|
NECATİ MERT
DENEME VE TÜRLER ARASINDA
Türün isim babası Montaigne. 1580'de
yayımlanan kitabına Essais adını veriyor. Ve sunuşta şunları yazıyor:
"Yapma ve zoraki değil, sade, tabii ve her günkü kıyafetimle görünmek
istiyorum; çünkü betimlediğim kendi kendimdir." Şu cümle de özetin
özeti: "Kitabımın konusu ben kendimim." Montaigne'nin kaynağı da antik
edebiyat: Plutarch, Seneca vb. Sözcüğün kökeninde "denemek" mastarı var.
Hatta fazlası: Bir yoruma göre "ex-agere"den geliyor "essay". Bu "agere"
fiili de Eski Yunancanın "agagein" fiiliyle ilişkili. "Hareketi,
yönetmeyi, etkin olmayı dile getiriyor bir yanıyla. Önüne koymak, öne
sürmek, yol göstermek bu fiilin anlam dağarcığı içinde. Yaşam atıyor bu
fiilde."1
"Essay" Fransa'da doğar ama
edebiyata İngiltere'de yerleşir. İngiltere'deki ilk ad Bacon'dur.
1597'de benzer yazılardan oluşan kitabına Montaigne'den esinlenerek o da
aynı adı verir. Gelgelelim "essay"nin tür adı olarak kullanılması,
Fransa'da Montaigne'den yüz, Almanya'da ise iki yüz yıl sonra olur. Üç
ülkede de dergi ve gazete kültürüne bağlı olarak yayılıp gelişir.2 Altın
çağı XIX. yüzyıldır. Orhan Burian, önceki yüzyılın İngiltere'de "sosyete
gelenek ve göreneklerinin en ağır bastığı dönem" olduğunu söyler. Kendi
ifadesiyle: "[Y]azıda çekingenlik, kendini göstermekten sakınma, genel
görgü kurallarına sıkı bağlılık aranıyordu. Onun için XVIII. yüzyıl
yazarlarının hemen hepsi kişiliklerini olduğu gibi ortaya koymaktan
sakınmış, yazılarını edebî kalıplardan başka toplumsal kalıpların da
yapaylığına dökmüşlerdir." Oysa türün ilk şartı yazanın içinden ne,
nasıl geliyor, kafasına ne, nasıl doğuyorsa öyle yazmaktır. Bu özgürlüğü
XIX. yüzyıl verir. "Bu dönemde 'birey'in bütün güçleri ve bütün zaafları
ile ön sıraya geldiği görülür."3
Montaigne Rönesans yazarıdır.
Hümanizmden beslenir. Hümanizm bilimsel ve coğrafi keşiflerle doğar.
İnsanı ve aklı Ortaçağ öncesi yerinden alıp yeniden öne çıkarır.
Hıristiyanlığa, Kilise'ye öfkelidir. Kilise Latincesi yerine de ulusal
dili yeğler. Rönesans bu değerleri temellendirir: Bireye saygı, kültürel
uyanış, sanatsal yaratıcılık, Yunan-Latin edebiyatları, mitoloji vb.
Dogmatizme karşı çıkar, mutluluğu da bu dünyada arar, öbür dünyaya
ertelemez. Bu bağlamda "Yeniden Doğuş"tur. Yerleşmiş kanıları, genel ve
basmakalıp görüşleri sarsmak amacında olan "essay"nin Rönesans'la ortaya
çıkması boşuna değil.
Bizde de bir değişim/dönüşüm dönemi
olan Tanzimat'tan sonra görülür. Akla ilk gelenler: Yahya Kemal, Yakup
Kadri, Ahmet Haşim... Şu var ki ilk Tanzimatçıların, özellikle Namık
Kemal'in "beyanname mahiyetindeki mukaddime"leri de Tanpınar'a
referansla hatırlanmalı. Hatta Tahir Abacı öncekiler arasında
tezkireleri de sayar.4 Ne ki türün adı henüz yoktur. Öyle ki Orhan
Burian'ın andığımız yazısı, Haziran 1936'da "Yücel" dergisinde
yayımlanmıştır; başlığı "Essay Hakkında"dır. "Birçok yazarımızın bu
türde, batılı yoldaşlarınınkilerle boy ölçüşebilecek yazıları" olduğunu
söyler Burian, Falih Rıfkı'yla Refik Halit'in adlarını verir; fakat
yazdıklarının "'nesir' gibi belirsiz bir adla" bilinmelerinden de
yakınır. Aklına "deneç", "dengi" demek düşer.5 Diyeceğim, türün bizde
"deneme" adını alışı -tıpkı Batı'daki gibi- ilk denemelerden çok çok
sonra olur. TDK'nın Türkçe Sözlük'ünün 1955'teki ikinci baskısında
"deneme" tür adı olarak yer almadığına göre, demek genel dile girişi bu
tarihten de sonra.
