
Yetmişler şimdi bize Filistinli ve
diğer Arap şairlerin birbirleriyle cesaret ve yaratıcılıkta yarıştığı ve
yol boyunca düzinelerinin sıraya girdiği bir savaş alanı gibi görünüyor.
Aşırı yüceltilmiş ateşli, tekin olmayan hâkim atmosfer için gülünç bir
beğeni söz konusu. Burada, saf bir sözde şair yığınından söz etmediğimiz
vurgulanmalı; içlerinden çoğunun iyi bir şiir yazmaktan başka bir şey
istemeyen çok yetenekli şairler olduğu su götürmez. Yukarıda onları, bu
deneyciliğe çeken faktörlerin bazılarını ana hatları çizerek anlattım
-modernlik fikirlerine çekim, yeninin cazibesi, deneye yeni bir isteğin
doğuşu, miras kalan üslup ve şablonlara karşı güçlü bir isyan furyası,
öncülerin jenerasyonları arasındaki bazı şairlerin kuvvetli çıkışı
-hepsi de kaliteli, sağlıklı, kavrayışlı eleştiriden vareste.
Yetmişlerin başından sonra, Arap edebî sahnesi, coğrafî sınırları aşan
kamplara bölünmüş ve daha ziyade belli şairler ya da belli poetik
stilleri desteklemiştir. Böylece Arap dünyası boyunca günlük ve aylık
yayınlar; yazarların doğru ya da yanlış, birbirleri için bağırarak
destek verdiklerinden, en etkin ve halka etki alanında sürekli
görülebilir "edebî hizip" gruplarının iğrenç egemenliği diye tarif
ettiği şeye karşı ağır küfürler içermeye başlamıştır. Hem şiir hem de
nesir için dikkate değer deneylerin aleyhinde ya da lehinde Arapça,
İngilizce ve Fransızca daha çok eleştiri yazılmaya başlamıştır; fakat
edebiyatı, şairleri korumayı hedefleyen ve onların hatalarını samimiyet
ve iyi sanata saygı amacıyla açıklayan, bilgili eleştirel yaklaşımlarla
besleme yönündeki teşebbüsler çok sınırlıydı. Şurası da vurgulanmalı ki
böylesi hatalar nerede vuku buluyorsa, kamu vicdanı hissinden
kaynaklanıyor ve gerekli yeniliklerin sebeplerine bağlanıyor. Hiç
şüphesiz şiir, birçok yetenek kaybetti ama bu şairlerden çok azı, çok
sevindirici bir biçimde, sanatsal bütünlüklerini yeniden ileri
sürebildiler ve kendilerine poetik araçlar üzerinde yeniden kontrol
kurma imkânını veren yeni maharetlerle donanmış bir hâlde ortaya
çıktılar.
Bununla birlikte, yetmişlerin
çılgınlık hâlini alan deneyleri, ansızın ve hiç beklenmedik biçimde sona
ermeye yazgılıydı. Bütün sanatlar gibi şiirin de tuhaf ve önceden tahmin
edilemez kendi denklemleri vardır. Yetmişlerin Arap dünyası, yaratıcı
yetenek ve dünya çapında yaygın pek çok deneyle iletişimden beslenen
sanatsal bir merakla dolup taşıyordu. Böyle bir ortamda, eninde sonunda
bazı olumlu sonuçlar alınacaktı. Sanki sürecin şiir alanında işleyen
içsel bir dinamizm, şiiri çekip kaostan ve yanlış istikametten alıp daha
temiz bir alana bıraktı. On yılın kızışmış deneyimlerinin aşırı
yaygınlığı, şiiri estetik bitkinliğe götürüyordu ve bu noktaya
seksenlerin başında, şiir sonunda bütün teknik olanaklarını tüketince,
bitimsiz yinelemeler ve benzerlikler bir yenişememe durumuna geldiğinde
varıldı. Şairler için daha önce yaptıkları gibi devam etmek, gayet basit
bir şekilde, imkânsız hâle geldi; samimi, yürekten bir ayrılık olarak
başlayan şey, tarz hâlini aldı ve tarzların, arkalarında çok az iz
bırakarak ansızın ortadan kaybolmak gibi bir özelliği vardır. Tıpkı
altmışların ciddi şairlerinin, ellilerin sonlarında çok moda olan
verimlilik mitlerini artık kullanamadıkları gibi yetmişlerin
sonlarındaki yeni tematik ve metaforik modalar da ansızın
çekiciliklerini yitirdi. Bu arada şairler, yetmişlerin amansız rekabetçi
deneyciliğinin bir sonucu olarak, sonunda kendilerini kendi poetik
araçlarının efendileri olarak hissetmeye başladılar. Diğer dinamikler de
eserlerde baygın ve şuursuz idi. Eğer bazı süreklilikler ayak dirediyse,
özellikle kurulu dilbilimsel ve metaforik şablonlarda, birçok son
kopukluklar da oldu. Genç Filistinli şair Hasan Zaqtan'ın (1954-)
sözcükleriyle şairin ortamında "durup oradan bakmak için yeni bir
köşe"ye duyulan şiddetli bir özlem vardı. Filistinli şairlerde ve benzer
olarak diğer Arap şairlerinde de "tıpkı kişinin çürük yumurtayı yok
ettiği gibi; yiğitlikle, acıyla, sevgiyle, centilmenlikle ve başka büyük
duygularla, kahramanlığı da yok etmek" için doğan bir istek vardı.
