[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

MECNUN DALI  

Şeref Birsel

 Yitik Ülke Yayınları

 

Şair, zulme karşı tavrını ortaya koyarken bu tavrın şiirin özüne halel getirici kısımlarını görmezden gelirse ortaya çıkan eser ne kadar özgün olabilir? Karşı durmak. Şair, duyarlılığı en yüksek noktada olan çağın sorumlu bireyi olarak bunu yapacaktır elbette. Lakin onun haksızlıklara karşı haykırma üslubu şiirin sınırları, surları içinde vücut bulmalıdır. Behçet Necatigil'in kendi devrinde şiiri içinde isyancı bir tonu taşımadığı eleştirilerine verdiği cevap tam da burada demek istediğimizi özetliyor: "Aslında şiir, bir bilgece bilmezlikten geliştir. Eskilerin deyişiyle tecâhül-i arifane. Bir şair, belli bir süre içinde moda olan yönelişe uzak kalıyorsa, bu onun çağın sorunlarına sırt çevirmiş olduğunu göstermez. Ama o, kendine göre bir iş bölümü yapmış, tezgâhını ona göre kurmuştur." Günümüzde epik tarzdan dem vurarak eserlerini oluşturan şairlerin şiirleri bir parti tüzüğünü andırıyor. Necatigil'in "haykırı" diye nitelediği bu şiir, bir kaç hafta etkisini sürdürüp sonra sanki hiç söylenmemiş kadar eskiyiveren pop şarkıları gibi. Toplumun yozlaşmasına, dünyanın karanlıklaştırılmak istenmesine tepkisizlikle suçlanan "lirik" şairler bu suçlamayı yapan afiş şiir sahiplerinden daha çok bir duyarlılığı temsil ediyorlar. İnsani duyuşu, şiirin böylesi bir zeminini de incitmeden özgün bir sesle yaşatmak onların gayesi. Bu dizelerle açtıkları rikkat aralıklarından insana büyük iddialar gütmeden sadece hissetme hassasının varlığını duyurarak belki de çağlarının en büyük tanıkları olmuş oluyorlar. Duyarlılık bir heybede taşınabilir. Bir bilekte ya da sükûtta da taşınabilir. Lakin duyarlılık mısrada taşınacaksa o mısranın halleri ve ilkeleri düşünülerek taşınacaktır.

Nisan 2007'de yayımlanan üçüncü kitabı Mecnun Dalı'nda Şeref Bilsel, anlatmaya çalıştığım izlekte yol alıyor görüntüsü vermektedir. Sürgündeki Rüzgâr ve Sersefil Türkülere Girizgâh başlıklı iki bölümde yayımlanan şiirlerde şairin kendi öz acılarını ve sonra onları bastıran insana dair yitip gitmelere karşı duruşlarını görmek mümkün. Elbette bütün bunlar imalı söyleyişler, yer yer kelime oyunları, iç kafiyelerle ve özellikle şairin kendisine has sesiyle verilmektedir. Kitabın kapağına konulan saatin üçü beş geçiyor oluşu mecnunla birleşerek bize Sâbit'in şu beytini hatırlattı: "Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir / Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saat." Mecnun kelimesindeki Nun harfi eski edebiyatta mürekkep hokkası diye tabir edilir. Dal ise kalemdir. Yine dala Anadolu'da sırt da denir. Sırt bir yükü, sorumluluğu da içermektedir. Şair böylece daha kitabın kapağında iken bizi şiirin tefekküre açılan kapısında bekletiyor olabilir mi? Kitaba serlevha yaptığı Nef'i 'nin 'inci sözlerini anlayacak olanları sınırladığı' beyti bunu ele veriyor: "Yine endişe bilir kadr-i dür-i güftarım/ Rüzgâr ise deni, dehr ise sarraf değil"

 

Ortadoğu

Şairin Mecnun Dalı'nda özellikle değindiği mekânlardan biri de Ortadoğu. Orhan Kahyaoğlu, 'tuzlu su taşıyan kadınlar' şirinin onun doğuyla duygudaşlığının ipuçlarını verdiğini söylüyor bir yazısında. Diğer şiirleri için bunu söylemek mümkün ama "oy karadeniz gel otur karşıma" diye başlayan bir şiir için böylesi bir duygudaşlığı aradığı yorumu biraz havada kalıyor. Rizeli bir şair olarak Bilsel'in ninesi etrafında hatırladığı çocukluk günleri ve onunla birlikte yitip giden eski ev, şiirin ana damarını oluşturuyor aslında. Şairin doğuyla duygudaşlığının bu şiirle olmasa da diğer birçok şiirle yansıdığını söyleyebiliriz. Karadenizli bir şairin doğuyu şiirinin merkezine böyle kuvvetli bir şekilde işlemiş olmasını neyle açıklayacağız? Şiirin istediği hüznün daha çok doğudan devşirildiği hakikati sebebiyle mi? Doğunun şimdiki halinin şiiri başka bölgelere yönelemeyecek kadar meşgul ettiğini mi söylemeliyiz.  Karadeniz, müziği ile dahi daha çok neşeyi terennüm etmiştir. Kemençeyi düşünün. Sazın neşet ettiği yerlere baktığımızda da hüznün daha çok dile geldiği/getirildiği yerin doğu olduğunu görüyoruz. Bilsel, doğu hüznünü kendi kişisel serüveni içinde aşina bulmuş olacak ki oranın yerlisi gibi kullanıyor bu hüznü. "dilimi yuttum, ağzımda/dicle kokan bir ırmak sesi" (gidecek yerimiz yok)