İlk adlarda hem İmparatorluk'tan
getirdikleri şaşaa ve kendine güven vardır, üsluplarında da görülür bu;
fakat hem de içlenme, sızlanma, çekilme... Nesirleri liriktir.
Sorgulayan, tartışan denemeye Cumhuriyet'ten sonra rastlanır. Ahmet
Hamdi Tanpınar Doğu-Batı ekseninde kafa yorar. Nurullah Ataç dil ve
edebiyat ve eski-yeni üzerinde yoğunlaşır. Sabahattin Eyuboğlu Anadolu
Uygarlıklarına uzanır, Batı kültürünün bizim halk kültürümüzle
buluşacağını görür. Ataç hayali kahramanı Keziban'la/Allı'yla konuşur,
Prospero'yla Caliban'ı simgeleştirir: "Çoğunluk hep gericidir. (...)
Çoğunluk Caliban'dır. (...) Yeniyi bulmak, yeniyi yaratmak Prospero'ya
vergidir, ancak o bilir Ariel'i çağırmağı, (...) güzeli güzel
olmıyandan, iyiyi iyi olmıyandan ayırdetmeyi öğreten Ariel'in dilinden
ancak Prospero anlar." Eyuboğlu'nun kitabının adı, Mavi ve Kara'dır;
renklerden ilki sanatı, ikincisi parayı simgeler. Keza bir denemesinin
adı da "Siyah-Beyaz"dır. Vedat Günyol'la Tahsin Yücel'in kitapları da
adlarını karşıtlıktan alır: Gölgeden Işığa ve Tersi ve Yüzü. Denemenin
zekâ ve düşünce açan yanına işaret eder bunlar.
Ataç'ın denemecilerimiz arasında çok
özel bir yeri var. Diğer denemecilerimiz ya şairdir aynı zamanda: Yahya
Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas, Salah Birsel, Cemal Süreya,
Sezai Karakoç, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Özdemir İnce, İsmet Özel, Enis
Batur, Sunay Akın... Yahut öykü veya roman yazarıdır: Refik Halit Karay,
Sadri Ertem, Haldun Taner, Oktay Akbal, Çetin Altan, Orhan Duru, Ferit
Edgü, Rasim Özdenören, Tomris Uyar... Ya da hem şiirleriyle hem öykü
veya romanlarıyla bilinirler: Ahmet Hamdi Tanpınar, Melih Cevdet Anday,
Necati Cumalı, Attilâ İlhan... Siyaset, akademi, eleştiri ve
düşünce-felsefe dünyasından gelenlerin çok olduğu düşünülürse de
umulduğunca değildir: Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat
Günyol, Orhan Burian, Cemil Meriç, Nermi Uygur, Memet Fuat, Mehmet H.
Doğan, Doğan Hızlan, Füsun Akatlı, Nurdan Gürbilek, Nilüfer Kuyaş...
Neden umulduğunca değildir? Memet Fuat diyor ki: "İnceleme, araştırma
alanında başarılı olan herkes deneme yazamaz. Deneme sanata daha yakın
bir türdür. İncelemeciliği, araştırmacılığı aşan nitelikler gerektirir.
Eleştiriyi sanatlar çerçevesine sokan özelliklerin neler olduğu
'deneme'de açıkça görülür."6 Ataç, denemecidir. Söyleşirken, mektup veya
eleştiri yazarken de hep denemecidir. Eleştirmenliği yoktur Ataç'ın.
Fethi Naci'nin bu görüşüne Memet Fuat da katılır; fakat Ataç'ı
eleştirmenin de üstüne çıkararak: "Fethi Naci doğru söylemiş. Eleştirel
bir yaklaşımı yoktur Ataç'ın. 'Beğendim, beğenmedim,' der. Ama
eleştirinin en üst düzeyi de budur: 'Beğendim, beğenmedim,' diyebilmek;
deyip de tutturmak. Ataç'ın da yanıldığı olmuştur herhalde, ama hiç
sakınmadan, 'Beğendim, beğenmedim,' diyebilmiş. (...) Fethi Naci'nin
'eleştirel yaklaşım' dediği, bir anlamda, eleştirinin hamallığıdır,
çalışma, araştırma, karşılaştırma, sayma, ölçme, biçme işlemleri...