Seksenlere gelindiğinde, şairin
dünyasında büyük bir ruhsal yorgunluk hüküm sürmeye başladı. Otorite,
daha önce ayağını yere hiç bu kadar sert vurmamıştı, iç siyasî düzen
hiçbir zaman daha zorlayıcı, dış dünyadaki saldırganlık ve global
komplolar hiçbir zaman daha yoğun olmamıştı. Aynı cins kabadayılıklarla
tekrarlanan ulusal felaketlere tahammül etmek imkânsız hâle gelmişti ve
durum birçok insanı, ya sessizlik ya da sürgüne yollamıştı. Ama belli
şeylere tahammül ediliyordu: En yüksek noktasına doğru sivrileşen edebî
bir yaratıcılık, sözcüklerin yaratıcı gücüne inanç ve yeni elde edilen
yakın geçmişteki sanatsal bağımsızlığın kıvancı…
Şiir, yetmişleri karakterize eden
deneysellik cüretiyle ilişkisini ve bazı geleneksel özelliklerle
arasındaki mesafeyi sürdürürken kendisini çabucak yetmişlerin olumsuz
yönlerinden kurtarmıştı. Yeni şairler boy gösteriyordu artık, farklı bir
tür şiir yazıyorlardı; ama yukarıda söylendiği gibi yetmişlerde
kendilerine iyi ya da kötü bir isim yapmış olan bazı şairler,
kendilerini yetmişlerin olumsuz eğilimlerinden kurtarmışlar ve şimdi
modernist araçlarla silahlanmışlardı. Son tespitimize Filistinliler
arasında üç büyük örnek bulunabilir: Khairi Mansur (1945-), Mürid
Barghoutly (1944-) ve Ahmed Dahbour (1946-). Destansı motiflerle dolu ve
kabadayılık ruhunda demlenmiş birçok şiir kitabı yayımladıktan sonra
(özellikle ilk iki isim böyle -Dahbour her zaman belli bir dengeyi
muhafaza etti), bu şairler, seksenlerde yeni seslerle çıktılar. Onlara
benzeyen bir guruba olduğu gibi onlara olan şey de şair olarak
yaratıcılıklarındaki bilinçsiz mayalanmaydı. Ve artık dönem şiirinde
estetik bitkinliğin görünmesi, bu şairlerin kendi miraslarına
konmalarından daha çabuk olamazdı.
Yeni şairler, Arapça'da öğretici
birçok şahane ve olgun deneyim yaşamışlardı. Ellilerin öncü şairleri
-Adunis (ki gördüğümüz gibi hem olumsuz hem de olumlu etkileri
olmuştur), Badr Şakir el-Sayyab (1926-1964), Khalil Hawi (1925-1982),
Abdel Vahab el-Bayyati (1926-) ve hepsinden öte, Salah Abd el-Sabur
(1931-1981) ve Muhammed el-Maghut (1934-), nüfuzlarını kullanmaya devam
ettiler. Ve artık daha genç bir neslin şairleri, bilhassa Sadi Yusuf
(1934-) ve Mahmud Derviş (1942-) etkili olmaya başlıyorlardı.
Bütün bunların arasında, seksenler
şiirinin en "baba"sı, aslında zamanımızın şairi olan Sadi Yusuf'tur. Hiç
şüphesiz, bugünün en değişmez modernist deneylerinin temelleri altında
Yusuf'un eserleri yatar. Sadeliği, ince zevklerle, dolaysızı tali
yollarla, yaratıcı betimlemeyi basit bir dille ve köpürmüş öfkeyi
modernist şairin "alçaktan" perdesiyle harmanlayarak aşırı
duygusallıktan, naiflikten ve yanlış kahramanlıklardan tam anlamıyla
azade bir şiir yazmıştır. Tavrı kökten trajiktir; kahramanları düşmüş
kahramanlar ve kurbanları Arap dünyasındaki -aralarında şairin
kendisinin de bulunduğu- milyonlarca çaresiz, parçalanmış bir dünyayı
yansıtmıştır. Yine de bu, genelde, algılayışın, insan tecrübesinin
şeklini çizmekteki trajik/ironik usule uygulanmasıdır. Sadi Yusuf'un
tecrübelerinde çok önemli olan bir başka husus da -seksenlerden önceki
Derviş ve Abd el-Sabur gibi yüce evrensel değerlere erişen (özellikle
Derviş; dehasının gelişimi hiçbir zaman durmamıştır, seksenlerde sıradan
birey üzerine biraz daha yoğunlaşmıştır) başarılı diğer avangart
şairlerin aksine Yusuf, hayattaki küçük şeylerin; ıkına sıkına hayatını
idame ettiren ve dünyalarını istila eden şeytandan dolayı olduğu kadar,
şimdiye dek şiirde yüksek sesle övülen ve aynı şekilde dünyalarını
istila eden kahramanlardan ve savaşçılardan dolayı da acı çeken sıradan
bireyin yaşamındaki gündelik olayların resmini çizmiştir. Yusuf, Arap
şiirindeki "küçük" adamın doğumunu ilan etmiştir ve yüzyıllar boyunca
muhteşem olanı, yüksek ruhlu olanı, güçlü olanı övmekte kullanılan
şiirde bu, gerçek modernlik doruğuna doğru atılan büyük ve önemli bir
adımdır.
