[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

Belİz Güçbİlmez

Deformasyon AraçlarI:

Parodİ ve Travestİ Üzerİne

Biçimcilere göre edebiyat kaçınılmaz olarak biçim bozar, deforme eder. Yeni olmaya çalışan yapıt bunu ancak kendi tarihinin başarısızlıklarının ve başarılarının farkındalığıyla, öyleyse bir parçası olduğu edebiyat tarihi ile yüzleşerek gerçekleştirebilir. Yüzleşme acısız olmayacaktır. Biçimcilerin okuduğu tarih bir yapım değil, yıkım tarihidir; kendini yaparak değil yıkarak, akıtarak değil kesintiye uğratarak ilerleyen bir tarih. Her yeni tür bir önceki “baba yazarlar”ın, “baba metin”lerini, rüştünü ispat etmeye çalışan bir oğul gibi alaya alacak, aslında babasına ne denli benzediğini öncelikle kendi görmeye razı olacak ve nihayetinde baba olmayan’a dönüşmeye çalışacaktır. Ama günü geldiğinde, o oğul da bir baba olduğunda, klasikleştiğinde yani, kendisinden sonra gelen bir tür tarafından benzer biçimde parodize edilecektir. Rus formalistlerinin en formalisti Şklovski meşhur cümlesinde burada kurulan baba-oğul ilişkisini reddederek başka bir soy kütük kurar oysa. Sürekliliği, bir çizgi üzerinde ilerlemeyen, aşağı yukarı, sağa sola kayan bir kesintiye dönüştürebilmek için herhalde, şöyle der: “Bir yazın okulunun bir başkasıyla tasfiyesinde, miras babadan oğla değil, amcadan yeğene geçer.”

“Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur” sözünün edebiyat teorisi tarafından daha şık ve hiyerarşiyi tersine çevirerek kuran, yani oyunu saygın olduğu varsayılan kurtlardan yana değil, küçümsenen “köpeklerden” yana kullanan bir versiyon olarak dile getirilişi…

Parodi taklit ederken reddediyorsa, ikisini de yapmasının ardındaki kaçınılmaz ve kaçınılmak istenilen bağımlılık ve devamlılık ilkesi güçlü bir biçimde yoluna devam eder. 

Buradaki varsayım açık: Klasikleşmiş yapıtın, ya da belirginleşerek,  kanon haline gelmiş yazma biçimlerinin karşısında algı taşlaşmıştır. Öyleyse onu yenilemek gerekir. Bunu yapabilmek için, o yapıtın, parodize edilecek yapıtın içine yerleşmek, onun içinde orantısız ve uygunsuz biçimde büyüyerek onu çatlatmak, hatta belki de infilak ettirmek gerekir. “Travesti” bu nedenle parodinin ikizidir. Türkçeye genellikle (eşcinselliği akla getirdiğinden olacak) travesti olarak değil de “gülünç dönüştürüm” gibi bir çeviri-terim olarak giren bu sanatsal teknik, bir anlamda türlerin ciddiyetini bozarak, onları yeni bir kılığa, dahası gülünç bir kılığa sokar. Ciddi bir yapıtı hafifleştirirken, “hafif” bir yapıtı da ironik bir ciddiyetle yeniden yazabilir.  Stoppard’ın Travestiler’i ya da Rosencrantz ve Güildenstern Öldüler’i de,  diyelim Orhan Güner’in Antonius, Kleopatra Arada Bir Sezar’ı da bunu yapar. Tragedyaları alıp onları hem tanınır, hem tanınmaz hale getirir, üstelerinde yılların biriktirdiği tozu silkelerken, saygınlık halelerini de parçalar, dokunulabilir bir şey haline getirir.

 

“Yerli” Bir  Shakespeare Parodisi

Orhan Güner’in 1992 yılında Almanya’da yazdığı Antonius, Kleopatra, Arada Bir Caesar11 adlı oyunu, adından da anlaşılacağı gibi bir Shakespeare parodisidir. Eğer parodinin temel özelliği ana metnin komik kontrastı oluşu ise, ana metnin en temel öğelerine indirilerek çıplak bırakılması ve komik öğenin bu çıplaklıktan doğması da temel stratejidir. Orhan Güner çıplaklaştırma işlemine öncelikle oyun kişilerinden başlar. Oyunun kişiler listesi, adına yüklenir. Shakespeare’in otuz dört kişilik Antonius ve Kleopatra1 metni üç temel kişisine indirgenir.

Orhan Güner’in oyunu bir önoyun ile başlar. Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra’sındaki I. Perde, I. Sahnede  aşıklar arasındaki “beni ne kadar seviyorsun?” tartışması, Güner’in önoyunun tamamını oluşturur.

