|
CELÂL FEDAİ İLE SUYU SEVENİ DERİN
BATIRIN IRMAĞA
ÜZERİNE SÖYLEŞİ: "ŞİİR VE ŞAİR
ALGIMIZ İLLETLİ…"
Konuşan: Abdurrahman Şenel
Abdurrahman Şenel: Sizi on yıldan
beri tanırım. Edebiyatımızın, hayatımızın kaybettiği yörüngesini bulması
için verdiğiniz gayrete şahidim. Dergi yönettiniz, iyi eserlerin
yayımlanmasına vesile oldunuz; genç isimlere emeğiniz geçti. Bir
duruşunuz, bir kavrayışınız var. Ama sizden ben hep şunu duydum: "Şiire
değer mi?" Gerçekten bunca uğraşın şiire değmeyeceğini mi
düşünüyorsunuz?
Celal Fedai: Şairlerin şiir
etrafında kopardıkları tufanın bir anlamı var mı? Mimarlar da bunu
yapıyor, başka meslek erbabı da; mesleklerini yaşanan hayatta başat
konumda görmek istiyorlar. "Şairlik diye bir meslek yok ama…"
diyeceksin. Öyle… Şiiri, kendi uğraşları olduğu için fetişleştirenlere
bakan herkes, şairliğin bir meslek olmanın rasyonel yanına sahip
olmadığını söyleyecektir. Demek oluyor ki şiir irrasyonel bir uğraş. İşe
bakın ki onunla uğraşanlar ondan 'bir şeyler' bekliyorlar. Bu noktada
şiire değmez. Şiir bize rasyonel bir paradigma vermez hayatımız için.
Ama şunu yapar, soluk alış verişimizin rutinliğini, bayağılığını,
manasızlığını yüzümüze vurur. Grekler aşklarını dile getirmek için soluk
alma ile nefes almayı ayırırlarmış. Soluk almakta alınanı duyumsamak
var. Nefes almayı istemesek de yapıyoruz. Şiir bize nefesimizi hangi
yordamla aldığımızı gösterebilir.
- Ama bunu dini metinler, felsefi
metinler de yapabiliyor…
- Dini metinlerde hep bir öğüt söz
konusudur. Öğüt almaksa can sıkıcıdır. Öğrenmenin, öğürmekle kök
itibariyle akrabalığı var. Öğrenciliğini hatırla, kusasın geldiği
dersleri... Felsefi metinlerse bize spekülasyonlar verir. Ama bizden
düşündüklerimizle hemhal olmamızı beklemez. Batı felsefesi böyle. Şarabı
tart ama dikkat et sarhoş olmayasın. Oysa şiirin verdiği gülümsetir
bizi. Her has şiir böyledir. Cahit Külebi'nin şu dörtlüğünü düşünelim:
"Ben bu şiiri yazdım atlı talimde/Bulunduğum şehir İstanbul'du/Lapa lapa
kar yağıyordu/Atımın yelesi bulut renginde." Külebi'den kalan en güzel
dörtlük budur bence. Dörtlüğün yer aldığı şiirin adı Özlem. Adından da
anlaşılacağı gibi bir şiir. Fakat şiir içinde şair, özlem duygusundan
kendi halinin başkalığına varıyor. Mekân da etrafındaki nesneler de
değişiyor. Aslında etraf, mekân zaten böyle idi. Dünya da dünya hayatı
da harikuladedir. Fakat biz bunu nadir fark ederiz. Şiir, onun bu yanını
açığa çıkarır.
