[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

MUSTAFA KÖNEÇOĞLU

YARALI MISIN AT CEVİZLERİ KUYUYA  

İsmet Özel'in modern şiiri tanımlarken başvurduğu yaralanmış insan metaforuyla, Ali Şeraiti'nin klasik sanatı betimlerken dikkate sunduğu susamış adam algısını birlikte değerlendirmek,  insandaki sanatsal özü ve şiirsel içeriği ifade etmede bizlere bir kolaylık sağlar mı? İki yaklaşımı bir arada düşünerek sanatın çağdaş ve klasik görüntüsünü daha da netleştirecek bir mercek elde edebilir miyiz? Ya da geleneksel insanın hasretiyle çağdaş insanın yarasını aynı terkipte toplayıp 'yaralı hasret' şeklinde bir bileşime varmak mümkün olur mu acaba? İnsan duygularının özsel devamlılığına inanan biri olarak beni daha çok son soru ilgilendiriyor herhalde. 

Bilindiği üzere İsmet Özel, 'modernist şiir'in hangi insani tutum dolayısıyla belirdiğini tespit ederken 'fantastik' bir metafora başvurur: merdivenden düşen 'yaralı bir insan.' Şaire göre modernist şiir, merdivenden düşen travmalı bir adamın konuşmasıdır; başındakilere baygın gözlerle bakıp sadece konuşan… Ne söylediğinin, söylediklerinin bir anlamı olup olmadığının hiçbir önemi yok. Sadece konuşacak. Konuşturulması gerekir, bilincinin açık tutulması… Yaşaması için başındakilerin, 'Bir şeyler söyle, bir şeyler söyle' demeleri karşısında, yaralının; gözlerini açıp söylediği şeydir İsmet Özel'e göre şiir. Buradaki merdiven simgeseldir ve Ahmet Haşim'in merdiveniyle alakalıdır: merdiven ağır ağır çıkılan hayattır. Modern şiir hayattaki kazalar sebebiyle bilincin gayri ihtiyari dile getirdiği şeydir. Çığlık, sayıklama… Muhataplar, yaralıyı fark ederek konuşmasını isteyenlerdir. Yaralanmayı fark etmeyenlere bir şey söylemesi mümkün değildir modern şiirin. Yaralının söyledikleri yaralanmayı fark edenlerce bir öneme haizdir. Yaralanma dolayısıyla ruhsal yakınlık yakalayanlar ancak şiirin söyledikleri etrafında birleşebilir. Ortak paydaları 'yara'dır çünkü. Düşmeyenler, herhangi bir düşme hadisesine de şahit olmayanlar(bunu isterseniz ontolojik düşmeyle birleştirin)şiirde söze gelene dair bir fikre sahip olamazlar. 'Dünyayla arası iyi olanların' bu pazardan alabilecekleri bir mamul yoktur. Tab'an mümkün değildir bu. Çünkü Cesare Pavese'nin söylediklerini de dikkate alırsak, 'İnsana can veren kanın akıp gittiği kapanmaz bir yaradır şiir yazmak.' Dolayısıyla sözü edilen yaralanmada ortak bir tecrübe ya da bilince sahip olmayanların aynı dilde buluşmaları mümkün değildir. İnsanları buluşturan şey bulduklarındaki ortaklıktır. Aynı yerden düşmeyenlerin yaraları ortak olamaz. Aynı acıyı da paylaşamaz onlar.

İsmet Özel'in 'düşme' metaforunu biraz daha açıp, Daryush Shayegan' ın söz ettiği, 'sanatın düşey seyri'yle irtibat kurma niyetindeyim. Böylece yaralanmaya ontolojik bir boyut da eklemiş olabileyim. İranlı düşünür, modern sanatın merkez yokluğundan doğduğunu söyler. Daha doğrusu insanın kökensel bağlarını imleyen merkezin yok edilmesinden doğar modern sanat ve yerini bu merkezsizlikte kurar. Ona göre modernlik denen hadise, insanı bağlı olduğu 'kürsü'den kopararak işini yürüteceği bir alan hazırlamıştır. Sonuçta modern insan ontolojik hiyerarşiyi yitirdiği için, ne eskinin tekdüze dünyasındaki aidiyeti kalmış ne de yeni dünyanın vaatleriyle var oluşsal bir sarahate kavuşmuştur. Kalıcı olamayan benlik ile ideal benlik arasındaki sonu alınmaz çatışmanın ortasındadır. Koptuğu dünyanın yerine eş değerde bir anlam dünyası koyamamanın uçurumundan seslenir modern benlik. Zihindeki çatlaklar 'yaralı bilinci' doğurur. Octavio Paz  da modern şiirle ilgili buna benzer bir yaklaşım içindedir. Modern şiirin kaynağını kendini yok eden bir eleştiriye, eleştirinin hakikatine, evrensel öksüzlüğe, kısaca tanrı öldü kendi tanrını yarat' taki yakıcılığa bağlar Paz. Eleştirel aklın her bölünmeyi yeni bir bölünmeyle tedavi etme düşüncesi, bütün sistemleri eleştiriden geçirirken, aynı zamanda bilinci de gelecekte öldürür. Deniz suyu içerek susuzluğunu gidermeye çalışan bir insan imgesi… Sürekli yenilenmekten ibaret olan modern zihin kaldırdığının yerine bir yenisini koymak zorundadır. Her yeninin daha öncekini arattığı bir çevrimdir bu ve modern şiir de tam buradan doğar. Sürekli bir kopma, kesintisiz bölünmedir. Modern çağ Hıristiyanlıktan kopmakla başlamıştır, modern şiir de bir ihlalden ibarettir.  Hem geçmişi hem geleceği hem de kendini ihlal eder. Şöyle der Paz: 'Bu, kendimizi başıboş, düşman ve kayıtsız bir dünyaya terk edilmiş, suçlu olmaksızın suçlu, masumluk olmaksızın masum hissettiğimiz o karanlık gecedir.' Şair bu karanlığın içine geri dönüş yollarını yakarak gelmiştir. Geri dönüp meseleyi yeniden ele alması her hangi bir tercihte bulunması mümkün değildir. Yaşananın bir kereliği öyle bir şeydir ki, her başa dönme hamlesi yeni bir bölünmeyle noktalanır. İnsanın yazgısı bu durdurulmaz bölünme, parçalanma ve kopuşun kesiştiği yerdeki trajik haldedir. İsmet Özel'deki 'yaralı insan'ın Paz'ın sözünü etiği, bölünmüş, parçalanmış; var oluşsal anlamda çatlamış insanla ilgisi kurulabilir mi? Aynı şekilde, Daryush Shayegan'ın 'yaralı bilinci'yle, 'merdivenden düşen yaralı' arasında bir bağ kurmak mümkün müdür? Özel'in yaralanmış insanı, ontolojik bir kopuşu imlemez elbette. Daha çok dünyada olup bitenlerden 'kötü etkilenmiş' biri izlenimi verir. Ama bu kötü etkilenmelerin var oluşsal tercihlerimiz sebebiyle meydana geldiğini inkâr edebilir miyiz? Üzerinde düşünmeye değer doğrusu.