'Beğendim, beğenmedim,' ise sanatçının, yapıtı karşısındaki o geri
çekilip bakışıdır. Fırçayı vurur, bir adım geri atar, kafasını yana eğip
şöyle bir bakar. (...) O bakışta yılların biriktirdiği eleştiri gücü
vardır. Pek az eleştirmen bu düzeye yükselebilir."7 İncelemeci de
değildir Ataç. Memet Fuat bunun da altını çizer: "İnceleme eleştirinin
sanata en uzak duran türüdür. Ataç bir yazı ustasıydı. Denemeciydi.
Sanata çok yakındı. Onun yazılarını okurken sanatsal tat almayanların 'check-up'
yaptırmaları gerekir."8 Ataç'ın denemecilerimiz arasındaki yeri bu
nedenle çok özel.
Denemeyi mektuba benzetir Ataç.
Hatta "mektuptan da yakın" bulur. "Yalnız kaldığımız saatta yanımıza
sokulan, elini omzumuza koyup 'Kardeşim, yaşamak denen macerayı deniyen
kardeşim! senin gibi ben de yaşadım, ben de güldüm, ben de ağladım.
Dinle benim geçirdiklerimi!' diyen bir kimsenin sesidir." İyi de
dinlenir mi her ses, her söz? "Bizim her diyeceğimizi dinlemek ister mi
bakalım" karşımızdaki? Karşı çıkarak cevaplar soruyu Ataç: "Ama deneme
'ben'in ülkesidir, 'ben' demekten çekinen, her görgüsüne, her göreyine
ister istemez benliğinden bir parça kattığını kabul etmiyen kişi
denemeciliğe özenmesin." Bu 'ben' bencil midir, otoriter midir? Hayır!
İki 'ben' arasındaki farkı söyler Ataç; deneme'yi deneyecek olana da
uyarısını yapar: "Denemeci büyüklenmeyecektir, ama bir insanoğlu olduğu
için, insanoğullarından biri olduğu için kendinin de bir değeri olduğuna
inanacak, en geçici, en kaçıcı düşüncelerini, duygularını bildirmekten
korkmıyacaktır." Anladığım: 'Ben'in sesini dinlenilir kılmaktır deneme.
Ustalık, 'ben'de ve 'dinlenilirlik'te. Örnekse: "Denemeci, Montaigne
gibi Hazlitt, Lamb gibi asıl denemeci, okurlarına açılabilen kişidir."9
Artı olarak da şu: Açtığını okutturabilen. 1954'te çıkan Ararken'de
söyler bunları Ataç.
Aynı yazıda Bacon'dan da söz edilir.
Bacon "bir türlü açılm(ayan)" biridir. Öyle ki "ölüm" hakkında bile
kendi konuşmaz. Ataç'ın diliyle: "Bize öğütler verecek, bilgeliğinden
bizi de asılandıracak, geçecek. Kitabında bir dost ararken ancak büyük
bir adam, büyüklüğüne pek inanan bir adam buluyoruz. Gönlü yok, aklı
var. Gönülsüz insan olur mu? (...) Gönlünü o kadar gizliyor ki 'Bu
adamın bir korkusu var, onun için açılamıyor' diyoruz."10
İnceleme, araştırma alanında
başarılı olmuş herkesin deneme yazamaması sanırım bundan. "Ben-anlatıcı"nın
cesaret istemesinden. Sormak, yoklamak, söylemek, açmak, kışkırtmak,
oynamak, göze almak... ise, yani eleştirmek ise deneme'den amaç,
deneme'nin didaktik metinlerden farkı nerede? "'Deneme'yi bir edebiyat,
kitap, tiyatro ya da film eleştirisinden ayıran özellik, denemenin ele
aldığı 'konu'yu amaç değil, araç olarak kullanmasıdır. Başka bir deyişle
denemeci, el attığı konuyu (eser, tiyatro, film vb.) kendi düşüncelerini
ortaya koymak için bir vesile sayar, amacı o konuyu nesnel ve yansız bir
biçimde aydınlatmak değildir. (...) Deneme usulü eleştiride sanat
eserlerinin nesnel ölçütlere vurulması söz konusu (olmaz). Tam tersine,
inceleyen kişinin kendi yaşantılarına, kendi hayatından özümleyip
oluşturduğu ölçütlere göre değerlendirmesi beklenir. Burada ... okuyucu
eleştirisinden çok, yaşayan, aktif insanın bütüncül görüş açısından
süzülmüş bir eleştiri vardır." F. Robert Curtis bunu "hayat eleştirisi"
diye adlandırır.11 Sanırım, konusu ne olursa olsun her deneme için de
gerekendir bu.
