[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

Karakter Âbidesi ve Bir Çığlık Olarak

MEHMET ÂKİF ERSOY

 “Hiçbir kapı,altından geçerken Âkif’i eğilmeye mecbur edemedi.”

M. C. Kuntay

 

Mehmet Âkif’in şahsiyetine yakışır bir biçimde kendi şiirleri için ifade ettiği; “Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri” tanımlamasındaki, samimiyet hüneri, onun hayatı için de rahatlıkla okunabilir ve doğrusu çok da açıklayıcı olur. Bu samimiyet hüneriyledir ki altmış üç yıllık hayatı, bütünüyle adanmış bir hayatın en güzel örneğidir. Kendisini ve ülkesini tanıdığı günden itibaren her zaman toplumu düşündüğünü hiçbir sanatçı kompleksine kapılmadan açıkça belirtir. Onu yücelten, ayağının altındaki kaidelerden birisi, belki de en önemlisi bu yalın hâli ve hasbiliğidir. Uğruna bütün bir hayatını adadığı idealinin dışında, hayatının hiçbir alanında, sanatında; sanat, bilim, siyaset çevrelerinden edindiği dostlarıyla ilişkilerinde, çalıştığı kurumlarda ve yaptığı bütün işlerde, kişisel hiçbir hesabının olmadığına neredeyse bütün arkadaşları ve yakınları tanıklık eder. Böylesine bir kazanım, her insanın hayatının sonunda kolay kolay elde edebileceği ve ardından da insanların buna tanıklık yapabileceği bir şey olmasa gerek. Hele bir de Mehmet Âkif’in içinde yaşadığı; yalanla hakikatin, doğruyla yanlışın, güzelle çirkinin, iyiyle kötünün birbirine karıştığı, bütün bunları birbirinden ayıran ezelî çizginin ortadan kalktığı, izlerinden, sözlerinden, gözlerinden ve yüzlerinden insanla diğer yaratıkları birbirinden ayırmanın pek de kolay olmadığı, hatta bu durumun insanlara itibar sağladığı toplumsal bir fırtınanın acımasızca ortalığı kasıp kavurduğu tarihsel dönemi düşününce; onun ilkeli, erdemli, baştan sona tutarlı ve adanmış hayatı, bugün daha çok büyüyor ve daha çok önem kazanıyor: İmrenilesi bir hayat ve imrenilesi, örnek alınası bir âbide kişilikle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor bize. Önümüzde, üzerinde yalnızca gökyüzü olan ve “hiçbir kapının, altından geçerken eğemediği başını” görüyoruz Âkif’in. Onun bu hayatı ve kişiliği oluşturan tarihsel, toplumsal, siyasal, ailevî, dinî, kültür ve eğitim koşulları sağlıklı ve yerli yerinde değerlendirildiğinde hem Mehmet Âkif hem de onun amacı uğrunda kazandığı başarılar ve uğradığı yenilgiler çok daha iyi anlaşılacaktır; geleceğimiz ışıyacaktır.

