[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

Murat Erol

EDEBİYAT VE TELEVİZYON

 Edebiyat çevrelerinde televizyona adeta lanetli bir şeymiş gibi bakıldığını söylemek sıra dışı bir tespit olarak görülmemeli. Hatta televizyonun, çaldığı zamandan ve benzer sebeplerden, edebiyatı bitirdiği/bitireceği de ileri sürülebiliyor. Ama en çok da televizyonun sunduğu algı ve anlama biçimlerinin farklı olması. Kitap göze yazıyla hitap eder, televizyon hem kulağa ses ile hem göze görüntü ile hitap eder. Bu algılatma biçiminden başlamak üzere bir çok “lanetleme” nedenine son olarak içerik eleştirileri de ekleniyor.

Edebiyatseverler, televizyondan umduğunu bir türlü bulamadı. Gerçi “ne umdular ki” de denebilir. Sinemada edebiyat uyarlamalarının başarılı örnekleri mevcut. Televizyon ise bu konuda biraz hayat kırıklığı. Televizyon çağının çok kanallı döneminde tüketime dönük çalışmaların çoğaldığına şahit olduk. Televizyonu lanetlemeden söylersek, gerçekten çok kötü çalışmalar oldu; iyiler ise ‘eh’ dedirtecek sayıda idi.

Bunda televizyonun anlık tüketime dönük yayınları  temel etken; ama edebiyatçılarımızın da televizyona ve televizyondaki dizi, sinema vb’lere olan önyargılarını belirtmemiz gerekir. Bu keskin tavır sonucunda televizyon edebiyattan nasiplenemez oldu. Ancak edebiyatın dili ile televizyonun dili arasındaki uçurum bence son dönemde azalmaya başladı. Edebiyat, kalıcılığa dönük bir çaba ile var kılınmaya çalışılırken, televizyon ise izlendiği anı doldurma çabasında kaldı. İkisi arasındaki uçurum, televizyon yapımlarındaki farklı dil arayışlarının bir sonucu olarak keskin olmaktan çıkmaya başladı.

80’li yıllarda iyi örneklerini gördüğümüz edebiyat ve televizyon buluşmasının devamı çok kanallı dönemde devam ettirilmedi. Süreklilik ve yeni bir dil arayışı kesilince televizyon, doğası gereği anlık bir eğlence halini alıveriyor. Televizyon-edebiyat buluşmasında aklıma edebiyatımızın bilinen örnekleri geliyor: Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, 9. Hariciye Koğuşu, Küçük Ağa bunların başında gelenler. Sonraki dönemde belki bu çabalar sürdü, ama çok kanallı dönemin kargaşasında dikkati dahi çekmedi.

2000’li yıllarında başında, özellikle de son birkaç yılda, hem uyarlamalar hem de edebiyatçılarımızın televizyona yönelik katı tavırlarını değiştirmeleri sonucunda işe el atmaları ile edebiyat ve televizyon yakınlaştı. Belki biraz (evet aslında biraz değil, çokça) magazine kayacağız ama emeklerin vurgulanması açısından bu çabaları saymakta bir sakınca olmasa gerek. Elif Şafak hala yayında olan Menekşe İle Halil isimli dizinin öyküsünü yazıyor. Ahmet Ümit imzalı Komser Nevzat isimli dizi tutmadı. Şebnem İşigüzel ise Asi isimli diziye imzasını koyuyor (Bu dizi tutar!). Bir yıldır bir şekilde gündem olan Binbir Gece isimli dizinin arkasındaki beyinler ise Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy. Ayşe Kulin’in Köprü’sü bir vasatta ilerliyor.

Reşat Nuri Güntekin televizyoncuların sevdiği bir isim. Yaprak Dökümü ikinci uyarlamasında ciddi olarak izleniyor(muş). Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ı da geliyor. Ve başkaları. Bunların yanında televizyon ve edebiyat başlığı altına zorlayarak bir şekilde alabileceğimiz yapımlar da var. Hatırla Sevgili, yakın siyasi tarihi anlatmaya çalışıyor, senaryoya bazı siyaset bilimciler katkı da bulunuyor.