(Kleopatra, Antonius… Antonius çevre düzenini oluşturan elemanlarla ritm yapmakta, Kleopatra göbek atmaktadır. Bu stilize oyun, onların çılgın ve sonsuz sevişmelerinin ritüelini çağrıştırmalıdır.(s.63)

Önoyun Antonius ile Kleopatra’nın aşkının özellikle fiziksel yanını öne çıkarır abartır. Shakespeare’in oyunun geneline sinmiş, buram buram tüten ama asla oyunun yüzeyinde özel olarak vurgulanmayan cinsellik, Güner’in oyununda bu kadınla, bu erkeği birarada ve dolayısıyla Antonius’u Mısır’da tutan tek gerekçedir. Bu anlamda “dillere destan” bir aşk da Güner’in çıplaklaştıran gözünden nasibini almış, temel ögelerinden bir olan şehvete indirgenerek, abartılmış tekrarlarla komikleştirilmiştir.

Parodi metnin Antonius’u, ana metinde Kleopatra için söylenmiş bütün övgü sözlerini aradan geçen üç asırlık süre içinde kendi dağarına katmıştır sanki. Yeryüzünde –dünya edebiyatında, Kleopatra üstüne söylenmiş ne varsa, hepsi yeni metnin, hatta Antonius’un “malı”dır artık. Parodi metin, ana metni yıllar içinde, başının üstünde oluşan halesiyle birlikte kendine mal ederken, kendisinin bir yeniden yazım olduğunun “oyun” olduğunun bilinciyle donanmış, donatılmıştır. Üstelik sadece parodist Orhan Güner’in değil, oyun kişilerinin de Shakespeare’in metninin bilgisine sahip oldukları sezdirilir oyun boyunca.

Caesar : Sonu hiç iyi görünmüyor bu gidişin.

Kleopatra: Yaşanmamış bu şeyin böyle olabileceğini nereden biliyorsun?

Caesar: Kestirebiliyorum… tahmin ediyorum. (s.69)

Caesar’ın tahmini, kestirimi, referans olarak Shakespeare’in metnine işaret etmektedir. Güner’in Caesar’ı bu gidişin sonunun iyi olmayacağını kestirebilir çünkü Shakespeare Antonius ve Kleopatra’da bu gidişin iyi bir sona varmadığını yazmıştır. Bilmek yerine, tahmin etmek, kestirmek gibi belirsizlik yüklü eylemlerin seçilmesi ise Güner’in Caesar’ının, yazarının her an her şeyi yapabileceğinden, metni istediği yere götürebileceğinden kuşkulandığını gösterir. Oyun kişileri üç yüz yıl sonra yazılan bilmedikleri bir metne yeniden atılmışlar, yazarın estirdiği hangi yönden geleceği belirsiz rüzgarda, içinden geldikleri ana metne tutunmaya çalışmaktadırlar. Üstelik Caesar’ın bu sözleri ironinin ironisi olmak özelliğini de taşımaktadır çünkü Shakespeare tiyatrosunun en etkileyici dinamiklerinden biri olan “Shakespeare ironisi”nin ironisi yapılmaktadır.

Bu türden içiçe geçerek derinleştirilen ana metin-parodi metin ilişkisi oyunda, alıntı olduğu söylenerek yapılan tek alıntıyla iyice giriftleşir. Antonius: N’apalım bir şairin dediği gibi “yataklar daha yumuşak Doğu’da…(s.69) derken söz ettiği şair Shakespeare, alıntı yaptığı metin de Antonius ve Kleopatra’dır. Üstelik Shakespeare’in metnindeki Antonius’un sözleridir bunlar. Bu anlamda, Orhan Güner’in Antonius’unun, Shakespeare’i mi, yoksa Shakespeare’in Antonius’unu mu “şair” saydığı, daha da önemlisi kaynak gösterdiği belirsizdir.

Güner’in metni bir bütün olarak ele alındığında izleyiciye/okura sunulanın bir “oyun” hem de bir başka oyuna karşılık gelen bir “oyun”, dahası o ilk oyunu “oyuna getirme” çabası olan bir “oyun” olduğu havası egemendir. Üstelik oyun kişileri içinde bulundukları oyunun bir komik kontrast olduğunun bilgisine de sahiptirler. Ana metnin bir tragedya olduğu bilinciyle, buna uygun konvansiyonları hayata geçirmeye çalışırlar.

