[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

DOĞANHIZLAN

 Mehmet Âkİf Üzerİne TamamlaNmayI Bekleyen Notlar

Mehmet Âkif üzerine şimdiye kadar tek satır yazmamışım.Hece’nin soruşturması olmasaydı belki bu eksikliğim belirsiz bir zamana kadar sürüp gidecekti.

Oysa Safahat’ı okudum, onunla ilgili yazıları/incelemeleri/eleştirileri  gözden geçirdim ama derinlemesine bir çalışma yapmadım.

Bence bir eleştirmenin bağışlanmaz ihmali.

Özel sayılar, soruşturmalar itici güç özelliği taşıyorlar.

Yazının notlarını nasıl almalıyım.

Safahat üzerine yazılanlarla mı, yoksa edebiyat sanat üstüne düşündükleriyle mi işe başlamalı?

Düşünce ve edebiyat dünyamızda Mehmet Âkif Ersoy imgesinin karşılığı nedir?

Bazı şairler var ki, onları ben düşüncelerinden  arındırmak, soyutlamak istiyorum, yapay, onlara aykırı bir yöntem olduğunu bile bile.

Mehmet Âkif’i düşüncelerinden ayrı değerlendirmek zor.Aynı Tevfik Fikret’i, Nâzım Hikmet’i, Necip Fazıl Kısakürek’i olduğu gibi.

Ben şair eşleştirmelerine karşıyım zaman zaman bu tuzağa kendim düşsem de.

Mehmet Âkif Ersoy denilince Tevfik Fikret, Necip Fazıl Kısakürek denilince Nâzım Hikmet.

Evet düşünceler karşıtlarıyla var olur, buna inanırım ama edebiyat için de kural mı?

Mehmet Âkif Ersoy adı iki büyük şiiri çağrıştırıyor :

İstiklâl Marşı ve Çanakkale Şehitlerine’yi.

İkisi ulusal duygularla o kadar yüceltilir ki, bu şemsiye altında onun edebî özelliklerine yeterince değinildi mi sorusunu sordurur bize.

Çanakkale Şehitlerine’yi, İstiklâl Marşı’nı yazmış bir şairi ulusal duygulardan arındırıp değerlendirmek mümkün değil. İkisi de onu, okur gözünde nerdeyse kutsal biri mertebesine yükseltiyor.sayıyor.Böyle görenlere de karşı değilim ancak edebiyatı başka ölçütlerle yorumlama hatasına düşmüyorlar mı? Yalnız Mehmet Âkif Ersoy için değil, yukarda adını saydığım bütün şairler için geçerli bir itiraz hakkı.

Yetişme koşulları, eğitim tarzı, ortam, çevre, şairleri elbette etkiliyor. Belli bir düşünceye sadakat, siyasal, toplumsal çalkantılar döneminde bir çözüm çaresi.

Batılılaşmayı da Doğululuğu da biat kavramına indirgeyen anlayış, tartışmaların nesnelliğini bozmştur.Cumhuriyet sonrası kayıtsız şartsız batıcılık, eleştirel bir görüşe tahammül edemiyordu. Oysa Mehmet Âkif Ersoy, batıya karşı değildi, batının mutlak kültürel egemenlik olarak algılanmasına karşıydı.

Avrupa ve biz, Doğu-Batı kavgalarında çekişmelerinde, bugün Mehmet Âkif Ersoy’un tezlerinde de doğruluk/denge payı olduğu kanısındayım.

Mithat Cemal Kuntay’ın festen hoşlanmazdı, başı açık gezerdi sözünün yanısıra, Batıyı da görmüş birinin, bizim eksikliklerimizi onlarla mukayese ederken doğru saptamalarını ben benimsiyorum.

Onun düşüncesini, felsefesini sadece İslâm felsefesi içinde anlatmanın kısıtlayıcı, sınırlandırıcı bir anlayış olduğu kanısındayım.

Batı’ya hiç kuşkusuz İslâmi inanç açısından baktığı görüş vardır ama sadece bir dinin akaidi arasından bakmadığını iddia ediyorum.

Onun  batıya dair eleştirileri bugün de bir çok kişi tarafından ortaya konulmakta, savunulmaktadır.

Eğer o çizgiyi izlersek Attilâ İlhan’ı da anmamız gerekir.

Batı’nın tekniğini alıp içeriğini almamak konusundaki görüşü de bence, cumhuriyetin kültür politikasının, bize özgü yaratıcılığın simgesidir. O da Mehmet Âkif Ersoy’un düşüncesiyle aynı paraleldedir.

Şair küskünlüğü olarak nitelendiriyorum sonraki kaçışları, bir şapkaya indirgemek bana çok yüzeysel bir gerekçe geliyor.

