|
MEHMET HARMANCI
SİNEMASKOP YAZILAR-4*
dağ başındaki duman
Kuşbakışı dağ silsilelerinin ip gibi
gözüken tepeleri görünür ilkin. Dağların zirvelerinin bağlantılı
görünüşü bir çizgiyi andırmaktadır. Aşağı doğru yamaçların, eteklerin
görünüşü ise ışık-gölge ilişkisinin doğurduğu kabartma fotoğraftan
ibarettir. Kavisler, girintiler, çıkıntılar, kıvrımlar, göçükler ışığın
fırçası ile gölgenin tuvaline göre şekillendirmektedir algımızı.
Biraz yaklaşıldığında dağ başlarını
kaplayan dumanın sebebi olan kırmızımsı, sarımtırak ateşler
belirginleşir.
Daha da yaklaşınca anlarız ki,
odunlar Yunus'un Taptuk dergahına taşıdığı odunların düzgünlüğünde
değildir. Dallı- budaklı, eğri büğrü… Üç parça odunun çatılmasından
oluşan ve yüzer adımlık mesafelerle sürüp giden ateş silsilesi dağların
zirvelerini ateş renkli bir ejderhanın kıvrılarak ilerleyişi gibi
hareketli göstermektedir. Her ateşin başında, baştan ayağa karalar
giyinmiş minyon denemeyecek kadar cüsseli, iri yarı denemeyecek kadar
zarif kadınlar vardır. Kara elbiseleri siyah şile bezinden dikilmiş bol
entarilerdir.
Gecenin karanlığına inat, ateş sanki
onların beyazlıklarını göstermek istercesine şavkımakta, üzerlerindeki
kara elbiselerde ellerinin ve yüzlerinin parlaklığını artırmaktadır.
Hepsi de ellerini dizlerine vurarak
ağlamaktadırlar. Dövünüp, gözyaşı dökerek gözlerinin akını kızıl kana
bulamaktadırlar.
Hızlıca, ard arda her 100 adımda bir
karşınıza çıkacak bu kadınları kuşbakışı yakından yalayarak geçen kamera
kilometrelerce bu işi sürdürünce sanırsınız ki ne bu dağlar bitici, ne
kadınlar ne de ateş…
İşte kamera bu hissi izleyenine
yaşattığından emin olduğu anda zifir karanlığa yapıştırılmış gibi duran,
yeni gelinlerin ellerindeki kınalar kadar turuncu bir güneşe sabitlenir.
Güneşe bakıp da "bu ne böyle!"
diyeceğiniz anda, güneşi eleştireceğiniz anda, kamera bu kez dev gibi
beyaz bir atın üstünde, dizginler bir elinde öbür elinde mızrağı, kılıcı
sırtında başında börkü bir akıncı beyine yönelir.
Hem at hem de üzerindeki süvari
tarih tasavvurunuzu yalan çıkarmayacak kadar sahici durmaktadırlar.
Bütün gördüklerinizi tam da
yorumlayıp emin bir şekilde bir sonuç çıkaracağınız vakit, bütün
algılarınızla, duygularınızla buna hazır olduğunuzu zannettiğiniz anda
görüntüyü tekrar donuk bir güneş kaplar. Tamamen.
Farkedersiniz ki, güneş erimektedir.
Sonra bir de bakarsınız karanlığı delercesine şaha kalkan beyaz at sırt
üstü yere yuvarlanmaktadır. (..veya yuvarlanmıştır.) Üstündeki süvari
ile birlikte.
Uçurumdan aşağı zoomlayınca görülür
ki at kızıl bir resme konu olmuş, süvari yerde yatmaktadır. Kılıcı
yanına düşmüştür. Ama mızrak, kameranın aranıp durması da fayda
vermeyince anlaşılmıştır ki, kayıp.
Kamera ürkerek 180 derecelik bir
çevrinmeyle gökyüzüne döner.
Anlaşılır ki mızrak eriyen güneşin
asılı olduğu gök resmine saplanmış ve onu çatlatmıştır. Alçıdan incecik
bir kabartmanın ardına saklanmış ışığın şavkı çatlaklardan sızmaya
başlamıştır artık.
Kamera eski konumunu alınca
anlaşılır ki ne at vardır yerinde ne sahibi.
Tekrar bir önceki konumuna yönelince
hiçbir şey görünmez olur.
Işığın bu denli kuvvetlisini
hazmedecek kamera henüz icat edilmemiştir.
* Sinemaskop yazıların lk
üçü Hece dergisinin 46. sayısında yer almıştı. Geçen onca zamandan sonra
farklı tarihlerde yazılmış, dizinin devamı mahiyetindeki çalışmalarımızı
nasipse ardı ardına yine Hece'de sizlere ulaştırmaya çalışacağız. [MH]
|