Antonius: İçinde bulunduğumuz durum da bir trajedi olduğu için… intihar etmeliyiz Kleopatra… toplu halde… yani ikimiz. (s.85)

Antonius: Bu bir trajedi ama Kleopatra ….sonunda ölüm olması lazım. (s.90)

Sahnede ölüm söz konusu olduğunda gerçek olan ile kurgusal olan çatışması gündeme gelmektedir bir kez daha. Güner’in oyun kişileri ölmeyi beceremeyince, bu durumu kurgusal kişilikler olmalarına bağlayarak, gerçek kişilerden ölmeyi öğrenmeye çalışırlar. Seyirci ile bu noktada doğrudan bağlantı kurarlar. Salona geçip bir seyirci alırlar ve ondan basit bir biçimde sahnede ölmesini isterler. Böylece “oyun gereği” nasıl ölüneceğini öğreneceklerdir. Tam Antonius ile Kleopatra seyirciyi öldürmek üzere harekete geçerken,  Caesar eylemlerini keserek girer.

Caesar: Durun! Yapamazsınız… (Seyirciyi onların elinden kurtarır) Kıyamazsınız seyirciye… Kolay mı yetişiyor bir seyirci… kolay mı onu besleyip büyütmek… kolay mı onu bir şeyler seyrettirecek duruma getirmek… O seyirci ki; salonlarda… spor alanlarında… hatta ekran başında ne alışverişler, ne pazarlıklar, ne blöfler seyrediyor… seyretmek istemediği zaman, sıkıldıkça kanal değiştiriyor… sıkıldıkça kanal değiştiriyor… sıkıldıkça…

(ışık söner)

(karanlıkta) Bir dakika daha bitirmedim. (s.91)

“Koskoca” Shakespeare’in “dağ gibi” Antonius ve Kleopatra metniyle dalga geçen,Antonius, Kleopatra Arada Bir Caesar metni kendisiyle de dalga geçmeyi ihmal etmiyor. İroninin keskin kılıcını, kendine de gülümseyerek saplıyor.

Orhan Güner yarattığı parodi metni, eleştirel bakışıyla destekliyor, bu coğrafyaya ilişkin görüşlerini oyunun dokusuyla birlikte örüyor. Bu topraklarda kullanıla kullanıla anlam kanaması geçiren bayrak-vatan kavramlarının eleştirisi, Türkiyeli izleyiciye/okura son derece tanıdık gelen klişelerin peşi sıra geliyor.

Caesar: Düşünürken karar vermene yardımcı olur, vicdan muhasebende seni ayıltır, kendine getirir diye bu şanlı, bu mübarek bayrağı Antonius… Atalarının şehit… kanıyla yoğrulmuş bu bayrak…

Antonius: Rengini hemoglobinden alan o nesne artık ilgilendirmiyor beni.

Caesar: Burada kalsın.. seni belki kendine getirir…

Antonius: Biz de bayrak tahlili yaptırırız ona. (s.71)

Bayrak rengini hemoglobinden alır, Kleopatra aybaşı kanamaları içindedir, Caesar “durum kötü, kurtar götü..” (s.93) diyerek kaçabilecek biridir ve zaten sonuçta yapacak bir şey de yoktur, çünkü “bütün intiharlar doğaçlamadır” (s.85) Antonius’a göre. Önceden yazılmış bir metne göre intihar etmek biraz da bu yüzden imkânsızdır.

Güner’in oyunu bütün komedyalarda olduğu gibi bir mutluluk tablosuyla biter. Antonius, Kleopatra ve Caesar hayatlarının sonuna dek birer minyatür figürü olarak yaşayacak, yaşadıkça birbirlerine hikâyeler anlatacaklardır.

* * *

Güner, açıkça, ana metnine “ihanet” etmiştir. Parodik konumlanışıyla tragedyayı komedyaya dönüştürmüş, onu sulandırarak, hafifletmiştir. Bir karnaval havası içinde, çömezin rahip kılığına girip çevresini eğlendirmesi gibi yazınsal kutsiyeti bozmuş, parodinin eğlenceli ve yıkıcı pelerinini giymiştir. Öyleyse son bir benzetme daha: kuzu postuna bürünmüş bir kurt’tur da parodi; kuzu gibi munis değilse de; eğlenceli görünür, eğlenceli görüntüsü kandırmacadır, okşamak için elinizi uzattığınızda sinsice gizlenmiş yok ediciliği bir diş izi olarak oturur etinize. Deformasyon can yakar, canımız yandığında unutarak yaşadığımız bedenimiz bağırır, “ben buradayım”.

1 Orhan Güner. Toplu Oyunları:1. İstanbul: Boyut Yayınları, 1996

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.