Mehmet Âkif; hayatı, inançları ve donanımları, hatta idealleri itibariyle tam bir İmparatorluk insanıdır. Her zaman karşı olduğu, yönetimini, politikalarını her zaman eleştirdiği Abdülhamit’in saltanatı döneminde doğmuş, çocukluk ve gençlik dönemi, İmparatorluğun çalkantıları içinde geçmiş ama o, hiçbir zaman düşünce ve inanç dengesini yitirmemiş; karşı olduğu Padişahın İslâm Birliği idealine kendisi de sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Hak ve adalet ilkelerine göre eleştirdiği, isyan ettiği Abdülhamit karşısında, zaman zaman İttihattıçıların, Batıcıların, Türkçülerin düzleminden konuşması, onlar gibi düşündüğü, onlarla ideal birliği içinde olduğu, onlarla birlikte hareket ettiği anlamına gelmez elbette. Kazandığında da kaybettiğinde de hayatının hemen her döneminde; köşklerde paşa çocuklarına dersler verirken, sarayla arasındaki mesafeyi ayarlarken, ülkenin topyekûn kendisini savunduğu o zor günlerin tozu dumanı içinde isabetli bir seçim yapabilmenin zorluğunu ferasetle aşarak bütün varlığıyla bu savaşa katılırken, Birinci Mecliste milletvekiliyken, daha sonra bir bir devrimlerin gerçekleşmeye başladığı, yeni devletin uygarlık istikametinin belirginleştiği günlerde uğruna mücadele ettiği ideallerinden uzak düştüğünde ve ondan sonra da yalnızlığının, suskunluğunun koyulaşarak sürdüğü ölümüne kadarki hayatı boyunca bu ince çizgiyi dikkatle ve ilkelerinden ödün vermeden korumuştur. Feraset sahibi, karater âbidesi bir insanın, en karmaşık zamanlarda bile nasıl istikametini yitirmediğini görürüz onun hayatında ve tavırlarında. Tarihsel ve toplumsal koşulların, sahih bir seciyeye sahip olan insanları nasıl yoğurduğunu, biçimlendirdiğini ve pişirdiğini de görürüz elbette. Tarihsel ve toplumsal koşullar, insanın mayasında varolan bütün erdemlerin ve erdemsizliklerin birer karektere bürünmesini, tecessüm etmesini sağlar; kahramanların da hainlerin de kendilerini gerçekleştirebilmeleri için önünü açar. Mehmet Âkif de işte bu tarihsel ve toplumsal koşulların içinden kire, pasa, yalana dolana, çıkara tevessül etmeden geçerek bir karekter âbidesi ve bir kılavuz insan olarak dünden bugüne ve elbette yarınlara ulaşmayı ve yaşamayı başarmıştır. İnsanlık değerlerini ve duyarlıklarını yaşamak ve tarih boyunca da yaşanılır kılabilmek için fıtratın dokusunu, kuşaktan kuşağa taşınacak bir emanet bilip onu dünyevî, gelip geçici hiçbir şey karşılığında değişmeden, bozmadan taşıyacak insanlar vardır her zaman. Mehmet Âkif de yakın tarihimizde hayatına, eylemlerine ve eserlerine tanık olduğumuz bu anıt ve öncü insanlardan biridir. İnsanlık, bunları hatırladıkça, bunların eserlerine, izlerine baktıkça ürperir, hatırlar, kendisine gelir, geleceğe doğru yönünü belirler. Onlar, dönemlerinin dili ve anlamlarıdır. Mehmet Âkif’in de yıkılan, dağılan, parça parça küçülen, her gün Padişahlardan birinin tahttan inip diğerinin tahta çıktığı ama dengenin bir türlü yeniden kurulamadığı bir İmparatorluğun dili ve anlamı olarak kendisini kurduğunu görürüz. Bu kuruluş, misyonuna uygun bir zaman ve mekânda toprağa düşer: “İmparatorluğun gözbebeği İstanbul’un kalp noktasında bir çocuk doğar: Mehmet Âkif! Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğum yeri Fatih! Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslâmlığının sentezi bir çocuk. Çağ güç, çetin bir çağ, bir batış çağıdır. Anne çizgisi duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülkeye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkusuzluğu, ürkmezliği, dönmezliği, sürekli olarak umutsuzluğa düşülmemeyi getirecektir.” (S. Karakoç) Mehmet Âkif, zamanın ve mekânın kendisine armağan olarak sunduğu işte bu varoluş mirasına hayatının sonuna kadar sahip çıkmış ve gereği gibi de değerlendirmiştir. Bütün bu kader armağanının açılımlarını onun karekterinde ve şiirlerinde görürüz.