Burada önemli olan, yeni duyarlığın
sadece Arap dünyasındaki daha az siyasî şairler tarafından değil, ama
aynı zamanda hayatları yaşadıkları çağın sosyo-politik ikilemleriyle
kuşatılmış şairler tarafından getirilmiş olmasıdır: Filistinliler ve
dahi Lübnanlılar, Iraklılar, Suriyeliler, Yemenliler, Kuzey Afrika'daki
Araplar ve Mısırlılar. Zengin Körfez bölgesi için (Arap dünyasının,
birçok şekilde, çağdaş Arap yaşamındaki gerçek belalara karşı genelde
duygusuz olan bölgesi), bir şair, Arap dünyasının muhalif şairleri
arasına girince onları, katı yerleşik geleneklerini ve otokratik
yönetimini reddedişini paylaşınca, kadın ya da erkek, onun şiiri (Körfez
bölgesi birçok avangart kadın şaire sahip olmaktan gurur duyar) ciddî
bir modernizasyon süreci geçirir (bu bölgedeki yerleşik gelenek yanlısı
şairler, söylemek gerek, hâlen ılımlı gelenekler içinde yazmaya devam
etmektedir). Bütün Arap dünyası boyunca, farklı bir aksanla konuşan,
dünyaya farklı gözlerle bakan yeni sesler yükselmektedir ve Filistin
sürgününün dağılmış dünyasında nereye gidilirse gidilsin, orada modern
bir sanatın yeni prensiplerini yaratmaya çalışan mutlaka en azından bir
Filistinli şair oluyor. Daha önce Filistinli yetenek hiçbir zaman bu
kadar zengin bir hasat biçmedi.
Şaşırtıcı olan şey ise bu dramatik
değişimlerin sessizce ve gösterişsizce, teorilerin ve polemiklerin
yardımı olmadan vuku bulması. Sanatın, şiirsel sözcüklerin ve diğer
sanatsal bakımların nasıl olması gerektiği konusunda ayrıntılı
bildiriler yayımlanmadı, hiçbir manifesto önerilmedi.
Böylece yeni kuşağın ve muhtemelen
modern Arap edebiyatının en iyi şairlerinden, titiz üslup tasarrufu
çağdaşları arasında emsalsiz olan, metaforik temsilleri hem kati ve
hassas, hem de gayet kompleks olan, mücevher seçer gibi titizlikle
seçtiği kelimeleri buna rağmen tatlılıkla doğal olan -bazen neredeyse
konuşma diline özgü- ve dinamik tema varyasyonları müthiş incelik ve
daha önceki şiirde bulunan yüksek, frapan hayat betimlemelerine izin
vermeyecek kadar arıtılmış bir duyarlıkla yüklü, Waleed Khazindar
(1950-) gibi muhteşem diaspora şairlerine sahip olmaya başladık.
Khazindar'ın tematik yaklaşımı, kolektif olduğu kadar kişisel ve
evrensel olduğu kadar Filistinlidir; kendisi yirminci yüzyılın ikinci
yarısındaki en seçkin, en gelecek vaat eden şairlerden biridir.
Hem sonra, diğerlerinin trajedisini
kişisel olarak derinden hissedişiyle parlak sözcük seçimiyle basit
tecrübeleri sofistike şiirsel yüksekliklere terfi ettirebilme
yeteneğiyle ve etrafındaki sıradan insanların hayatlarından alınmış ama
buna rağmen yadsınamayacak kadar evrensel olan orijinal temaları
seçmesiyle Hasan Zaqtan da var (1954-). Diğerlerinin hepsinden fazla,
eski destansı duruştan daha kökten ayrılmış, şairin kahraman ve müthiş
ulusal yükümlülükleri sırtlayan kurtarıcı tavrından sıyrılmış Zekeriya
Muhammed (1951-) var. Yeni, ironik, özeleştirel bir şiir buluyoruz
burada:
Dalgaların üstünde atın süren bir
prens…
Olarak gerçekleşemem.
Şiddetle bükülmüş bir palmiye
ağacıyım
Bütün gözler, evet, tüm gözler
azarladı beni.
Günah çıkartan, mahrem, neredeyse
kendisini kınayan bir şiir yazıyor ama yine de halkının müthiş kolektif
bilinciyle donatılmış bir şiir. Sürekli olarak perdelerin en sessiziyle
kederleniyor: Filistinlilerin bir trajediden diğerine, bir sürgünden
diğerine geçişine kederleniyor; son şiirleri, tahammül sınırının sonuna
gelen ve sonunda Filistinlilerin etrafındaki dünyanın komplosunu nasıl
da tamamladığını anlayan bir şairin trajik ama kesinlikle duygusal
olmayan sesiyle ürperiyor.
