|
CEMİLE SÜMEYRA
MÜŞAHEDAT: BİR HAYATIN TANIKLIĞI
Özyaşam öyküleri, bir kişinin kendi hayatını kaleme alması
şeklinde tanımlansa da olayların geçtiği dönemin, toplumun ve muhitin
izlenmesi, değerlendirilmesi açısından önemli kaynak eserlerdir aynı
zamanda. Bu eserlerde tanıklık ‘gözlem’le başlayıp anlamlandırmakla
noktalanır. Hayata tanıklık olarak da değerlendirilebilecek olan bu
eserlerde, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar uzak duramamışlardır.
Önemli ayrıntılarla bezenmiş, derin, incelikli ve anlamlı bir metin
olarak ortaya çıkan yaşam öyküleri, okura da büyük-küçük ama insani
olmasından ötürü mühim deneyimlere tanık olma, kendi yaşamında da bu
deneyimlerden faydalanma imkânını sunar.
Türk çizgi sanatının önemli isimlerinden Hasan Aycın, kendi
yaşam öyküsünün, özellikle çocukluk yıllarına karışlık gelen bölümünü
Müşahedat adlı eserinde (İz yay., İstanbul, 2007) anlatmaktadır. Eser,
yazarın kendi yaşam öyküsü anlatılırken hayatına tanık olduğu yakın ve
uzak çevresindeki insanların yaşamları, serüvenleri, sevinç ve
ızdırapları da anlatılmaktadır. Bu anlatımlar sırasında bir dönemin,
toplumsal hayatı değişimleriyle, siyasi çalkantılarıyla kişilerin
hayatına yansıdığı boyutta ele alınmıştır. Balkanların Osmanlı’nın
elinden çıkışına bağlı olarak gelişen kimi olaylar; örneğin büyük
göçlerin yaşanması, ailelerin bölünmesi, hatıraların parçalanması,
hayatların parçalanması, kopukluklar, hasretlikler, sevinçler, kişiler
etrafında anlatılmaktadır. Dolayısıyla eser, bir çocuğun tanıklığının
yanı sıra baba ve dededen oluşan üç kuşağın tanıklıklarını da
kapsamaktadır. Tanıklık, anne, baba, dede karakterlerinin nazarında
bütün Muhacirlerin hayatlarını da kuşatmakta ve yansıtmaktadır. Çocuk
büyürken, dedeyi ve köyün yaşlılarını dinlerken, etrafında olup biteni
izlerken adeta şahitlik yapmakta, tanık olmaktadır.
Hasan Aycın’ın Müşahedat’ı çocukluğunun geçtiği köyü ve
köyün insanını anlatmakla başlar. Doktorlar tarafından tedavi
edilemeyeceği söylenen çocuk, sekiz yaşına kadar yürüyememiştir.
Yürüyememenin bir sonucu olarak sıkı bir gözlemci haline gelen çocuk,
kendine anlatılan masallar, menkıbeler, hikâyeler, peygamber öyküleri
ile kendi gözlemlerini birleştirerek muhayyilesini oluşturmuştur.
“Gökyüzüne bakmaktan gözleri kamaşıyor; gurupları izliyor, ışıktan
atlara binip ufukların ötesine geçiyor. Yıldızların altında geç saatlere
kadar unutuluyor bazen, seslerin kırbacında hükmetmeye çalışıyor”.
İlerde çizgi sanatında bir usta haline gelecek çocuk, sanatını
yürüyemediği yıllarda edindiği muhayyile ile inşa etme imkânına
kavuşmuştur.
Aycın’ın yakın çevresindeki
insanların hayata bakışı ve halleri, yakın çevresinin kültürel ve
psikolojik yapısı hem o dönemin insanının kimlik özelliklerini
vurgulaması hem de modern insanın açmazlarını hissettirmesi bakımından
önemlidir. Aycın’ın çocukluğunu hareleyen bütün karakterler, anne, baba,
dede, nine, yeğenler ve komşu kadınların ortak özelliği iman, acz, hak,
saygı… gibi modern insanın zamanla kaybettiği/kaybetmeye yüz tuttuğu
değerleri içselleştirmeleri ve hayatlarını bu değerler üzerine kurmuş
olmalarıdır. Çocuğunun ölümünün ardından ‘oğlumun ruhunu incitirim’ diye
ağlayamayan anne, devasız bir derde yakalandığı söylenen çocuğun
hastalığı karşısında da aynı tavrı koruyor. ‘Bacaklar da yaralar uç
verdikçe ruhlarına pırıl pırıl bir acz akıyor.’ Bu tevekkül, şükür,
yalınlık, iman, Allah’a sığınış halleri sadece anneye has değil. Bütün
köy halkını kuşatmaktadır bu değerler. Anneyi teselliye gelen kadının
dilinden dökülenler, bu psikolojinin beslendiği kaynakları da
göstermektedir: “İhtiyar bir komşu kadın anneye sabır telkin ederken
çocuğa da sayısız masallar anlatıyor. Elinde öreke, sürekli yün eğiren
ve nefesi çok güzel kokan bir başka ihtiyar kadın da cenneti anlatıyor.
Arada ilahiler söylüyor. Anlatılanlarda melekler var, peygamberler var,
Hızır var, Ömer var, Ali, Hasan, Hüseyin var, mübarek, şerefli, kutsal,
aydınlık, keremli şehirler, Hoca Nasrettinler, Keloğlanlar var.” Yıllar
sonra bir düğün evinde şifaya vesile olacak bir kadınla karşılaşılıyor.