- Bugün şiirin bu yanı kalmadığı
için şiirin rejenerasyonunu gerekli gördüğünüz anlaşılıyor. Suyu Seveni
Derin Batırın Irmağa diyorsunuz. Modern şiiri uğurlamanın gereğinden
bahsediyorsunuz. Fakat kemikleşmiş bir şiir piyasası var. Bu
dediklerinizin bu piyasada yankısı ne olur, yeri var mı, bilemiyorum…
- Sosyalistliğinden ötürü hayatta ve
sanatta devrimci girişimlerde bulunanların her yaptıkları kapitalizmin
işine yaradı. Oysa Marx ve Engels, daha 1848'de Komünist Manifesto'da
"Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini ve,
onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli
devrimcileştirmeksizin var olamaz." tespitini yapmıştı. Yani her
devrimci girişim kapitalizme yarayacaktı. Marksistlerden
'muhafazakârlık' beklenirdi. Sadece onlarınki değil sanatta, hayatta
zamane uyarak yapılan her türlü yenilik de aynı işlev gördü. Konservatif
tutum içinde olan gelenekçilerse, gelenekten yararlanmaktan dem
vurdular. Düşünebiliyor musun 'yararlanmak' kelimesini 'kullandılar'.
Onların da dertleri o kadardı işte. Demek istediğim, modern şiir de
kapitalizm gibi çoktan ölmüştür; çünkü insan için verecek ısısı
kalmamıştır; gayri insanileşmiştir. Yaşanan hayattaki, şiirdeki koku
durduk yere mi? Söylediklerimin yeri olmadığını biliyorum. Ama geçmişte
vardı. Gelecekte de olabilir. Olmasa da ne gam!.. Ben şunu deme
cesaretini değil sorumluluğunu gösteriyorum sadece, kendimizi olanın,
piyasanın vasatıyla değil şiirin zirveleriyle ölçüştürmeliyiz. Olan,
piyasa böyle diye, tek şiir ölçüsü modern şiirmiş gibi hareket edemeyiz.
Bu canlı varlıklara neden ölü gibi değilsiniz demek olur. Fuzuli'nin,
"Ey Fuzuli Tanrı gözden ırak eylesin ikbalini" demesi bugünün dünyasında
hasreti çekilendir.
- Modern şiirin gayri insanileşmesi
postmodernizme mi denk düşüyor?
- Demek istediğim şu: Modern şiirin
başlangıcındaki temel niteliklerinden biri modern hayatın yaratmak
istediği ve yarattığı rasyonalist, teknik bakış sahibi, düşlerini
kaybetmiş insan tipini dışlamaktı. Bu insan tipi Gasset'in 'herkes',
Heidegger'in 'Das Man', Musil'in 'Niteliksiz Adam' dedikleri idi.
Bunlar, bizim halk dediğimiz irfan sahibi kesim değildir. Aksine
eğitimini kapitalizmin arzuladığı çerçeve içinde yapmış, eril yanlarıyla
tebarüz eden bir tiptir bunlar. Berthold Brecht, Üç Kuruşluk Opera'ya
yerleştirdiği Evet ve Hayır'ın Şiiri'nde bu erkeği, oyundaki bir genç
kızın ağzından reddeder söz gelimi. Kızın, reddedilmesi güç, varlıklı,
iş günü bile yakaları temiz, kadınlara nasıl davranacaklarını bilen ve
tabii nazik taliplileri vardır. Oysa o, onları bu özellikleri olmayan
ama 'nasılsa öyle olan' biri için reddeder. Bunu da ardı sıra gelen bir
ergen kıza coşkuyla öğütler. Şaşırtıcı değil mi? İşte modern şairler
başlangıçta meseleye böyle baktılar ve aksi insan tipini dışladılar.
Fakat zamanla şiir, arzularından, hırslarından ötürü bir şekilde hasta
düşmüşlerin uğraş alanı haline geldi. Böylelerinin şiirlerindeki marazi
yanlar da bulaşıcı hastalıklar gibi okura yayıldı.
- Günün şairi ve şiir okuru ruh
hastası mı yani?