Başka pek çokları da var: İyi bir
şair olduğu kadar iyi bir romancı da olan İbrahim Nasrallah (1954-);
sadık bir yurtsever ama aynı zamanda Filistinlilere hiç uğramayan
kişisel mutluluk meselesine de sadık Yusuf Abd el-Aziz (1956-); aile
sevgisini duyarlığıyla unutulmaz şekilde resmeden ve sürgünün yürek
burkan değişmez yalnızlığını tasviriyle Rasim el-Madhoun (1947-); klasik
arılığı ve söyleyiminin kuvvetiyle, özlü ve kompleks
sembolleştirimleriyle, uzamsal ve dünyevî kategorileri derinden
kavrayışı ve insanların zamanın akışından nasıl da etkilenişini kökten
anlayışıyla Taher Riyad (1956-). Hepsini burada zikredemeyeceğimiz kadar
çok isim var.
Mansur'un, Dahbour'un ve
Barghouthy'nin şiirindeki daha önce bahsedilmiş dramatik değişim,
estetik bütünlüğün ve direncin bilmecemsi doğasını yansıtıyor. Mansur ve
Barghouthy gibi Dahbour da dize şairidir ama biçimsel deneyciliği
kuşağının bütün şairlerinden daha çok yeğlemiştir. Geleneksel ölçülerin
potansiyelini yükseltmiş ve onları geleneklere çok aykırı bir poetik
etki için kullanmıştır. Resmî hizmetlerini Filistin devrimine adaması,
muhtemelen gayet ince duyarlığını daha doğrudan bir siyasî hedef uğruna
kısmen bastırması anlamına geliyordu -ama sadece kısmen; çünkü şiirinin
nabzı, çağdaş Filistin hayatındaki patetiğin ve trajedinin arkasındaki
evrensel anlamın derin, neredeyse içgüdüsel bir anlayışıyla atıyordu.
Mureed Barghouthy'nin seksenlerdeki
üstün deneyimleri, hem teknik hem de çağdaş Arap dünyasındaki
tecrübelerin anlayışına doğru alınan yeni bir tavırdan gövdeleşir.
Trajik protestonun, sövüp saymaların, kuru sıkı atmaların ve öfke
artikülâsyonlarının yüksek sesli ünlemleri gitmiş, bunların yerini bazen
sessiz trajik bir tavırla ve bazen de şair iç ve dış siyasî düzenleri
paylarken, kolaylıkla ayırt edilebilen ironik, ince bir tonla ifade
edilmiş sofistike bir nezaket almıştır. Böylece "Muhafızlar" şirindeki
kralın muhafızları, görkem ve krallıklarla, kendileri kraldırlar. Bu
arada "Kabile" şiirindeki kabile üyeleri seksüel maharet ve maddî
zilyetliklerde birbirleriyle yarışırlar. Çadırlarının kadife
duvarlarında Mona Lisa asılıdır; bu tablo, şeytani gözleri uzak tutmak
için yazılarla dolu bir kitabeye bakar ve bir evladın diplomasının
yanında, bu kitabe, altınla kaplı ve tozla örtülüdür! Şiir, şöyle biter:
Kabilelerimiz neşelerini koruyorlar
mademki kabilelerin modası geçmiş.
Poetik modanın bütün cazibesinden ve
tuzaklarından dürüstlükle uzak duran ve kendine yeten, son derece
kontrollü bir ifade tarzına sadık kalan Muhammed el-Esat'tan da
bahsetmek gerek. Müthiş bir sanatsal bütünlüğe sahip bir şairdir ve
kendisinin, yetmişlerin çılgın süreci boyunca duruluğunun yaşamasını
sağlamasına, metaforik ve dilbilimsel gevelemelere, yanlış bir
maceracılığa kapalı, katı sınırlarını korumasına imkân veren
namütereddit bir poetik içgüdüye sahiptir. El-Esat'ın, doğal olduğu
kadar taze bir dil ve sofistike bir nezaketle belirgin kılınmış şiiri,
belli bireylerin yaratıcı içgüdüsünde sanatın nasıl işlediğine dair göze
çarpan bir işarettir. Bazı şairler için sanatın etki alanı iyi tayin
edilmiştir, sınırları içgüdüsel olarak kavranmıştır. Yine de gayet
kırılgan bir etki alanıdır bu; görebileceğimiz gibi eğer bir şair,
doğrudan sosyo-politik üstlenmelerin bağıran çağrısına tepki verdiğinin
işaretlerini gösteriyorsa anında ihlâl edilebilen bir alandır. Hemen
söylemek gerekir ki hiçbir şair, el-Esat'tan daha fazla sorumluluk
üstlenmiş değildir: Hassasiyeti, sürekli bir sürgün ve sürekli devam
eden haksızlıktan ve Filistin uyruğunun beraberinde getirdiği potansiyel
dışlanmışlıktan gövdeleşir. Aynı zamanda eserleri, poetik tekniğin illa
da tematik ilişkiden sağlanmadığını, daha çok şairin kendi sanatsal ve
vaziyete ait yapısından ve duyarlığının, çağın sahte artistik
uzlaşmalarına karşı koyacağı ya da dayanamayacağı kaplamdan
gövdeleştiğinin çarpıcı bir örneğidir. Bütün o çılgınlık döneminde
el-Esat duru, nezaketi ve sanatsal itidali ile çağın "meşru" sosyal
beklentilerini sessizce reddetmiş ve sanatını geliştirmeyi sürdürmüştür.