Doğu, bir medeniyet olarak şiirine misafir olurken Ortadoğu, içinde bulunduğu durum nedeniyle şairin gözlerini alamadığı, kendi ev'ine çekilemediği bir mekân olarak var bulunuyor. "nasıl ki cenazeleri ağaçlar kaldırır / öyle kaldırıyor beni terlikle dövülmüş rüyalar." ( burası üsküdar radyosu) "bunca küstürülmüş ağaçtan yapılan kürsü karşısında, aşağıya / bakıyorum, bütün Ortadoğu başsız" (mahfazalı şiir) Şairin şiir serüveni içinde bulunduğu ortamı düşünerek konuşursak, toplumcu bir şairin bu dizelerinden bir sancak eksikliğini gözlemlediği, oradaki acıları buna verdiği düşünülebilir mi? Yoksa şairin bu duyarlılığını tarihinden sıyırarak salt vicdanıyla mı açıklayacağız? Nedir bir Türk şairinin Ortadoğu'yu böylesi içselleştirmesinde yatan saik?

Kendisiyle yapılan bir söyleşide şair, Ortadoğu'nun şiirin ana akışını kendisine çektiğini açan sözlerle karşımıza çıkıyor. "Söz, doğu'ya aittir. Doğu'da duygu egemendir. Dünyanın hiçbir yerinde "misafir odası" diye bir tamlama duyamazsınız. Yanı başımızdaki coğrafyaya "Ortadoğu" diyoruz. Oysa bu isim batılılar tarafından konulmuştur. Tıpkı, Sovyetlerin 1979'da Afganistan'a "barış ve ilerleme" adına getirdikleri gibi bugün de ABD Irak'ta "demokrasi ve özgürlük(!)" adına bulunuyor. Dünya'da emperyalizme olan nefret sürdükçe, şiir de gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Bu güç ise en fazla doğu'da mevcuttur." ( Mostar Dergisi, Mayıs 2007)

 

Yağmur

"şimdi yağan yağmursa göğün küfrüdür bize." (dünebakan, Bilsel)

 

Bu yağmur kanımı boğan bir iplik

Tenimde acısız yatan bir bıçak (Bu Yağmur, N. Fazıl)

 

Necip Fazıl'da görülen yağmurun bireysel karşılanışı Şeref Bilsel'de toplumsal bir tepkisizliğin -içinde doğunun ağıtlarına dem vuran bir şiirde geçiyor olmasını da unutmadan- vebali olarak ele alınıyor. Yağmuru hak edecek bir rahmeti kuşanmıyor olabiliriz. Bilsel'in şiirlerinde kendi varoluşsal hüznünün dünyaya müteallik hüzünlerle iç içe geçtiği, birinin diğerinden ayırt edilemediği gözleniyor. Yer yer kendi iç coğrafyası içre seyrederken birden bire zulüm coğrafyalarından yükselen sesleri izlediği, oralara salındığı oluyor.

Çiçek

Bilsel'in özellikle geçmiş zamana, çocukluğuna dair yoğun duyguları verirken şiirinde oluşan hava acaba Cemal Süreya'ya mı çalıyor diye düşünürken Yan Oda şiirinden şu mısralar beni karşıladı: "senin sevincine değinen o tutucu gül/yolumu kesti, sen böyle yokuşlardın." Sonra Cemal Süreya'nın dizelerine bir göz attım: "Birdenbire/Bir çiçek/Rıhtım taşının aralığından/Uzatmış başını/Bir çiçek yolumu kesti!" (Cemal Süreya, Bir Çiçek)

 

Ses

"ey dallarla seviştikçe sislenen/ düşmanına davrandığın gibi davran bana/kaldır baygın kelimeleri göğsümden" Bilsel'in bu dizeleri "söz geçmişim ses bulmuşum" şiirinde yer alıyor. Şairler bir sese sahip olmayı hep istemişlerdir. Onları diğer şairlerden bu ses ayıracaktır. Yunus gibi, Fuzuli gibi. İsmet Özel,  bir şiirinde: "Beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım/öyle mahzun/ki hüznün ciltlerinde adına rastlanmasın." der.  Belki de ses sahibi olmak hüznün ciltlerinde rastlanmayacak kadar bir kefaret istiyor. Oysa Bilsel şiirine başlık olarak seçtiği dizede sözü geçip sesi bulduğunu söylüyor. Erken mi bunu söylemek? Türk şiiri içinde çelik çomağın yaygınlaştığı bir zamanda Bilsel'in bir imkanı yakaladığı, kendisine bir cephe açtığı söylenebilir. Şiirlerinin yanı sıra Türk şiirinin seyrini de çok iyi gözlemlediği, bu konuda söz söylediğini de hatırlarsak kendi durduğu yerden emin bulunduğunu görürüz. İyi şairler hep kendi devirleri içinde şiir coğrafyasını iyi okuyan kişiler olmuşlardır. Necatigil'in evinde o dönemde yayımlanmış bütün edebiyat dergilerinin sayılarına rastlayanlar ve bunu şaşkınlıkla serdedenler olmuştur. Bilsel, hassasiyetle hazırladıkları şiir yıllıkları sayesinde kendi şiirinin de sağlamasını yapma fırsatlarını kollamış oluyor.

 

SAİD YAVUZ

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.