- Ruhsal sıkıntı insanın daima
içinde bulunduğu daha doğrusu insanın içinde her zaman bulunan bir
şeydir. Yunus bile "Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı" der. Biz
ayrı düşmüş varlıklarız. Dünyada bulunuşumuz çok çetin bir süreci
kapsar. Biz buna ömür der geçeriz; bakma… Bu dediklerim üzerine uzun
uzun düşünmemiş, yaşayıp giden, dönüp dönüp haline bakmayan şair
olabilir mi, insan sayılabilir mi? İnsan neyi unuttuğunu hatırlamaya
dönük varlıktır. Benim söz açtığım ruhsal sıkıntılar bunlar değil; hatta
ego bölünmesi, paranoya da değil. Tüm bu sıraladıklarım saygı duyulacak
insani hallerdir. Benim söz açtığım, başarı hırsından, adını daima bir
şekilde söyletmek, çehresine baktırmak arzusundan kaynaklanan marazdır.
Yoksa Divan şiirinde de kasidelerin sonu fahriye ile biter ama kendini
öven onca beyitten sonra, bir değeri ifade etmek için bunu yapar. Molla
Cami'nin dediği gibi 'değerli olanı ucuza satmamak' elbette gerekir.
Bugün olansa nicedir olmakta olan bir şey. Şiir ve şair algımız
illetlerle dolu. Kendinde bir değer olmayan şairler 'ben' diyor, bunun
yutulacağını biliyor çünkü. Şiir okuru içinden çıkmış bunlar.
- Şiir okuru içinden çıkmış şair
derken aslında okur kalması gerekirken ve de öyleyken şairliğe
soyunanları mı kasdediyorsunuz?
- Evet aynen öyle. Şair, şiir okuru
içinden çıkmaz. Çıkmışsa yazdıkları şiir okuruna seslenir. Çünkü zaten
onların sesine sahiptir. Bu yüzden kimi şairlerin bugün internetin
dedikodu kültürüne yaslanan ortamında bu denli etki alanı oluşturmaları
boş yere değil. Bu artarak devam edecek. Bir zaman sonra insanlar o
ortamdan mideleri kalkmış olarak kaçacaklar. Has şair, müteveffa büyük
şairlerin devamı olarak günün zaman ve mekânından âzâde kalabilir. Bu
arada bir de 'ben büyük şairim, benden sonra içtihat yolu kapandı'
lakırdıları var. Bu hayata karşı küfürdür. İnsandaki kusursuzluk çabası
onu bir noktadan sonra kompülsif yapabiliyor ne yazık ki. Bu da insani
bir şey ama bunu fark edememek, işte bu gayri insani dediğim şey. İnsan
kusurluysa insandır; aksi iddia tirancadır, yani gayri insanidir. Turgut
Uyar'ın bütün şiirlerinin gerisinde Cahit Zarifoğlu'nda da olan bu
insanilik vardır. Onlar, insan olanlar için insan olmayanları
dışlamışlardır. "Aynasıyla/konuşanlar, yiyip/gittiler aynalarıyla."
dizeleri şairi Ahmet Oktay'daki insaniliği, benim inancıma daha yakın
bir şişkin egoya tercih etmemenin gereğini söylemek istiyorum.
- Anlıyorum… Biraz öncesine dönelim
istiyorum. Kapitalistler zaferlerini ilan ettiler, Tarihin Sonu'ndan
bahsediyorlar… Modern şiir içinse herkesin inancı tam gibi… Şimdi bu
sayrıllık artarak devam edeceğe benzemiyor mu?
- Kapitalizm insan nefsinin en
karanlık, müptezel yanlarını bir bir ortaya çıkarıp kendi varlığını buna
dayandırdı. Modern şiir de buna iştirak etti. Evet, pislik edebiyatı
yayılıyor. Bu da doğal. "Morgun düşüncelerini şişmiş cesetler kaleme
alırlar…" Füruğ'un böyle bir dizesi var. Olan bu. Olanı
içselleştirenlerin halleri, söyledikleri beni şaşırtıyor. Üzüyor. Tek
şiir mihengi modern şiir değil. Olamaz da… Bunun böyle olmadığını
göstermek için yapılan yenilikler de kendini yenilemeksizin
varolamayacak sömürgeci kapitalizme yarıyor. Sosyalist şairler
hümanizmin mahiyetini, encamını gereğince bilemedikleri için bu oyuna
geldiler hep. Beni en çok üzen müslüman duyarlıklı şairlerin bu oyunun
bugün tam da tezgahlayıcıları olmaları. Siyasete koşut bir şey bu elbet.