Bence bu konuda düşünsel karşıtlar daima sudan gerekçeleri bulurlar.Ben edebiyatçının edebiyatına ağırlık veren, onun ötesinde  fikirlerinin siyasetle, gündemdeki rejimle bağdaşıp bağdaşmamasından pek etkilenmem. Yazdıkları yaptıklarından daha önemlidir.Ayrıca başka karşıt düşünceleri savunması da olağandır.

Şiirin, edebiyatın anlatış biçiminden çok anlatılanla önem kazanması, içeriğin etkili olması, toplumsal bir mesaj taşıması, Mehmet Âkif Ersoy’un amacıdır, hedefidir.

Toplumcu Gerçekçi edebiyat anlayışı ile benzerlik kurulamız mı?

Burada anlatışın yalınlığı, dilin çok kişi tarafından anlaşılır olması yeğlenir.

Tevfik Fikret ile Mehmet Âkif Ersoy’u dil açısından karşılaştırdığınızda onun yalın dil anlayışını öne alırım.

Buna karşılık düşüncelerine  katılmayabilirsiniz.Ancak tartışmaya değer olduğunu kabul  etmelisiniz.

Bugün yalnız edebiyat düzeyinde değil inanç düzeyinde de Türkiye’nin insan grafiğine baktığınızda ona da hak vereceğiniz ileriyi gören düşünceleri olduğunu farkedersiiz. Âkif, beğenme, övme ve yerme toptancılığından zarar görmüş, hak etmediği bir kompartımana yerleştirilmiştir.

M.Ertuğrul Düzdağ’ın yayına hazırladığı Safahat’ın başındaki alıntıları okuyunca, edebiyatın toplumsal işlevi konusunda söylediklerinin, daha sonraki günlerde değişik kuşaklarca benimsenip, uygulandığını uygulandığını göreceksiniz.

Mehmet Âkif Ersoy, bir cepheyi mi seçmiştir? Evet.Toplumcu her yazar tarafsız değildir, önemi, okunması taraf olmasındadır.

Yaşadığı, düşüncelerinin oluştuğu dönemde ülke nasıldı? Savaş sonraları durum neydi? Onları görmezden gelerek yazamazdı.

Doğuyu biliyordu batıyı da gördü, körükörüne bir hayranlıkla dönmedi ama üstünlüklerini belirtti. Eleştirel, çözüm arama alışkanlığındaki her zihin, toptan kabulcülüğü reddeder.

Birikimli bir bakış, teslimiyetten uzaktır.

İnci Enginün - Zeynep Kerman’ın hazırladığı Günlüklerinin Işığında Tanpınar’la Başbaşa’da, Avrupa’ya gidişinde Avrupa gerçeği ile yüzleşiyor.

Mehmet Âkif Ersoy’un Berlin ziyaretini de, aynı Tanpınar’da olduğu gibi bir çok kişinin başına gelen kopmleksten kurtarma işlemi olarak nitelenebilir.

Camilerde verdiği vaazlar, düşüncenin, bir cemaate/topluma yayılması için bugün de kullanılan bir yöntem değil mi?

Şairler, her zaman öncülüğün bedelini öderler.

Toplumcu Gerçekçi’lerle aynı çizgide olduğunu söyleyebilirim. Kaynaklar farklı olsa da.

Safahat’ı baskıya hazırlayan M.Ertuğrul Düzdağ’ın kitabın başındaki alıntıları yazıma almak istedim, söylediklerimin gerekçesi niteliğinde bulduğum için :

“Şiir için, edebiyat için ‘süs’, ”çerez” diyenler var.Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur.Lâkin bizim gibi aç, çıplak milletlere göre süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lâzım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas hizmetini, gıdâ vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez.”

................

“Şarklılar her şeye olduğu gibi edebiyatta pek geri, Garblılar her şeyde

olduğu gibi edebiyatte pek ileri. Biz onların edebiyatından yalnız san’at cihetiyle istifâde etmek isteyeceğiz.”

................

 

“Şiirin ilhâmı azdır. Şiir çalışmakla, uğraşmakla olur. Zannederler ki şâir tabiat karşısında oturur, ilhamlarını toplar, hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değil.”

 

Şiir üzerine, poetika ile ilgili yazılardan bir seçme yapsam, bunları mutlaka antolojime alırdım. Çünkü şiirini çalışarak, ilhamdan uzak yazıldığını, yaratıldığını söleyen biri, gerçek şiirin yazılma yöntemini vurguluyor.

Cumhuriyetin kültür politikası onun kuramıyla çakışmıyor mu?

Ressamlarımız, müzikçilerimiz niye batıya gittiler, gönderildiler?

Tekniğini öğrenip onu Türk malzemesiyle yeniden yaratmak için değil mi?

Çok sesli halk türkülerimiz, bu anlayışın doğrultusunda düzenlenmedi mi?

Teknik onlardan içerik bizden.