Şiirinin dikkate değer ince tonu,
sade terbiyesinden herhangi bir şey yansıtmaz. Aslında Filistin'deki bir
köyden gelmektedir, dört yaşında buradan ayrılmıştır ve sonra Lübnan'ın
güneyindeki bir mülteci kampında büyümüştür; ailesinin daha yaşlı
üyelerinin anlattıklarından toplanan anıları, bize çocukluğu ve çıkışı
hakkında dolaylı hatıralar verir. Böyle bir kampta ne tarımsal ne de
katı kent çevresiyle ilişkidedir; bunların hiçbiri, şiirini karakterize
eden kendine özgü nezaketi üretecek değildir. İşte karşılaşılan
güçlükler, bu şairin ve diğer şairlerin yaratıcılığında etkilidir ve her
zaman anlatılabilir değildir.
Mahmud Derviş'in Doğuşu: Şiirsel
yetenekle dolu bir alanda, Mahmud Derviş, tuhaf bir yaratıcı güçle
parıldayarak apayrı bir yerde durur. O sadece zamanımıza değil, tüm
zamanlara hitap eden bir şairidir. Yazdıkları düşünüldüğünde, acaba
halkının şair-konuşmacısı olarak özel durumu, dışlanmış Filistinlilerin
ülküsüne adanmışlığı, neredeyse diğer bütün şiirsel kaygılardan ziyade,
üstünlüğe giden yolda ya da şairliğinde onun olumsuz tarafı olmuş mudur?
İnsan bunu merak ediyor. Temasına aşırı bağlılığı ve genel olarak Arap
şiiri onu şiirsel dehasında var olan çok yönlülük ve sınırlanmamış
ihtimallerden esirgemiş midir, yoksa -Filistin trajedisinin kendisi
kadar sürekli ve onun gibi deneyimin her yönüne etki eden-
yaratıcılığını serbestçe, sürekli yenilenen bir orijinallikle, sürekli
olarak artan dünya çapında okurlara, bu sınırlar içindeyken bile
sunabileceğini mi kanıtlamıştır?
Derviş, altmışlarda şiir kariyerine
başladığından beri olaylı Filistin siyasî yaşamı, siyasal Filistin
şiirine, bazı tematik varyasyonlar için izin vermiştir. Trajediler ve
yıkımlarla noktalanan ve gitgide daha içinden çıkılmaz bir hâl alan bir
dilemmaya sürekli bir çözüm aramak meselesiyle dolu yakın Filistin
tarihi, kahraman için değişen bir rol emreder ve genel olarak, meseleyi
daha değişik bir biçimde ele almak için çağrı yapar. Ve Derviş'in şiiri,
bu değişen rolü, ellilerin öncüleri ve seksenlerin şairleri arası
kuşaklardaki şairlerin her birinden daha çok yansıtır. Dizelerinde
değişmez olan şey, bununla birlikte, ortak olduğu kadar kişisel de olan,
her zaman hissedilen bir ıstıraptır. Camus'nün, bir ihtilâlde acı
çekmenin kolektif bir deneyim olduğunu söyleyen ifadesini doğrular
("İsyan ediyorum, bu yüzden varız.") Yine de şiirindeki gayet kişisel
-özel ve özel bir şekilde yalnız- sese rağmen, kişisel hayatından
motifleri çok nadiren kullanır. İmgelemi genelde orijinallikle
parıldıyor olabilir ama çoğu zaman sanatının kontrolünde kalır; aynı
zamanda şair rolünden kişisel bir tatmin hisseder, sürekli damlayan bir
musluk olduğu ve genelde Filistin'in durumundan çılgına dönmüş hâlde
olduğu hissedilir. Eğer bir şair olarak ihtilâl zamanında tüm kolektif
sorumluluğu omuzlayabiliyorsa bir şairin kişisel düzlemde yaptıkları ya
da yapamadıkları konu dışıdır. Ve Derviş, (öncü jenerasyonun birçok
şairinin başarısız olacağı yerde) Filistinlilerin parçalanmış
dünyalarında kalmakta ve sadece siyasî bir seviyede değil, aynı zamanda
ve daha önemlisi, kültürel seviyede birleştirici bir faktör olmakta
başarılıdır. Filistinlilere ayrılmış bölge onu, diğerleriyle birlikte
katlayıp içine alır; onlar gibi Derviş de kahramanın ve kurbanın
sınırları üzerinde bir yerlerdedir.