Oysa dünyada hayat adına, şiir adına umut sadece onlarda kalmıştı. Benim
umudum sürüyor her şeye rağmen… Liberalistlerin de ellerinde olanı
kaybetmedikleri sürece kapitalizmin gayri insani yönüne hizmet ettikleri
açık. Bir kopuşa şahidiz. Can çekilen bir şeydir. İnsan tekleri içinden
şairlerin bu şahadette yeri neresi? Ben kendi payıma yerimi apaçık ettim
ki sonradan kendim de caymayayım diye.
- Suyu Seveni Derin Batırın
Irmağa'yı Cahit Zarifoğlu'na, Sezer Tanzuğ'a bu yüzden mi ithaf ettiniz?
- Evet, onlar da caymadılar.
Nedenler çok. Aslında ithaf demek tam yerinde değil. "Cahit
Zarifoğlu'nun ve Sezer Tansuğ'un Peşisıra" dedim. Vurgulamak istediğim
onların tuttuğu yoldu. Mevlâna'nın huzurunda ihvanlar birilerini
övüyorlarmış. Mevlâna hazretleri onları değil, onların yöneldiğini övün;
onlar değerli iseler bundandır: "Onların bir aşkı, bir derdi, bir cehdi,
bir bilgisi ve bir ameli vardı" demiş. Bence bu çok mühim, bir insanı
mühim kılan yaptıkları değil, onları ne için yaptığıdır. Çünkü, böyle
birinin bir aşkı vardır, o onun derdidir, cehdidir, bilgisidir. Tüm
amelleri de onun içindir. Zarifoğlu, Türk şiirinde, Sezer Tansuğ da Türk
resim sanatında, biri şair, öbürü eleştirmen ve düşünür olarak bana göre
egolarının şişkinliğinden kurtulmak cehdiyle amel işlemiş iki müstesna
isimdir. Onların yanına bir de Sezai Karakoç eklenebilir soluk alanlar
içinden.
- Sezai Karakoç'u niçin eklemediniz
öyleyse…
- İtirazında haklısın. Fakat nedeni
şu ki ben, Sezai Karakoç'u sevenlere takılmaktan onun şiirine bir türlü
yaklaşmayı beceremedim. Bu bahane olamaz elbet. Bu yüzden de şu günlerde
Henrik İbsen'in Peer Gynt'ünde Sezai Karakoç'un Şairini Aramak başlıklı
bir yazı yazıyorum. Benim takıldıklarımın hiçbirinin baktım ki bu bapta
hiç mi hiç yeri yokmuş.
- Peki bunu neye bağlıyorsunuz?..
- Açık değil mi? Bizim edebiyat
ortamımız niteliksizlikleri, yeteneksizlikleri gizleyebilen sözüm ona
entelektüellerin ve kötücüllerin dayanışması üzerine bina edilmiş. Emek
verenlerin emeği bu ortamda nasıl tebarüz etsin. Daha işin başında genç
şair bunu keşfediyor ve ona göre davranıyor. Söz gelişi modern şiirin
kendini lağvettiğini söyledik. Şimdi biz Türkiye'de moderniteyi de
postmoderniteyi de sorgulamaktan çok uzağız. Şair sorgulayıp
reddedemiyorsa siyasetçi bunu nasıl yapsın? Veysel Çolak, hazırladığı
2007 yıllığına haklı olarak "Şair Vur Kendini" adını vermiş. Ama bir
düşünelim, şairin eylemi 'vuruluncaya', yani Azrail onu gelip buluncaya
kadardır. Yaşı kırk, elli, altmış olan şairler, şiirin uzamı böyle
olurken nerede idiler? Olanda kendi suçlarını aramalılar. Onca
mihenksiz, üç beş sayfa olmanın aslında basitlik olan yalınlığına
sığınan şiir dergisi türerken, şiirde kendisi bir ad olamamışlar adına
şiir yarışmaları düzenlenirken, "bunu destekleyeyim de sonra benim