Deneme kitaplarından kimilerinin adı
ben zamirini taşır doğrudan: Bize Göre (Ahmet Haşim), İçimin Sesi (Nermi
Uygur). Kimi, hayatı vurgular: Yaşadığım Gibi (Ahmet Hamdi Tanpınar),
Günlerin Getirdiği (Nurulah Ataç), Günlerin Götürdüğü (Suut Kemal
Yetkin). Kimi, deneme'nin denemeye dayandığına işaret eder
alçakgönüllüce: Karalama Defteri, Ararken, (Nurullah Ataç), Denemeli
Denemesiz (Nermi Uygur) . Kimi, öteki türlere göz kırpar. Sözgelimi
mektuba: Mektuplarım (Muallim Naci), Okuruma Mektuplar (Nurullah Ataç),
Etiler Mektupları (Necati Cumalı). Sohbete, söyleşiye: Tarih
Musahabeleri (Yahya Kemal), Sözden Söze, Diyelim, Söz Arasında (Nurullah
Ataç), Edebiyat Konuşmaları (Suut Kemal Yetkin), Hak Dostum Diye
Başlayalım Söze (Haldun Taner). Günceye, günlüğe: Günübirlik (Cemal
Süreya), Gündökümü (Tomris Uyar). Portreye: Babamın Arkadaşları (Samet
Ağaoğlu), Portreler (Yusuf Ziya Ortaç), Bir Yumak İnsan (Çetin Altan),
Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (Haldun Taner). Geziye: İsviçre
Günleri (Selahattin Batu), Kıyı Kıyı Kent Kent (Orhan Duru).
Deneme, çoğu yazarının aynı zamanda
şair veya öykü, roman yazarı olduğu bir tür. Öznelliği buradan
besleniyor. Ama eleştiri de o ölçüde olmazsa olmazı denemenin. Oyun
yazarlarından -ki diyalog kurar, konuşturur, tartıştırırlar- denemeye el
atanlar daha çok olmalı değiller mi? Haldun Taner, Necati Cumalı, Çetin
Altan... geliyor aklıma. Bir de denemeleri de oyunları kadar sımsıkı
şiir olan Memet Baydur. Denemenin seyir sanatı değil, bir yazı sanatı
olduğunu mu işaret eder bu? Yardımcı türlerin aşağı yukarı hepsine yakın
durması da belki bununla ilgili. Hemen her imkândan yararlanmakta
deneme. Üniter/monolojik söylemi olmadığı gibi öyle yapısı da yok. Bu
yüzden tarifi zor. Hatta imkânsız. İyi ki de böyle. Çünkü üniterliğin
dayattıkları vardır. Bütünlüğü, bölünmezliği dayatır. Değişmezliği. Oysa
deneme bir başkaldırıyla var olmuştur. Baş eğmek denemeyle bağdaşmaz.
Kaldı ki verili olanla yetinmek diğer edebî türler için de sakıncalıdır.
Nitekim yetinmemişlerdir de. Bugünkü şiir, öykü... elli yıl öncekinden
bile farklıdır.
Türler arası ilişki/alışveriş -ya da
geçişkenlik diyelim- bir türü ortadan kaldırır mı? Sanmıyorum. Bunca
yardımcı tür girmiş denemeye, hatta aynı denemeye ikisi üçü birlikte
girmiş, deneme denemeliğini yine yitirmemiş. Hatta pekiştirmiş.
Görünüşte mektup, günlük, gezi hatta biyografi olan ama özde sapasağlam
öyküler var. Romanlar da. Ahmet Mithat'ın romanı kesip araya
sıkıştırdığı ansiklopedik bilgilerin, ahlaki öğütlerin de deneme'ye
yakışan paragraflar oldukları unutulmamalı. Acemilik midir bu?