Filistin toplumu; yurdunda ya da
sürgünde, aslında trajiktir ve edebiyat için sürekli kuşatma altındaki
bir insanın deneyimlerini, bazen komedi ya da ironiyle karışık olsa bile
trajik bir anlayıştan kurtararak yansıtmak imkânsızdır. Yine de yukarıda
söylendiği gibi kişinin kanında boğulmasına karşı, yok olmaya karşı bir
direniş, muazzam bir saygınlık kaplamıştır bu edebiyatı ve Derviş (diğer
birçok Filistinli şair, kurgu yazarı ve kişisel anı yazarı gibi) bu
saygınlığı ileri sürerken çok bağırmıştır. Şiirinde coşkunluk ve
ıstırap, onur ve umutsuzluk, destansı direniş ve kahramanlığı önleyerek
kurbanın, kahramanın giysileri altında pusuda beklemesine sebep olan
hâkim şeytanın farkındalığı harmanlanmıştır. Binlerce Filistinlinin
Lübnan Phalangist kuvvetleri tarafından öldürüldüğü 1976'daki Tel
el-Zaatar katliamından ve hemen sonra Filistinlilerin başına gelen bir
dizi felaketten bu yana (1982 yazında İsrail'in Lübnan'a, Filistin
direnişini hedef alan saldırısı, bundan doğan binlerce Filistinlinin
Beyrut'tan çıkışı ve yine 1982 yılındaki Lübnan Phalangistleri
tarafından yapılan Sabra ve Shatila katliamları) Derviş'in sesi,
cesareti, adalet ve özgürlük için sürekli savaşma isteğini ve ülküyü
birinin hayatıyla kurtarmanın teknolojik üstünlükler ve global siyasî
güçler tarafından hükmedilen bir dünyada artık kahramana yetmeyeceğini
bilen bir şairin gururlu kederiyle çınlamaktadır.
Tel el-Zaatar katliamından sonra
Filistinlilerin düştüğü kötü durum üzerine yazdığı "Ahmed Zaatar" adlı
şiirinde, kahraman ve kurbanın incelikli karışımından oluşan motif, daha
sonra şiirinde değişmez olacak her şeyden önemli bir merhamet hissiyle
birlikte, Derviş'in şiirinde ilk kez açıkça belirir; sofistike bir
iyiliğin merhametidir bu; sevecenliği gururla, acıyla sebatı ve çözümü
harmanlar. Yüce bir merhamettir; aralarında şairin de bulunduğu yığın
üzerine odaklanmıştır. Yine de kolektif ya da kişisel açıdan, kesinlikle
hiç "kendini zavallı hissetme" yoktur; çünkü bu, soyluluğa ve
mücadelenin adaletine halel getirecektir. Kendiliğindenliğin ve
fedakarlığın karşılıksız doğasına ihanet ve haksızlığa karşı direnmenin
katı sorumluluğu önünde yaltaklanmak anlamına gelecektir. Yetmişlerde,
Paris'te bir suikasta kurban giden İzzettin el-Qalaq üzerine yazdığı
ağıtta kahraman, ölümün yaklaştığını anlar ama yine de omuz silker, şaka
yapar ve yoluna devam eder:
Bana her geldiğinde gülerdi hoşça
kal derken
cenaze töreninde gördü beni
Ve aralayıp tabutunu baktı:
"Yok yere öldürdüklerine inanıyor
musun artık?"
Kim onlar, dedim
"Rüya görenler," dedi,
"mezar taşını, mezarı ve çiçekleri
bunun için hazırlayanlar."
Derviş'in kahramansı kurbanları,
ölüm anında belki bir inilti koyverirler ama Raymond Williams'ın
sözcükleriyle "İnsanların öldükleri ama yine de tırmanmaya çabaladıkları
kahramansı çıkmaz"a girerek, insanlarının haklarını ve onurlarını
korumak konusunda ısrar edeceklerdir.
Derviş'in şiirinin (ve nesrinin)
evrensel kalitesi, aslen ideolojiden iğrenmesinden kaynaklanır. Aslında
bu, bütün iyi şiirler için bir önkoşuldur. Eserlerinin merkezinde
Filistin mücadelesinin "ideolojisi" değil, trajik zorunluluğu; her
yerdeki Filistinlilerin hayatlarına saldıran köklü kargaşanın karşısında
meydan okuyarak durmanın kaçınılmaz gerekliliği yatar.
Derviş, altmışlarla yetmişlerin
metaforik devriminden epeyce faydalanmıştır, değişiklik muhtemelen başka
hiçbir şairin şiirlerinde olmadığı kadar onun şiirlerinden yansır.
Yetmişlerdeki tuzağa düşmemiş yaratıcılığı zorlayış, onun verimli
imgelemini, yeni bulunmuş özgürlüğe teşvik eder. Bu durum aslında
sürüklenir ve şiirdeki metaforik temsiller üzerindeki kontrolünü yitirir
gibi göründüğü anlar da vardır; dikkatsiz imge verimleri. Bununla
birlikte böylesi durumlar yine de nadirdir. Genelde, imgeleri parlak ve
unutulmazdır ("yeryüzü bizi kazıyor, bizi son, dar geçişe doğru
sıkıştırıyor, geçebilmek için organlarına kıyılması gereken bir vücuduz"
nasıl unutulabilir?). Derviş'in somut, kinetik, kokusal; renklerle,
çeşnilerle ve ülkesinin sesleriyle dolu imgeleri göz kamaştırıcı
derecede tuhaf ya da tamamen tanıdık olabilir ve her iki durumda da
okurunu şiirin uzamına çekmekte ehildir. Şiirinin nabzı yaşamla,
sıcaklıkla, samimiyetle ve bazen de özel, çocuksu bir şefkatle atar.
