|
ARİF AY
EDEBİYAT GÜNDEMİ
Bundan böyle her ay bu sayfalarda
bir önceki ayın edebiyat gündemine ilişkin düşüncelerimi ifade etmeye
çalışacağım. Edebiyat gündeminden ne kasdettiğimi de hemen açmak
istiyorum. Ülkemizde pekçok edebiyat dergisi yayımlanıyor. Bu dergilerde
ustalardan yenilere pekçok şair ve yazarın şiir, öykü, deneme, söyleşi
vs. türünde ürünleri yer alıyor. Yapmak istediğim şey, ulaşabildiğim
kadarıyla bu dergilerde dikkatimi çeken ürünlere ilişkin duygu ve
düşüncelerimi okurla paylaşmaktır. Ayrıca, zaman zaman kitaplara da
değineceğim. Bu arada eleştirmenliğe soyunmadığımı da hemen belirteyim.
Aslında, bu başlık altında nelerden söz edileceğini ya da nelerden söz
edilmeyeceğini biraz da yazının çerçevesi ve bu çerçeve içindeki seyri
belirleyecek.
* * *
Geçen ay, yoğun bir biçimde sınav
kağıdı okumaktan dolayı ancak iki dergiye bakabildim. Bu dergilerden
ilki "sincan istasyonu"1 Edebiyat dünyamıza hoşgeldi, safageldi diyorum.
Bu karşılama sözünü söylemekte geç kaldığımın farkındayım elbet. Çünkü
elimdeki "sincan istasyonu"nun 5. sayısı. Abdülkadir Budak başta olmak
üzere, emeği geçen herkesi kutluyorum. "sincan istasyonu" tam da
özlemini duyduğum dergilerden biri. Dergiyi ilk gördüğümde Ali
Püsküllüoğlu'nun yetmişli yılarda çıkardığı "Yusufcuk" dergisini
anımsatmıştı birden. O da canlı, sevimli ve heyecan veren bir şiir
dergisiydi. "sincan istasyonu" da öyle, insan sıcaklığıyla dopdolu,
hayatın içinden seslenen bir dergi. Bu tür dergiler bahar rüzgârları
gibidir; edebiyat dünyamızın kirli havasını temizler.
Derginin Ocak 2008 sayısını, eve
dönmek için bindiğim Kızılay-Sincan belediye otobüsünde Sincan'a
varmadan daha, Etimesgut'a kadar okuyup bitiriverdim. Edebiyat dergisi
böyle olmalı işte. Bir çırpıda okuyuvermeli insan. İçtenlik ve insan
sıcaklığı hissetmeliyiz. Dergi içini açmalı size. Okudukça siz de ona
açılmalısınız. Bu birlikteliğin verdiği paylaşma duygusu, coşkuya
dönüşmeli. Derginin gelecek sayısını, özlediğiniz birini bekler gibi
beklemelisiniz.
Günümüzün kapaklı, çok sayfalı,
gayet iyi basılmış dergilerinde ne yazık ki bu sıcaklığı, bu coşkuyu
bulamıyorum doğrusu.
Günümüz insanı, modern hayatın
dayattığı yoğun bir koşturmaca içinde. Oturup, sayfalar dolusu kurumsal
yazıları okuyacak ne zamanı, ne de zihnî hazırlığı var. Bu tür
dergilerin edebiyat erbabının dışında, geniş bir okur kitlesine sahip
olduklarını sanmıyorum. Durum böyle olunca da, kağıt israfına üzülüyor
insan. O zaman yapılacak şey, dergicilik anlayışımızı gözden geçirmek
olmalı. İnsanı kendi kendisiyle ve hayatla yüzleştirecek,
çirkinliklerden güzelliklere yönlendirecek yeni yöntemler bulmalıyız. Bu
yöntemlerin en başında da tebliğ değil, telkin yöntemi gelir. Zaten
edebiyatın da, sanatın da aslî işlevi bu değil mi? Geçenlerde kendisiyle
yapılan bir söyleşide Ahmet Oktay: "Türk edebiyatı vicdanını kaybetti"
diyordu. (Kitap zamanı, 7 Ocak 2008) Bu önemli, önemli olduğu kadar da
insanın içini acıtan bir tesbit. Küresel sermayenin güdümüne giren,
insanı bir nesne gibi gören bir edebiyat anlayışında vicdan kalır mı?
Yeri değil ama söylemeden de geçemiyeceğim. Bir bankanın insanı böcek
gibi küçülten reklamı kimseyi ırgalamıyor mu? Bu kaybedilen vicdan
konusunda günümüz edebiyat dergilerine büyük sorumluluk düşüyor. Tabiî
başta, o dergilere ürün gönderen yazarlara, şairlere...
"sincan istasyonu"nun bu sayısında
Sabit Kemal Bayıldıran'ın "şiirde İnsan Sıcaklığı" başlıklı yazısına
yürekten katılıyorum. Bakınız ne diyor Sabit Kemal Bayıldıran: "Şair,
sözcüklerle oynuyor. Oynar, kimsenin 'Ne yapıyorsun kardeşim?' demeye
hakkı da yok. Kekeme şiir de yazabilirsiniz, onun da işlevi var. Ama
ben, yalın, yalın olduğu kadar da derin, sarsıcı, insanı ta içerisinden
kavrayan, insanı daha çok sevmeme yol açan şiirleri özledim. Hani
kaynağından çıkan suyun berraklığında. Söz cambazlıklarına tevessül
etmeyen, derininde insanı bütün berraklığıyla gösteren, zor ama kolayca
söylenmiş havasında bir şiiri özlemiş olmamı da çok görmeyin."
Derginin diğer yazıları da böylesine
sıcak ve severek okuyacağınız yazılar. "sincan istasyonu"na Sincan
İstasyonu'nun ömrü kadar ömür diliyorum.
Diğer bir dergi de "Aprınçor".2 Bu
dergi de geçen ay çıktı. "Aprınçor" da hoşgeldi, safageldi. Derginin adı
ilginç değil mi? "Aprınçor" dedelerimizin dedelerinin, onların da
dedelerinin dedesi bir şair. Daha doğrusu Ortaasya'da yaşamış ilk
ozanlarımızdan. Demek ki şair olmak böyle bir şey. Asırlar, asırlar
sonra adınız bir derginin adı oluverir. Aprınçor adına sevinmedim desem
yalan olur. Şairler yeraltı suları gibidir; nerden, ne zaman
fışkıracakları hiç belli olmaz. "Aprınçor"da da ilgiyle okuduğum yazılar
var. Örneğin, "Mahallenin namusu medeniyetin namusu." diyen Ersin
Özarslan'ın yazısı, "İlham yoksa yazmamak gerekir." diyen Bülent
Akyürek'in yazısı, "1980'lere kadar Türk şiiri gürül gürül akan bir
nehir gibiydi." diyen Prof. Dr. Nurullah Çetin'in yazısı gibi...
Dergideki öykü ve şiirlere daha sonra değineceğim.
Dar vakitte şimdilik bu kadar.
1 "sincan istasyonu",
yazışma adresi: P.K. 6 Sincan-Ankara. e-posta: sincanistasyonu@mynet.com
2 "Aprınçor", Yayın
Merkezi, Ziya Gökalp Cad. Bayındır-2 Sok. No: 36/2 Kızılay-Ankara.
Yazışma adresi: aprincor@gmail.com
|