Ali Şeriati, sanatı dikey bir kopuşla(savrulma, dağılma) değil; daha yumuşak bir var oluşsal olguyla, ayrılıkla, betimler. Mevlana'nın ney istiaresinden beri bilinen geleneksel bir yaklaşımdır bu. Ney, var oluşsal kökenini aramakta, bunun için inlemektedir. Vatan endişesi, ilk kaynağa dönüş isteği, yaşanan yerdeki yadırgatıcı yalnızlıkla birleşir. İnsan bu geçici mekânda huzursuzdur. Koparıldığı asıl mekânını istemekte, burada, yeryüzünde sürekli bir yarımlık, tamamlanmamışlık hissetmektedir. Gözü kulağı kendini bütünleyecek asıl yurdundadır. Şeriati daha ilgi çekici bir örnek-hikâyeye başvurur sanat ve hasret ikilisini açımlarken: 'susamış adam ve su.' Hikâye malum, Mevlana'nın: 'Cevizcilik yapan adamın biri susamıştı. Bir kuyunun kenarına vardı. Kuyuda su olup olmadığını anlamak için kuyuya bir ceviz attı, su sesi geldi. Etrafına bakındı su kabı yoktu. Vakit geçtikçe susuzluğu, suya olan ihtiyacı artıyordu. Susuzluğunu hatırladıkça kuyuya bir ceviz daha atıyor ve bu böyle devam ediyordu. Ceviz, su sesi; ceviz, su sesi… Daha çok susuzluk, daha çok heyecan… Suya ihtiyaç daha şiddetli; su sesi duymanın şevki daha kuvvetli, gittikçe daha kuvvetli… Suyu kuyudan çıkarabilecek bir araç olmadığı için de sadece suyun sesini duymadaki çaresizlik.'  Şeriati'ye göre sanat suyun sesidir. İnsan, bu dünyada bulamadığı, sadece sesinden haberdar olduğu bir başka dünyanın açıdır. Filin Hindistan'ı özlemesi gibi orayı özler. Sesi duymasının bir yolu vardır, o da, dünya adına eline ne geçtiyse, kalbine ve canına ne tutunmuşsa hepsini kuyuya atmaktır. Etekteki cevizler tek tek kuyuya atılacak; fakat sudan bir zerre bile nasiplenmek mümkün olmayacaktır. Suya ulaşıp ruhu ferahlatmanın bir yol yoktur. İnsanın dünyadaki yazgısı, suyun sesini dinlemekten öteye geçmez. İnsan, suyun kendine duyulan hasretten ibarettir. Dünya, suya kavuşma noktasında bir araçsızlıkla maluldür: burada su kabı bulunmaz.

İlk başta modern şiirin kaynağını anlamayı kolaylaştıran 'yaralanma' tespitiyle klasik sanatın doğasındaki 'hasret' temini bir araya getirmek zor görünüyor. Fakat dikkatle bakınca bu zorluğun aşılacağına inanıyorum. İsmet Özel'in merdivenden düşen yaralısıyla Ali Şeriati' nin susamış adamı arasında çok yakın bir akrabalık var gibi geliyor bana. Sadece yaralı birinin hissettiği şiddetli susuzluk duygusu değil sözünü ettiğim akrabalık. Daha ruhsal. Daha sahih ve ontolojik… Dünyadaki yeri dolayısıyla yaralanmış, dünyanın gidişinden fena halde hırpalanmış, yarı baygın biriyle, hasretten yerinde duramayan biri arasında nasıl irtibat bulunmaz? İkisi de farklı şekillerde yaralı değil midir bunların? Biri hasretten; diğeri darbeden yaralı. Birinin yaraları dolayısıyla konuşacak takati kalmamıştır, öbürünün mecalini hasret tüketmiştir. Elbette, ancak yaralı olanlar suyun sesini bir ömür dinlemeyi göze alabilir. Ancak yarası olanlar eteğindeki cevizleri kuyuya atabilir. Öbürleri serapa ömür tüketirler.

Bana öyle geliyor ki, iki düşünürün sesi bir oluyor; 'yaralı hasret' terkibini kurmakla kalmıyor, sanki: yaralı mısın, at cevizlerini kuyuya, diyor.

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.