|
DOĞANHIZLAN
Mehmet Âkİf Üzerİne TamamlaNmayI Bekleyen Notlar
Mehmet Âkif üzerine şimdiye kadar tek satır
yazmamışım.Hece’nin soruşturması olmasaydı belki bu eksikliğim belirsiz
bir zamana kadar sürüp gidecekti.
Oysa Safahat’ı okudum, onunla ilgili yazıları/incelemeleri/eleştirileri
gözden geçirdim ama derinlemesine bir çalışma yapmadım.
Bence bir eleştirmenin bağışlanmaz ihmali.
Özel sayılar, soruşturmalar itici güç özelliği taşıyorlar.
Yazının notlarını nasıl almalıyım.
Safahat üzerine yazılanlarla mı, yoksa edebiyat sanat
üstüne düşündükleriyle mi işe başlamalı?
Düşünce ve edebiyat dünyamızda Mehmet Âkif Ersoy imgesinin
karşılığı nedir?
Bazı şairler var ki, onları ben düşüncelerinden arındırmak,
soyutlamak istiyorum, yapay, onlara aykırı bir yöntem olduğunu bile
bile.
Mehmet Âkif’i düşüncelerinden ayrı değerlendirmek zor.Aynı
Tevfik Fikret’i, Nâzım Hikmet’i, Necip Fazıl Kısakürek’i olduğu gibi.
Ben şair eşleştirmelerine karşıyım zaman zaman bu tuzağa
kendim düşsem de.
Mehmet Âkif Ersoy denilince Tevfik Fikret, Necip Fazıl
Kısakürek denilince Nâzım Hikmet.
Evet düşünceler karşıtlarıyla var olur, buna inanırım ama
edebiyat için de kural mı?
Mehmet Âkif Ersoy adı iki büyük şiiri çağrıştırıyor :
İstiklâl Marşı ve Çanakkale Şehitlerine’yi.
İkisi ulusal duygularla o kadar yüceltilir ki, bu şemsiye
altında onun edebî özelliklerine yeterince değinildi mi sorusunu
sordurur bize.
Çanakkale Şehitlerine’yi, İstiklâl Marşı’nı yazmış bir
şairi ulusal duygulardan arındırıp değerlendirmek mümkün değil. İkisi de
onu, okur gözünde nerdeyse kutsal biri mertebesine
yükseltiyor.sayıyor.Böyle görenlere de karşı değilim ancak edebiyatı
başka ölçütlerle yorumlama hatasına düşmüyorlar mı? Yalnız Mehmet Âkif
Ersoy için değil, yukarda adını saydığım bütün şairler için geçerli bir
itiraz hakkı.
Yetişme koşulları, eğitim tarzı, ortam, çevre, şairleri
elbette etkiliyor. Belli bir düşünceye sadakat, siyasal, toplumsal
çalkantılar döneminde bir çözüm çaresi.
Batılılaşmayı da Doğululuğu da biat kavramına indirgeyen
anlayış, tartışmaların nesnelliğini bozmştur.Cumhuriyet sonrası kayıtsız
şartsız batıcılık, eleştirel bir görüşe tahammül edemiyordu. Oysa Mehmet
Âkif Ersoy, batıya karşı değildi, batının mutlak kültürel egemenlik
olarak algılanmasına karşıydı.
Avrupa ve biz, Doğu-Batı kavgalarında çekişmelerinde, bugün
Mehmet Âkif Ersoy’un tezlerinde de doğruluk/denge payı olduğu
kanısındayım.
Mithat Cemal Kuntay’ın festen hoşlanmazdı, başı açık
gezerdi sözünün yanısıra, Batıyı da görmüş birinin, bizim
eksikliklerimizi onlarla mukayese ederken doğru saptamalarını ben
benimsiyorum.
Onun düşüncesini, felsefesini sadece İslâm felsefesi içinde
anlatmanın kısıtlayıcı, sınırlandırıcı bir anlayış olduğu kanısındayım.
Batı’ya hiç kuşkusuz İslâmi inanç açısından baktığı görüş
vardır ama sadece bir dinin akaidi arasından bakmadığını iddia ediyorum.
Onun batıya dair eleştirileri bugün de bir çok kişi
tarafından ortaya konulmakta, savunulmaktadır.
Eğer o çizgiyi izlersek Attilâ İlhan’ı da anmamız gerekir.
Batı’nın tekniğini alıp içeriğini almamak konusundaki
görüşü de bence, cumhuriyetin kültür politikasının, bize özgü
yaratıcılığın simgesidir. O da Mehmet Âkif Ersoy’un düşüncesiyle aynı
paraleldedir.
Şair küskünlüğü olarak nitelendiriyorum sonraki kaçışları,
bir şapkaya indirgemek bana çok yüzeysel bir gerekçe geliyor.