Mehmet Âkif adı söz konusu olduğunda, onun hayatı, karekteri, düşünceleri ve sanatı birlikte düşünülür ve değerlendirilir: Bir mücadele insanı, idealist, şair ve âlimdir. Varlıkta da yoklukta da her zaman onurlu, dik duran bir insan. Tok sözlü; hiçbir koşulda ve hiç kimse karşısında sözünü esirgemeyen, ‘sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek’ diyecek kadar doğrudan yana bir insan. Yanlışlık, haksızlık ve zulüm karşısında öfkeli; yerinde yumuşak kalpli, mütevazı, dikkatli, rikkatli; ilim sahibi olduğu kadar hilm sahibi de. Kahraman edâlı, vakarlı, minnetsiz, doygun bir insan; açlığından da tokluğundan da sözetmez kolay kolay. Her büyük adam gibi o da yalnız; yalnızlığı sevip sevmediğini bilmiyoruz, belki de ilkeleri ve toplumsal, tarihsel koşullar onu ve onun gibileri yalnızlığa mecbur ediyor; ama o, bu yalnızlığa sabretmesini, yalnızlıkta çoğalmasını, bilenmesini başarıyor: “Zamanında hakkıyla anlaşılmayan yalnız biri var ki bugün kalplerin sultanıdır. Bütün varlığını şiirle dile getiren Âkif, bizi bu dünyada iken büyük mahkemenin huzuruna yükselten mürşittir; büyük kurtarıcımızdır. Hattab’ın oğlu Ömer’in XX. Asırda yaşayan müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zulme tahammülsüz, riya karşısında şiddet taşıran bir iman ve isyan heykelidir. Onun yedi ciltlik Safahat’ı, bir volkanı andıran iç hayatının macerasıdır; ruh dünyasının, cemaatin acılarından başlayıp ilâhi denemede nihayetlenen dramıdır; bir kelime ile bir büyük ruhun romanıdır.” (N. Topçu) Düşük seciyeli insanların itibar ettiği, ardından koştuğu, değer bildikleri yalancı, parlayan, sahte hiçbir şeye değer vermez; göz alıcı, gönül çelici parıltıların değil ardından koşmak, onlara doğru bir adım bile atmaz; dünyaya karşı son derece müstağnidir. Kendisi birilerine giderken çıkar gözetmez, kendisine birileri gelirken de çıkar gözetilmesini istemez; eğer böyle bir imayı bile sezmişse artık ona yaklaşmanın imkânı yoktur. Dostuna da düşmanına da güven veren bir insandır; kendisiyle ilişki kurmak, dost olmak isteyen her insanın da ilk önce güven vermesini ister. Devlet kapısından mümkün olduğunca uzak durmuştur; ikbal kaygısıyla hiçbir mevki ve makam ardından koştuğuna tanık olan yoktur. Camilerde kürsiye çıktığını herkes bilir ama devletlinin gözüne girmek için sahneye çıktığını gören yoktur. Birinci Meclisteki milletvekilliği döneminde, neredeyse söz aldığı bile vaki değildir. Hemen hemen her zaman suskun bir insandır; iyi bildiği, gerekli olduğuna inandığı zaman konuşur; onun suskunluğu, karşısındaki insanlara da hiza mesafe alma duygusu verir; bu hâlini de dile getirirken şöyle der: “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” Konuşan muhatabını da karşısındaki çocuk bile olsa hiçbir zaman kulak ucuyla dinlemez; dinleyemeyeceği bir yerdeyse eğer konuşturmaz; “İyi dinlemek isterim.” der.