Derviş, herhangi bir süreç içinde
yer almaz. İçinden çıktığı on yılın, söyleyim ve betimlemedeki poetik
serüveninden beslenen, gitgide derinleşen trajediyle ve halkının
yükselen umutlarıyla ateşlenen yeteneği, yetmişlerde çiçek açmıştır.
Sonra süreğen modern hareketin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş ve
gelişmeyi sürdürmüştür; şiirinde seksenlerdeki avangart şiirden birçok
farklılık olsa da o, sınırların ve süreçlerin üzerinde parıldar. Eğer
kişi, şimdi öncü jenerasyonun verdiği eserlerin daha bayat ve demode
olduğunu hissediyorsa da Derviş'in çıkışı, hem düzyazı hem de şiirde,
zamanın geçişine direnmekte ve bizi şaşırtmaya devam etmektedir. İleride
de kesinlikle öyle olmaya devam edeceği gibi taze ve günceldir.
Filistin edebiyatına yaptığı hizmet sınırsızdır ve halkına hem Arap
dünyasında hem de uluslar arası düzlemde şeref vermiştir. Dünyadaki
diğer bütün Filistinlilerin kültürel başarıları arasında Derviş, onların
da çağımızın yaşayan kültürüne katkıda bulunduklarının tasdiki olmuş,
itibarlarını yüceltmiştir.
İsrail içinde Semih el-Kasım,
Derviş'inki gibi neredeyse tamamen Filistin davasına adanan bir şiirsel
kariyeri sürdürüyordu. Bu iki isim, aslında genelde birlikte anılır.
Bununla birlikte El-Kasım, can sıkıcı tekrarların potansiyel
tehlikesinin üstesinden gelmek için farklı teknikler kurmuştur.
Sağaltıcı şiir için duyduğu iştah, doyumsuz olan bir halkı beslemek
zorunda olduğunu bilir; siyasî tema bu yüzden okurla arasındaki
ilişkinin mihveri olarak kalır ve bundan sapan herhangi majör bir
değişiklik, aslında bir eksiklik ya da ihanet olacaktır. Bununla
birlikte, bu tuzaktan iki yolla kaçar. İlkin, çok tatmin edici miktarda
siyasî şiir yazmış olarak (ki üstündür bundan), bazen başka temalar
üzerine yoğunlaşabileceğini hisseder: Örneğin "aşk" gibi... Bu şairde
kendisiyle bir şakacılık; Derviş'te bile, dikkate değer istidadına
rağmen asla olmayan bir yetenek; kendisine ve diğerlerine karşı
tavırlarında, bir rahatlık vardır. İkinci olarak el-Kasım, okuruyla
ortaklığın yolunu, bazı deneyimlerinde halkın kendisini şiirinin
ayrılmaz bir parçası yaparak, şiirin güncel hitabetiyle bulmuştur.
Kürsüye çıkıp neşeli davranabilir; okurundan, şarkısının nakaratına
eşlik etmesini ya da tempo tutmasını isteyebilir. Derviş, tam tersi,
kendisini çok ciddiye alır: Arap dünyasında bir şair okuruna nasıl hitap
ediyorsa böyle hitap etmeyi tercih eder: Onlarla bir kahin gibi
yüzleşmeyi ve büyülenmiş okur her kelimeye sıkı sıkı tutunurken şiirini
gizemli bir bildiri gibi dağıtmayı, şiirin mesajına sadık kalırken,
ansızın, belli aralıklarla, daha çok ihtiyaç duyulan bir katarsisi
sağlayan duygusal alkış patlamaları eşliğinde yanardağ gibi püskürmeyi
dener.
El-Kasım, şiirinde gayet rahatlıkla
trajediden komediye, birçok üslup arasında gezinir ve bazen, sadece
betimleme ve tematik işleyiş boyunca iletilen bir apokaliptik imgelemi
değil, ama hem gür hem de korkutucu olan bir tonu sesler. Bundan başka,
kendisini ilkin şiirin bildirisinde okurla kurduğu aktif ortaklıkla,
ikinci olarak ara sıra giriştiği pastiş teşebbüslerinde belli eden
post-modernist bir kalite vardır eserinde. 1983'te el-Kasım, şiirden
şiirsel düzyazıya ve gazeteci ifadelerine dek uzanan birçok çeşit
metinden müteşekkil, Kolaj isimli küçük, karmakarışık bir kitap
yayımladı. Bu kitapta, dili ve ritmi, klasik şiirin retorik
söyleyişlerinden Filistin halk şarkılarının yarı konuşma dilini andıran
ölçüye dek farklı kullanışları oldu; tonu ise trajik ile ironik veya
komik arasında gidip gelmekteydi. Aynı yıl, Ruhun Boyutları adında daha
büyük bir derlem de yayımladı; nitelikleri hemen hemen aynıydı ama
Kolaj'dakinden daha cerbezeli bir dili vardı. Zengin poetik verimi, nevi
şahsına münhasır bir tarzda deneyseldir ve muhtemelen, şiirdeki
post-modernist bir trendin bazı kalitelerini sergileyen ilk
Filistinlidir (ve bildiğim kadarıyla ilk Arap şairidir).