'ekolümü' izlesin" düşüncesiyle niteliksiz, kötücül dayanışmalar
sergilenirken, yaşı kırk, elli, altmış olanlar sanki mesele onların
değilmiş gibi uzaktan baktılar. Ben kendi payıma şiir aristokrasisi için
cenk ettim, edenlerin yanında oldum hep. Gene de umarım hatalarım
sevaplarımı geçmemiştir der dururum. Dergiler dedik mesela. 1950'lerin
ortalarında Dinar'da çıkan Şairler Yaprağı, o yılların imkânları
ölçüsünde birkaç sayfadan ibaretti. Ama niteliği bugünün gittikçe
çoğalan birkaç varaktan ibaret dergileri ile karşılaştırılamaz. Vaktiyle
İstanbullu şairlerin taşra fantezisi yaşamak için taşrada çıkardıkları
dergilerin düşük hesaplı irtifasının neticeleri. Şiir üzerine düşünceler
geliştirmeye çalışan dergiler dağıtım imkânı bulamazken, bunlar her
yere, sözüm ona heveslilerce yayılıyorlar. Şiir zenginliği, şiirin ülke
sathına yayılımı, gelirin bölge farklılıklarını aşması filan değil
bunlar: Düpedüz irtifa kaybı. Nitelikli dergilerde çıkan yazılardan,
dosyalardan kafaları şişenler yan yana gelip bitişerek birlik oluyorlar.
Feci olan şair diyebileceklerimizin, çokluklarına bakıp onlara destek
vermeleri. Demek istediğimin özü şiiri artık yığınlardan kaçırmak gerek;
belki de bu sayede yığınlar değil belki ama varsa hâlâ irfan sahibi
soydan gelenler ona eğilecekler. Dünyadan bir beklenti içinde olmamalı.
Sorun burada. Kafka, kendi kendine şöyle diyor: "Gülünç olan bu dünya
için koşum takman." Koca koca şairler, bu dünyadan kendilerinin
geçtiğini kazımak için durup düşünmeden inançlarına muarız işler
yapabiliyorlar. Karakoç, bunu asla yapmadı. Zarifoğlu da. Uyar da. Ece
Ayhan da. Ama bakarsanız Zarifoğlu nasıl dergi yönetmiştir görürsünüz.
Sevgiyle emek vermiştir. Şimdinin genç şair adayları kendilerine emek
verilsin istemiyorlar. Onlar zaten olmuş. İzmir'de bir kitap fuarında
yaşadığım bir hadiseyi anlatayım. Kitapları sonradan bir büyük
yayınevinin, buraya kadar söylediğim yanlışlarla malül bakışıyla
yayımlanan bir arkadaş, İsmet Özel'e kitaplarını imzalatmak için sıraya
girmiş bekliyor. Beni görünce selam verip şunları söyledi: "Celal bey,
şahitsiniz ben İsmet Özel'e kitaplarımı imzalatıyorum. Bu, onun için
yerini alacak şairle karşılaşmadır." Zavallıca mı? Bence değil. Bu genci
bu hale getiren cehaleti. Cehaletse çok tehlikelidir. Onun cehaletinde
onu sıgaya çekmeyen herkes sorumludur. İddialı olmak, ilginçlik peşinde
olmak, şairin güz çevirdikleri olmalı.
- Siz ne cevap verdiniz?
- Ben ne cevap mı verdim? Bunu merak
etmemelisin bence. Ama söyleyeyim. Dilim tutuldu tabii önce. "Kusura
bakma ben sana layık şahit değilim" dedim. Sonra bu olayı onu
tanıyanlara anlattım ki biraz hırpalasınlar ama dediğim gibi kitaplarını
bir büyük yayınevi bastı. Yayınevlerinin 'büyüklüğü' meselesi ise başka
bir konu.
- Bu demek oluyor ki sorunlarımızın
özünde etik var ...