Mehmet Âkif’in karakteristik özelliklerini, onu yakından tanıyan hemen herkes, onu yüzünden, gözlerinden okuduğunu söylemiştir; sîması, seciyesini yansıtan bir insandır. Onun fotoğraflarından hareket ederek yazılmış yazılar da çoktur: “Bitmiyor gibi bir geniş alın; güldükçe görünen sımsıkı, beyaz iki sıra diş; içinde ateş yanıyor gibi iki göz.” (M. Cemal); “Onun ruhunun, bedeni ile çehresine akseden manasını vasıflandırmak isterken şu portreyi çizmemiz lazım geliyor: Vakar dolu bir alın, haya dolu bir çehre; şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sine.” (N. Topçu); “Âkif, hayatımın otuz üç senesidir. Bu otuz üç senede o, bir tek defa bayağı olmadı. Onun iç yüzüne baktığım vakit gök yüzüne, denize bakar gibi ferahlardım. Sonra onun altmış üç senelik hayatını öğrendim; bu ne berrak altmış üç senedir, siyah ve pis tek bir dakikası yoktur.” (M. Cemal) Topluluk içinde oturup kalkarken, konuşurken birlikte olduğu insanların kendisine ihtiramla davranmalarına fırsat vermeyecek şekilde bir ‘tedricsiz’ davranış ve konuşma üslûbu vardır. Onu tanımayan ve bu üslûbunun inceliklerini bilmeyen birisi, sözünün ve davranışlarının önemini fark etmeyebilir. Aşırılığa varan ihtiram ve saygı karşısında her zaman dilinin ve davranışlarının dolaştığını söyler dostları; o gür sesli, çağlayan şiirin şairi, Mehmet Âkif’tir işte.

İlgilendiği hemen her konuyu; dilden siyasete, dinden edebiyata, yüzmeden uzun atlamaya ve ata binmeye kadar çok iyi bilir: Şiirden romana Türk ve dünya edebiyatını ayrıntısına varıncaya kadar bilir; Fransızcayı, Arapçayı ve Farsçayı, bu dillerde yazılmış romanları ve şiirleri okuyup eleştirecek kadar iyi bilir. “Almanya ve Necid seyahatleriyle Batıyı ve Doğuyu daha iyi tanır.” (S. Karakoç) Divan şairlerini, Hayyam’ı eleştirir, Dumas Fils’i karşılaştırır: “Bu ikisini hep yan yana düşünürüm, der. Sadi’nin küçük hikâyeleri beni saatlerce düşündürür. Dumas Fils’in bir mukaddimesini okuduktan sonra Sadi’deki sanat sırrını anladım: Demek ki büyük hikmetler söylemek için uzun vakıalar yazmaya lüzum yok. Hani her gün görülen şeyler var, hani hiç dikkat etmeyiz, bunlardan öyle nâmütenahi mevzular çıkar ki…” Doğu ve Batı edebiyatının hemen hemen bütün önemli yazarlarını ve klâsik eserlerini okumuştur; söz konusu olduğunda eleştiriler ve karşılaştırmalar yapar onlar arasında. “Çatalca’da güreşen, Veli Efendi çayırında atlayan, deniz yarışlarında birinci gelen insan”dır Mehmet Âkif. Toplumsal, siyasal konulara, gazetelerdeki tartışmaların ve ulemanın gündemine de hiç yabancı değildir. Şiirleriyle katılır ve bütün bu konularda görüş bildirir. Âkif’in gözünde ve gönlünde İslâm dünyasının bir yoksulu bütün yoksulları, bir çaresizi bütün çaresizleri, bir zalimi de bütün zalimleridir; ümmetin, insanlığın acısını yüreğinde hisseder o.

İlkeli, inançlı ve kendi kişiliğinin sınırlarını koruyan bir insandır; herkesten de sınırlarını bilmesini ve korumasını bekler. Onu seven çoğu insan, onun bu ilkeli, inançlı ve ahlâkî hassasiyetlerine son derece sadık hayatının sınırlarından içeri girince rahatsız olur, sıkılır, onun yaşayışına tahammül edemez; âdeta onun gözlerindeki, yüreğindeki ateşle yanar. İçtenliği, gerçekliği çoğu dostlarına itici ve sıkıcı gelmeye başlar; ne ki onda kusur arayanlar, yine onun erdemlerini sayıp dökmeye başlar… Gerek çağdaşı, gerekse kendinden önce yaşamış hiçbir insana karşı kadirbilmezlik etmez; kime ne borçluysa açık açık söyler; “Ben de Muallim Naci’den çıktım.” der. Tanıyanlar onu; “çok şahsî, çok kendi” bulurlar: Nev-i şahsına münhasır bir insandır.