Beşir Ayvazoğlu’nun 1924 -Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi, bir fotoğraftan yola çıkarak, kesişen kişilikleri ve edebî zevkleri anlatan deneme/inceleme/roman karışımı önemli bir kitap.

Sık sık eksikliğini hissettiğim, değindiğim yazılarımda bir çok kimsenin nedir dediği İstanbul Türkçesi konusunda Ayvazoğlu’un bu yargısına katılıyorum:

“ Âsım aslında bir gelecek projesi, bir kurtuluş reçetesidir. Nazımda bütün ustalığını konuşturan Âkif, nefis bir İstanbul Türkçesiyle bu projeyi anlatmaya çalışır.”

İstanbul Türkçesini kullanması bile, onu, benim edebiyatçılarım arasına katmak için yeterli bir nedendir. Dönemin bir çok kişisi  tarafından kullanılan Türkçesine karşı bu dil anlayışı bilinçli bir seçimdir.

Gerek Beşir Ayvazoğlu gerek İnci Enginün, Âkif’in Âsım’ı ile Fikret’in Halûk’u arasında bağ kurarlar.

“Âsım, Âkif’in Halûk’udur, fakat kendi ‘mahiyyet-i ruhiyye’sinin kılavuzluğunda gittiği Garp’tan ilim ve fenni alıp yurda dönerek dinlenmeksizin çalışacak bir Halûk.” (Ayvazoğlu, a.g.e.)

“Âkif’in geleceğin ilmini öğrenmesi için Âsım’ı Almanya’ya göndermesi, Fikret’in Halûk’u bir parça miskinliği giderecek bilgiyi getirmek üzere İskoçya’ya göndermesine benzer.” (İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. (1850 - 1923)

Kurtarıcıların  genç kuşak arasından seçilmesi, eski kuşağın bir çok noktada kemikleştiği, yeniliğe açık olmadığı görüşünden kaynaklanır.

Âkif’in Âsım’ı öğrendiklerini yurdunda uygulayacaktır, bence bu bakış açısından Avupa’ya gönderilenlerin yurda dönmesi anlayışı düşünüldüğünde, cumhuriyet ideolojisinin sorumluluk anlayışına, adam yetiştirme politikasına çok daha yakındır.

Her ikisi de elbette bugün kurtarıcı kavramı ekseninde olduğundan eleştirilir.Ancak genç kuşaklara güven, umudu onlara bağlamak da kuşaklar boyunca hayal edilmiştir.

Mehmet Âkif Ersoy, İslâmcı mıydı yoksa milliyetçi mi?

Böyle bir ayrım yerine ikisini de birleştirmeye ikisini de birlikte savunmayı, işlemeyi tercih ettiğini söyleyebilirim.

Bir çok yazarın  yaptığı gibi, birinden diğerine bir kayma iddiasında bulunulabilir.

Kafanın dışındakilerle içindekilerin karşılaştırılması, sonradan kullanılan bir deyimin, gardrop Atatürkçülüğü eleştirisinin habercisi sayılabilir.

Bir edebiyatçının hele şairin müzikle uğraşmasını, bir müzik zevki olmasını isterim.

Âkif’in iki müzik sınıflandırmasını çok benimsedim:

Bizim müziğimizin bir bölümü için uyuşturucu negamat sözünü kullanıyor.Burada bizim müzik devrimimize onun olumlu baktığı kanısındayım.

Bir de hanende musikisi  sözü var ki bugün bile bir çok yozlaşmış, iyi icradan uzaklaşmış bir tavrı özetliyor.

Türk müziğini sevenler bu iki eleştirinin de bugün radyo ve televizyonlarda kol gezdiğini anımsayacaklardır.

Peki kimleri dinliyor yurt dışında...

Tanburi Cemil Bey’i ve Şerif Muhittin Targan’ı. İkisini de dinleyen bir müzik meraklısı olarak nasıl bir müziği sevdiğini, diğerlerini de eleştirdiğini anlıyorum.

Ayvazoğlu’nun müzik konusunda bu bilgileri vermesi, bizim müziğimizi nasıl algıladığı konusunda bizi aydınlatıyor.

Uygarlık anlayışında müziğin yerini bilenler için bu sınıflandırmanın önemini anımsatmağa gerek yok.

İyi şairlerin saptamasında, ortak noktalara rastlanır.

Âkif’in bir saptaması şu :

“Edebiyatımızın tasvir hususunda bu kadar geri kalmasının bizde resmin fıkdanı sebeb gösterilebilir.”

Yahya Kemal Beyatlı’nın Nesirsizik ve Resimsizlik’ini burada anmak gerekir.

Hece’nin soruşturması ile  Mehmet Âkif Ersoy okumalarım başladı.

Yazıyı İnci Enginün’ün çok doğru yargısıyla bitireceğim:

“Âkif hakkında çok söz söylenmiş, birçok haksız yorumlara uğamış bir şahsiyettir.”

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.