Gelgelelim Tanpınar'da da var böyle yerler, Attilâ İlhan'da da. Hele
Kemal Tahir'de sayfalarca. Tamam, edebî türler bir sisteme dayanırlar,
dayanırlar da kendilerini yeni perspektiflerle geliştirmeye de
mecburdurlar.
Bizim en gözü pek öykücülerimiz 50
Kuşağı öykücülerimizdir. Onların öyküye kattıkları türler arası
alışverişin ötesindedir. Dille, yazımla, noktalamayla oynar bu kuşak.
Sözdizimini bozar. Daha dahası öyküye fotoğraflar, tebligatlar, gazete
haberlerinden fotokopiler de sokar. Bugün de öyküyü denemeye, denemeyi
öyküye yaklaştıran öykücüler/denemeciler ya o kuşağın içindendirler ya
da o kuşaktan fazlasıyla etkilenenler. Minimal öykünün -ki denemeye en
çok yaklaşanı şimdilik- arkasında böyle bir etkilenme var bence.
Yapılanlar doğru mu? Değil mi? Bunun hiç önemi yok. Mektup, günlük,
deneme romana taşındığı gibi öyküye de taşınabilir -hatta bugün aklımıza
gelmeyenler, geldiğinde karşı çıkacaklarımız da. Mesele, bunların
taşınmalarında değil çünkü, kurgu öğesi olarak kullanılıp
kullanılmamalarında.
Hem, türler dokunulmaz yapılar
mıdır? Ölümsüz müdürler? Roman, destanı kaldırdı ortadan. Dram,
tragedyayı veya komediyi yok etmediyse de yer açtı kendine. Deneme de
kendi kendini doğurdu. Benzer yok oluşlar görebilir yine insanoğlu. Yeni
doğumlar da. Ama bir edebiyatçı için bunun dert edilmemesi gerektiğini
düşünürüm. Neden? Edebiyatçının derdi edebî tür değildir çünkü.
Taksim'de Sütiş'e girdik eşimle.
Yukarıya çıkacağız, yürüyor, bir yandan da soldaki camekâna bakıyorum.
Çok renkli tatlılar dikkatimi çekti. Çıktık, o renkli tatlılardan
istedim, "Nedir onlar?" diye de sordum. Aşureymiş. Allah Allah! Aşure,
bildiğim ve sevdiğim bir tatlı. Buğday olur, nohut olur içinde. Fasulye.
Uzun uzun kaynatılır. Kuru incir, kayısı falan katılır sonra. Fındıkla,
cevizle süslenir. Gelen böyle değildi. İlk anda güllacı hatırlatıyordu.
Üstünün rengi nardan, tarçından, kividenmiş meğer. Altı da keşkül,
sütlaç gibi bir şey. Ve soğuk. Dolap soğuğu. Ama pek hoştu. Pek lezizdi.
Öyle ki bunu duymayana "check-up" gerekir.
Diyeceğim, türler edebiyat değil
edebî kategorilerdir. Edebiyatın peşinden gidilmeli.
1 Ahmet İnam, "Deneyen
Deneme", Kitap-lık, Şubat 2006, Sayı: 91, s. 80
2 Gürsel Aytaç, "Bir
Düzyazı Türü: Deneme", [Edebiyat Yazıları I, Gündoğan, Ankara, 1990]
içinde: s. 107
3 Orhan Burian, "Deneme
Üzerine". [Denemeler, Eleştiriler, yayıma hazırlayan: Vedat Günyol, Cem,
İstanbul, 1993] içinde; s. 23-24
4 Gürsel Aytaç, Deneme
Üzerine, Hece, Ankara, 2007, s. 158-160
5 Müge Canpolat, Türkiye'de
Deneme ve Eleştirinin Gelişiminde Orhan Burian'ın Yeri, master tezi:
http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0002421.pdf
6 Memet Fuat, Konuşmalar,
İş Bankası, İstanbul, 2002, s. 217
7 Memet Fuat, a.g.e, s. 219
8 Memet Fuat, a.g.e, s. 359
9 Nurullah Ataç, "Ölüm
Üzerine", Karalama Defteri-Ararken, Yapı Kredi, İstanbul, Yapı Kredi'de
8. baskı: 2007, s. 171
10 Nurullah Ataç, a.g.y, s.
172
11 Gürsel Aytaç, "Bir Düzyazı
Türü: Deneme", a.g.e. içinde: s. 109
|