Bence bu konuda düşünsel karşıtlar daima sudan gerekçeleri
bulurlar.Ben edebiyatçının edebiyatına ağırlık veren, onun ötesinde
fikirlerinin siyasetle, gündemdeki rejimle bağdaşıp bağdaşmamasından pek
etkilenmem. Yazdıkları yaptıklarından daha önemlidir.Ayrıca başka karşıt
düşünceleri savunması da olağandır.
Şiirin, edebiyatın anlatış biçiminden çok anlatılanla önem
kazanması, içeriğin etkili olması, toplumsal bir mesaj taşıması, Mehmet
Âkif Ersoy’un amacıdır, hedefidir.
Toplumcu Gerçekçi edebiyat anlayışı ile benzerlik kurulamız
mı?
Burada anlatışın yalınlığı, dilin çok kişi tarafından
anlaşılır olması yeğlenir.
Tevfik Fikret ile Mehmet Âkif Ersoy’u dil açısından
karşılaştırdığınızda onun yalın dil anlayışını öne alırım.
Buna karşılık düşüncelerine katılmayabilirsiniz.Ancak
tartışmaya değer olduğunu kabul etmelisiniz.
Bugün yalnız edebiyat düzeyinde değil inanç düzeyinde de
Türkiye’nin insan grafiğine baktığınızda ona da hak vereceğiniz ileriyi
gören düşünceleri olduğunu farkedersiiz. Âkif, beğenme, övme ve yerme
toptancılığından zarar görmüş, hak etmediği bir kompartımana
yerleştirilmiştir.
M.Ertuğrul Düzdağ’ın yayına hazırladığı Safahat’ın
başındaki alıntıları okuyunca, edebiyatın toplumsal işlevi konusunda
söylediklerinin, daha sonraki günlerde değişik kuşaklarca benimsenip,
uygulandığını uygulandığını göreceksiniz.
Mehmet Âkif Ersoy, bir cepheyi mi seçmiştir? Evet.Toplumcu
her yazar tarafsız değildir, önemi, okunması taraf olmasındadır.
Yaşadığı, düşüncelerinin oluştuğu dönemde ülke nasıldı?
Savaş sonraları durum neydi? Onları görmezden gelerek yazamazdı.
Doğuyu biliyordu batıyı da gördü, körükörüne bir
hayranlıkla dönmedi ama üstünlüklerini belirtti. Eleştirel, çözüm arama
alışkanlığındaki her zihin, toptan kabulcülüğü reddeder.
Birikimli bir bakış, teslimiyetten uzaktır.
İnci Enginün - Zeynep Kerman’ın hazırladığı Günlüklerinin
Işığında Tanpınar’la Başbaşa’da, Avrupa’ya gidişinde Avrupa gerçeği ile
yüzleşiyor.
Mehmet Âkif Ersoy’un Berlin ziyaretini de, aynı Tanpınar’da
olduğu gibi bir çok kişinin başına gelen kopmleksten kurtarma işlemi
olarak nitelenebilir.
Camilerde verdiği vaazlar, düşüncenin, bir cemaate/topluma
yayılması için bugün de kullanılan bir yöntem değil mi?
Şairler, her zaman öncülüğün bedelini öderler.
Toplumcu Gerçekçi’lerle aynı çizgide olduğunu
söyleyebilirim. Kaynaklar farklı olsa da.
Safahat’ı baskıya hazırlayan M.Ertuğrul Düzdağ’ın kitabın
başındaki alıntıları yazıma almak istedim, söylediklerimin gerekçesi
niteliğinde bulduğum için :
“Şiir için, edebiyat için ‘süs’, ”çerez” diyenler var.Karnı
tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur.Lâkin bizim gibi
aç, çıplak milletlere göre süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek
lâzım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas
hizmetini, gıdâ vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez.”
................
“Şarklılar her şeye olduğu gibi edebiyatta pek geri,
Garblılar her şeyde
olduğu gibi edebiyatte pek ileri. Biz onların edebiyatından
yalnız san’at cihetiyle istifâde etmek isteyeceğiz.”
................
“Şiirin ilhâmı azdır. Şiir çalışmakla, uğraşmakla olur.
Zannederler ki şâir tabiat karşısında oturur, ilhamlarını toplar, hemen
kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değil.”
Şiir üzerine, poetika ile ilgili yazılardan bir seçme
yapsam, bunları mutlaka antolojime alırdım. Çünkü şiirini çalışarak,
ilhamdan uzak yazıldığını, yaratıldığını söleyen biri, gerçek şiirin
yazılma yöntemini vurguluyor.
Cumhuriyetin kültür politikası onun kuramıyla çakışmıyor
mu?
Ressamlarımız, müzikçilerimiz niye batıya gittiler,
gönderildiler?
Tekniğini öğrenip onu Türk malzemesiyle yeniden yaratmak
için değil mi?
Çok sesli halk türkülerimiz, bu anlayışın doğrultusunda
düzenlenmedi mi?
Teknik onlardan içerik bizden.