Filistinliler için, Tevfik Zayyad
(1932-) bitimsiz bir mücadelenin icmalini yansıtır; sıkı, değişmez ve
kendi adalet anlayışında katı. Şiiri, Filistin ruhunun en sıcak, en
yerinde ifadelerinden sayılabilecek altmışlarda yazdığı acı ve dokunaklı
şiirlerden beri, çok az değişmiştir. Bu şiirlerin çoğu bestelenmiş ve
şarkı olarak okunmuştur. Bunlardan hiç değilse birkaçını hatırlamayan
yahut kendi kendine mırıldanmayan Filistinli; bir araya geldiklerinde,
Boston'dan Bethlehem'e, birkaçını söylemeyen hiçbir Arap grubu yoktur.
Şiiri, fark ettiği ihtiyaca cevap verir, saldırganlığın karşısındaki
inancın ve azmin sıkı bir ifadesi olmak için vardır; aslında sadece
kendi için, Zayyad'ın ülkesinin davasına adanmışlığı muhtemelen onun
için şiirin kendisinden daha önemli olduğundan, kendi uğruna
yazılmamıştır. Aynı zamanda, bir son için sadece bir araç olarak da
yazılmamıştır. Yazmaktadır, çünkü ona ve hemşehrilerine, siyasî olarak
kaypak, müphem ve karmaşa olanın ne olduğu hakkında düşündüklerini
şiirsel bir biçimde açıkça söylemeleri için derinden bir ihtiyaç vardır.
Bu, halkının tehlikeli durumunu hem reddetmek, hem de doğrulamaktır;
sert siyasî gerçeklik, duyguları ve büyük amaçları oluşturur, bunlar da
sırayla şiire geçerler.
Sürgündeki ve Filistin'deki geleneği
zenginleştiren şairlerin hepsi hakkında yazmak imkânsız. Bununla
birlikte, West Bank'tan gelen ve oradaki berbat siyasî durum hakkında
tecrübelerini kendine özgü çağdaş şiirsel terimlerle betimleyen kültürlü
şair Ali el-Halili'nin (1943-) epeyce sembolik eserlerinden
bahsedilmeli. Eserlerindeki dikkate değer bir özellik, şairin, derin
endişelerini yansıtan ve genelde keskin ve dinç bir etki bırakan kısa,
stakato ifadelerdir:
Dikkat, dur, hazrol, rahat, eğil
Yeşil lahana kafa
Ve:
Püskürtü
Korku, kar, şehirler, unutulmuş
kahramanlar
Kapalı pencereler, göçmen sürgün
işçiler
Topraksız köylüler, şarkısız
dudaklar.
Şiirinin hiperbolu, etrafındaki
yaşamda saçmalık olarak gördüğü, sadece İsrail'de değil ama bir bütün
olarak Arap dünyasında Filistinlileri de içine alan şeylere işaret eder.
Ancak aynı zamanda, bu hararetli seslerin ortasında, sükûnet için ve
dırdır eden soruların cevapları için bir arayış vardır: "Hangi amaçtan
bu müzik, yüce ayakların altından akıyor?" Ve arada sırada, aralıksız
kompleks ifadeler ve dizilmiş çokça görüntüler arasında basit, delici
bir ifade parıldayıverir:
Arap petrolü bir çatıydı -çöktü.
Ya da:
Biz dünyanın tadı tuzu ama bu dünya
Elbiseler, madalyalar, küpeler
Resimler, halılar vesaire
Anlamına geliyor
yeni generallere.
Son bölüm, şairin ironik algısı
bakımından karakteristiktir. Diğer yerler insan deneyimiyle global bir
meşguliyet yansıtır, özellikle de ıstırap bakımından:
Vurulmuş boyunların Riyat'da,
Kahire'de, Fas'ta, Hartum'da,
Güney Afrika'da Şili'de ve New
York'taki yıldıran gösterişli camlarda
Kahkahaları nereye kadar?
Bu tarz bir cüretle avangart
Filistinli şairler, araçları üzerindeki yine de güçlü kontrolleriyle
yönetilen deneycilik ruhunu aktif tutarlar. Bu şiir, sanatsal olarak
sürekli filiz verir ama hiçbir zaman şu anda Filistinli insanların karşı
karşıya olduğu tarihsel gerçeği unutmaz. Çağdaş eleştirmenler için bu
şairlerin yaratıcı enerjisi üzerindeki siyasî yakınlığın zorunu
tutumunun onları nasıl yetmişlerin şairleri gibi yollarından
çıkartmadığını gözlemek ilginç olacaktır. Bu, sadece şu anda yazan bir
grup yetenekli Filistinlinin değil, aynı zamanda tüm Arap dünyasındaki
aynı derecede yaratıcı ve usta şairin de şiirlerinde hakim olan yeni bir
estetik olgunluğa işaret eder.
1 Ali Ahmed Said, 1929
Suriye doğumlu bir şair; 1948 sonrası Arap dünyasının önde gelen
şairlerinden biridir. Adonis, onun müstear ismi.
|