- Her zaman da böyleydi. Estetik
için elimizde yüzyılların bilgisi ve Tanrının verdiği yetenek var. Fakat
etik arzularımızın kontrolünde olabiliyor. Anarşistlerin girişimleri
anlık şakımalar gibi bu yüzden. Bir kova suyun birden boşalması gibi.
Oysa damla damla olan suyun gücü sabrında, sebatındadır. Onların
itirazları arzularının güdümündedir; asla arzularına karşı anarşist
olamazlar. Arzuya eğilen baş da sömürüye eğilmiştir bana göre. Ben
sorumluluğa eğilen başa saygı duyarım.
-- Yine de ben biraz daha estetik
konuşalım istiyorum. Kitapta ressam Gökalp Hamamcıoğlu'nun yazılara
eşlik eden Suya Batan Yüzler serisinden resimler de var. Resim sanatına
ve müziğe olan düşkünlüğünüzü biliyorum. Şiir okumalarınızda da poetik
yazılarınızda da sık sık bu göze çarpıyor. Anladığım kadarıyla müziği
şiirden de önde tutuyorsunuz.
- Önde tutmadan ziyade müziğin
etkileme gücü beni daha çok ilgilendiriyor şu günlerde. İnsanlara şiirle
ne söylenebilir? Bu soru beni düşündürdü hep. Müzik ruha derhal işliyor.
Onda ilahi olanın varlığı çok çabuk kendini açık ediyor. Mekâna ya da
birtakım nesnelere ihtiyaç da yok. İnsanları şiire maruz
bırakamayabiliriz ama müziğe maruz bırakmak mümkün. Müzikten umudumu hiç
yitirmeyeceğim. Walter Benjamin fotoğraftan umut duymuş. Şöyle şeyler
soruyor: "Fotoğraflarında suçu ortaya çıkarmak ve suçluyu açıklamak
-kâhinlerin ve bilicilerin mirasçısı olan- her fotoğrafçının görevi
değil midir?" Bir fotoğrafın etkisi binlerce başkasının bombardımanı
altında silinip gidiyor. Şiirde de bu oluyor. Müziğin şiire refakati
nedenli olarak gereksinmiş yani...
- Suyu Seveni Derin Batırın
Irmağa'da, şiirin ve dünya hayatının ontolojisi üzerinde duruyorsunuz.
Kitap bütünüyle bunun için çatılmış. Artık böyle enine boyuna düşünülüp
oluşturulan eserlere rastlanmıyor. Çokları yazdıklarını derleyip
sunuyorlar. Siz üç yüz sayfa boyunca şiir yorumlayarak, şairlerin
tinselliklerini serimleyerek bir ciddi gayret gösteriyorsunuz. Bu başka
türden bir tabir caizse 'enerji' gerektirir. Yanılıyor muyum?
- Hayır yanılmıyorsun ama o 'enerji'
dediğin, insanı takatsiz düşürür cinstendir. Doğum sonrası bir kadın
sanmam ki bir daha çocuğu olsun istesin. Ben de bu günlerde böyleyim.
Takatsiz kalıyorum sık sık. Endişelerim var. Yazdıklarımla bir yanlışa
düşmüşsem, artık başkaları için de o yanlış işliyor demektir. Ayrıca
yazdıklarımızın akıbetinden de sorumluluk hissediyoruz. Bu yüzden
yazdıklarımızı başkaları izliyor. Bir zamandan beri de yorgunum.
- Yeni bir çalışma var mı demek
oluyor bu…
- Bir yerlere, bir şeylere geç
kalmış değiliz, yetişmemiz gerekmiyor. Biz insan nesli zaten bir
oyalanma içindeyiz. Ama o oyalanma dediğim öyle olacak ki insanı ayrı
kaldığına salimen götürsün.
- Teşekkür ederim, dilerim arzu
ettiğiniz gibi olur.
- Ben teşekkür ederim. Bir yörüngede
yol almalıyız diye düşünüyorum. Şiir de bunun için diğer şeyler de.
Yoksa, elbette olacak olan olur…
|