Beşir Ayvazoğlu’nun 1924 -Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi, bir
fotoğraftan yola çıkarak, kesişen kişilikleri ve edebî zevkleri anlatan
deneme/inceleme/roman karışımı önemli bir kitap.
Sık sık eksikliğini hissettiğim, değindiğim yazılarımda bir
çok kimsenin nedir dediği İstanbul Türkçesi konusunda Ayvazoğlu’un bu
yargısına katılıyorum:
“ Âsım aslında bir gelecek projesi, bir kurtuluş
reçetesidir. Nazımda bütün ustalığını konuşturan Âkif, nefis bir
İstanbul Türkçesiyle bu projeyi anlatmaya çalışır.”
İstanbul Türkçesini kullanması bile, onu, benim
edebiyatçılarım arasına katmak için yeterli bir nedendir. Dönemin bir
çok kişisi tarafından kullanılan Türkçesine karşı bu dil anlayışı
bilinçli bir seçimdir.
Gerek Beşir Ayvazoğlu gerek İnci Enginün, Âkif’in Âsım’ı
ile Fikret’in Halûk’u arasında bağ kurarlar.
“Âsım, Âkif’in Halûk’udur, fakat kendi ‘mahiyyet-i
ruhiyye’sinin kılavuzluğunda gittiği Garp’tan ilim ve fenni alıp yurda
dönerek dinlenmeksizin çalışacak bir Halûk.” (Ayvazoğlu, a.g.e.)
“Âkif’in geleceğin ilmini öğrenmesi için Âsım’ı Almanya’ya
göndermesi, Fikret’in Halûk’u bir parça miskinliği giderecek bilgiyi
getirmek üzere İskoçya’ya göndermesine benzer.” (İnci Enginün, Yeni Türk
Edebiyatı. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. (1850 - 1923)
Kurtarıcıların genç kuşak arasından seçilmesi, eski
kuşağın bir çok noktada kemikleştiği, yeniliğe açık olmadığı görüşünden
kaynaklanır.
Âkif’in Âsım’ı öğrendiklerini yurdunda uygulayacaktır,
bence bu bakış açısından Avupa’ya gönderilenlerin yurda dönmesi anlayışı
düşünüldüğünde, cumhuriyet ideolojisinin sorumluluk anlayışına, adam
yetiştirme politikasına çok daha yakındır.
Her ikisi de elbette bugün kurtarıcı kavramı ekseninde
olduğundan eleştirilir.Ancak genç kuşaklara güven, umudu onlara bağlamak
da kuşaklar boyunca hayal edilmiştir.
Mehmet Âkif Ersoy, İslâmcı mıydı yoksa milliyetçi mi?
Böyle bir ayrım yerine ikisini de birleştirmeye ikisini de
birlikte savunmayı, işlemeyi tercih ettiğini söyleyebilirim.
Bir çok yazarın yaptığı gibi, birinden diğerine bir kayma
iddiasında bulunulabilir.
Kafanın dışındakilerle içindekilerin karşılaştırılması,
sonradan kullanılan bir deyimin, gardrop Atatürkçülüğü eleştirisinin
habercisi sayılabilir.
Bir edebiyatçının hele şairin müzikle uğraşmasını, bir
müzik zevki olmasını isterim.
Âkif’in iki müzik sınıflandırmasını çok benimsedim:
Bizim müziğimizin bir bölümü için uyuşturucu negamat sözünü
kullanıyor.Burada bizim müzik devrimimize onun olumlu baktığı
kanısındayım.
Bir de hanende musikisi sözü var ki bugün bile bir çok
yozlaşmış, iyi icradan uzaklaşmış bir tavrı özetliyor.
Türk müziğini sevenler bu iki eleştirinin de bugün radyo ve
televizyonlarda kol gezdiğini anımsayacaklardır.
Peki kimleri dinliyor yurt dışında...
Tanburi Cemil Bey’i ve Şerif Muhittin Targan’ı. İkisini de
dinleyen bir müzik meraklısı olarak nasıl bir müziği sevdiğini,
diğerlerini de eleştirdiğini anlıyorum.
Ayvazoğlu’nun müzik konusunda bu bilgileri vermesi, bizim
müziğimizi nasıl algıladığı konusunda bizi aydınlatıyor.
Uygarlık anlayışında müziğin yerini bilenler için bu
sınıflandırmanın önemini anımsatmağa gerek yok.
İyi şairlerin saptamasında, ortak noktalara rastlanır.
Âkif’in bir saptaması şu :
“Edebiyatımızın tasvir hususunda bu kadar geri kalmasının
bizde resmin fıkdanı sebeb gösterilebilir.”
Yahya Kemal Beyatlı’nın Nesirsizik ve Resimsizlik’ini
burada anmak gerekir.
Hece’nin soruşturması ile Mehmet Âkif Ersoy okumalarım
başladı.
Yazıyı İnci Enginün’ün çok doğru yargısıyla bitireceğim:
“Âkif hakkında çok söz söylenmiş, birçok haksız yorumlara
uğamış bir şahsiyettir.”
|