Annenin o anki hali ‘Nicedir ilk kez cennet gibi gülümsediğini görüyor
onun. Tevekkül ve tebşir dolu bir sesle kulağına fısıldıyor…”
Köy hayatını, paralel hayatlar gibi, besleyen damar,
hayatın algılanışı, hayata bakış ve bu algının gelenek çerçevesinde
korunmasıdır. Köy hayatı küçücük evlere rağmen, küçük mekânlara karşın
küçülmeyen gönüllerin hikâyesiyle örülüdür. Henüz kahvelerin olmadığı o
dönemde toplanmak için düzenlenmiş özel odalar veya cami odalarında
paylaşım doruk noktadadır. ‘Kendi sofralarında hangi yemek bulunuyorsa
odaya da ondan gönderirler.’ Paylaşımda esas ilke ummak değil, bulmaktır.
Evler birbirinin güneşini engellememe, mahremiyetine karışmama ilkesi
etrafında inşa edilmiş olup, odalarında da kullanışlılık ve sadelik
dikkate alınmıştır. Küçüklerin ve büyüklerin dünyası ayrıştırılmamış, iç
içe kılınmıştır. “Ocakbaşlarında, odalarda, tarlalarda, meralarda,
değirmenlerde, iki insanın olduğu hemen her yerde, savaşlar, korkular,
göçler, yoksulluklar, özlemlerle yüklü hikâyeler anlatılıyor.
Dinleyenlerin hikâyeleri, bu hikâyelerle başlıyor. Gözyaşıyla
anlatılıyor, can kulağıyla dinleniyor bu hikâyeler. Kayda geçmeyen,
hiçbir referans değeri olmayan; dahası böyle şeylere ihtiyaç duyulmayan,
güneşlerle yanmış, ay ışıklarıyla kutsanmış; dinleri ve canları pahasına
yurtlarından göçmüş muhacirlerin ezik hikâyeleri” adeta o toplumun
hayatının direği, sarsılmaz sütunu olmaktadır. hikâyeler, topluma ortak
bir bilinç aşılamaktadır. W. Randall’ın kitabının adında olduğu gibi:
Bizi Biz Yapan hikâyeler… hikâyelerin yahut edebiyatın bir topluma nasıl
yön verdiğinin, bir kimlik unsuru olarak var olduğunun canlı bir örneği
Aycın’ın anlattıkları.
İnsanın insandan mesul olduğu, bananeciliğin görülmediği
bir yalın hayat. Herkesi durduran ya da harekete geçiren komşuluk
bilinci her tarafı kuşatmış durumda. Bu korunaklı durum, zamanla köy
hayatına da nüfuz eden iki unsurla bozulmaya başlamaktadır. Modern
hayatın sunduğu teknik imkanların gelişi ve siyasi sorunlar, siyasi
tartışmalar. Tek parti döneminin olanca ağırlığında kendi yolunu bulmaya
çalışan ama sıkışan bir köy ortamı. Öğretmen-imam gerilimi yahut
çatışmasının ortasında kendini bulan köy toplumu. Dedenin bu gerilime
tahammül edemeyip köyünü terk edip Balıkesir’e yerleşmesi. Modernizmin
zamanla köy hayatını kuşatması. Eskisi gibi olmayan hayat karşısında
gösterilen büyük şaşkınlık; yaşlılarda, babalarda, kadınlarda. “Yol
geliyor, mesafe mefhumu değişiyor; motorlu vasıtalar geliyor, zaman
mefhumu değişiyor; elektrik geliyor, mahremiyet mefhumu değişiyor ve bir
daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Telefon da geliyor. Ayan odasına
konuluyor telefon makinesi.” Zaman değiştikçe kuşaklar arasındaki
algılayış farkı da belirginleşir. Dedeye ait kitaplar çocukları için
anlamlı değildir artık. “Çocukları onun birikimlerini ve hayat
tecrübelerini tevarüs edememişlerdi. Torunlarından üniversite eğitimi
alanlar olmasına rağmen kitaplarını okuyacak kimsesi yoktu. Zaman zaman
iç çekip ‘ben mezara, kitaplar mezata’ diyordu. Kitaplar yıpranmış
ciltleriyle, çok çok uzaklardan ve sanki yüzyıllar öncesinden gelen,
dillerini dedesinden baka kimsenin anlamadığı yorgun konuklar gibiydiler
evde. Yorgun, garip, sakin…”
Tıpkı köy toplumunun muhayyilesini
ören hikâyelerde olduğu gibi dedenin anıları ve anlattıkları da, örneğin
Bulgar zulmü, Balkan Harbi, savaşlar, göçler vb. hadiseler çocuğun zihin
dünyasını örmektedir. Zamanın ezip geçtiği Osmanlı, Balkanlar, Rumeli ve
bu dünyaların hayatlarının hızla değişmesi, dedenin ağzından bir bir
anlatılır. Türklüğün yahut Müslümanlığın ateşle imtihan edildiği günler,
çocuğun hafızasına kazınır böylece. Bütün bu yaşantılar, anlatılar,
hikâyeler çocuğun zihin dünyasında karışlık bulur. Çocuk büyürken aynı
zamanda büyük bir tanıklığı da büyütür. Her çocuğun tanıklığı gibi Hasan
Aycın da o tanıklık etrafında kendi dünyasını örmeye başlar.
“Yürüyemediği zamanlarda her şey onun etrafında konumlanırdı; dünya ve
ahiretin merkezinde hissederdi kendini. Yürüyüp kırlara vardığında,
kırların bir daire-i faside olarak araya giriverdiğini gördü. Bu hiç de
beklemediği bir şeydi. Bir gün nasip olur da yürürse yürüyüp gideceğini
sanmıştı hep. Her akşam başladığı yere dönüyordu.” |