İslâm coğrafyasının hemen her tarafından ilim ve sanat adamlarıyla diyalog hâlindedir; düşünsel ve siyasal gelişmeleri izler. Siyasî olarak İslâm düşüncesi, Afganî, Abduh, Reşit Rıza, İkbal gibi modern yönelimleri izler; Âkif’in İslâmcılığına yapılan vurgunun izlerini buralarda aramak gerekir. Tasavvufî düşünce geleneğinden çok Selefî düşünüşe yakın durur. Siyasal konjönktüre denk düşen, kendi belirlediği özel bir tüzükle ve mesafeli de olsa İttihatçılarla bir ilişkisi olmuştur. Amacı; İslâm birliği için ümmet bağlamında topyekûn antiemperyalist siyasal bir mücadedir. Bu amacının karşısındaki engelleri de bellidir: Batıcılık, din düşmanlığı ve ayrılıkçı ırkçılık. Âkif’in İslâm Birliği idealinin, siyasal düşüncelerinin ve sanat, edebiyat anlayışının kaynağı, İslâm coğrafyasının toplumsal, inanç ve kültür yapısı; bizzat kendi toprağıdır. Bu toprağın yeşermesini, Ankara’da da bekledi Mehmet Âkif. Tacettin Dergâhı’ndaki çalışmaları, yazıları, şiirleri ve İstiklâl Marşı, bütünüyle bu umudu besler. Milletvekilliği ve ondan sonra devam eden süreçteki toplumsal, siyasal gelişmelerle bu umudunu yitiren Mehmet Âkif, hem rûhen hem de fizik olarak fiilen, ölünceye kadar sürgünde yaşadı.

Öldüğünde, marşını yazdığı devlet, şairin cenazesine sahip çıkmadı, hatta bu ölümde bir haber değeri bile görülmemiş olmalı ki halka duyurulmak istenmemiştir. Ama Âkif’in destanını yazdığı millet, bu ölümün acısını ânında yüreğinde hissetmiş ve ona sahip çıkmıştır. O zamandan beri her geçen gün, Âkif’in temsil ettiği karakterin ve bir çığlık olarak dünden yarına yankılanacak olan sesinin anlamı ve önemi biraz daha iyi anlaşılıyor.

* * *

Türk edebiyatının ve düşüncesinin yönelimlerini belirleyen kişilerle ilgili özel sayılarımızın sekizincisi, “Karakter Âbidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Âkif Ersoy Özel Sayısı” adıyla şairin adına ve mirasına yakışır bir sayı oldu. Böylece Hece dergisinin 133. sayısı, aynı zamanda özel sayılarımızın da on beşincisi olarak yayımlanmış oldu. On ikinci yılımıza bu özel sayımızla başlamış olduk. 2008 Haziran’ında bir de tematik özel sayımız olacak. Hece ve Heceöykü dergilerinin her ay yayımlanacak sayıları dosyalarla sürecek. Bu sayımızın da kayanakçasını büyük bir özveriyle hazırlayan ve Âkif’in bugüne kadar dergilerde yayımlanmış mektuplarını derleyip düzenleyen Yusuf Turan Günaydın’a, mektupları şairin elyazısından günümüz yazısına aktaran Uğur Derman, İsmail Kara, Dündar Akünal, Sami Önal ve Alim Kahraman’a, Mehmet Âkif Külliyatı’nı büyük bir emekle hazırlayan İsmail Hakkı Şengüler’e ve emeği geçen herkese teşekkür ederiz.

Yeni sayılarımızda buluşmak dileğiyle.

HECE

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.