Bol televizyon izlemek, evet haklısınız, insanı biraz (nasıl denir?), tuhaflaştırıyor. Hele dizilere takılıp kalmak (“ev kadınları gibi dizi mi izliyorsun” türü sorular bir yana) insanı alıp boş hayalin tam ortasına bırakıyor. Yaşadığımız hayatın gerçekleri ile televizyonun gerçekleri arasındaki uzaklık ne de fazla! İşte bu hikmetli sözün ardından vurgulanması gereken konu, edebiyatçılarımızın el attığı işlerde iki tür algı sunumu karşımıza çıktı: Bir, bu izlediğiniz sadece bir dizi; iki, bu izlediğiniz sadece bir dizi ama hayattaki bazı gerçekleri kendi dilince anlatıyor, ibret al.

Televizyon ve edebiyat konusunda kıssadan hisse:

Edebiyatçılarımız, edebiyatlarını kurban etmeden televizyona, sinemaya uzak durmamalılar.

Edebiyatçılarımız, şu zavallı cihaza fazla direnmeyip ve el atsalar, hem nitelikli ve derinlikli çalışmaları her şeyi izleyen halkımız izler; hem de kendi edebi ürünlerinin geniş kitleler ile buluşması için bir imkan doğar.

 

Not: Diziler hakkındaki geniş bilgileri, Radikal gazetesinin 16 Eylül 2007 tarihli sayısından aldım.

 İSHAK YETİŞ

 DANSIN USTASI BÉJART

 Ünlü koreograf Maurice Béjart 22 Kasım 2007’de Lozan’da 80 yaşında vefat etti.

Béjart’ın Mevlana için hazırlamış olduğu ‘Rûmî’ adlı gösterisi bu yaz İstanbul’da sahnelenmişti. Sanatçı rahatsızlığı dolayısıyla bu gösteri için İstanbul’da bulunamamıştı. Bir süredir Lozan’da tedavi görüyordu.

Maurice Béjart 1 Ocak 1927’de Marsilya’da doğdu. Yaşadığı dönemdeki Fransa’nın en yetenekli adamlarından biri olan düşünür Gaston Berger’nin (1896-1960) oğludur. Babası ve büyükbabası Senegal’de doğmuştur. Büyük büyük anne annesinin Senegalli olduğunu söylemektedir.

Babasının felsefe konusundaki derin ve coşkulu ilgisi dolayısıyla Béjart çocukluğundan itibaren entelektüel bir çevrenin içinde bulundu. Kitaplar, ziyaretçiler, konuşmalar onda bilgi, kültür ve düşünce birikimini sağladı ve gelecekteki ruhsal hayatını biçimlendirdi. 14 yaşında kırılgan bir sağlığı vardı. Doktor ona kaslarını güçlendirmesi için dans kurslarına gitmesini önerdi. Ya, babasının istediği edebiyat eğitimi alacaktı ya da zevk alacağı dansa gidecekti. Babasının pek de istemediği şeyi seçti.

Evi terketti, Paris’e gitti. Dans kurslarına devam etti ve ikinci bir ad sahibi oldu: Béjart. Hayatını kazanmak ve ufkunu genişletmek için Londra’ya ve Stockholm’e giderek yurdundan uzaklaştı.

1955 Temmuzunda ilk kez kendine ait ‘Yalnız Bir Adam İçin Senfoni’yle sahnede yer aldı. Senfoni’yle Béjart artık Béjart olmuştu. 15 civarında balenin koreografı olmuştu.

1959 aralık’ında ‘İlkbahar Ayini’ sahnelendi: Artık uluslararası bir tanınırlığa kavuşmuştur. 29 bale sahneye koymuştur.

1960’da XX. yüzyıl Balesini kurdu. Kırk dansçının eşlik ettiği grubun başındaydı.

Ayin Londra ve Paris’te sahnelendi. İkinci şaheseri Bolero’yu Brüksel’de oynadı. Bir gösterisinde 50.000, Edinbourgh Festivalinde 40.000 seyircisi vardı.

’Dokuzuncu’ olağanüstü başarı kazandı. 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları’nın açılışında ve Berlin’de bir spor salonunda sergilendi. Bütün dünyada ve bu arada 1978’de Moskova’da sahnelendi. Senegal’den Japonya’ya kadar dünyanın her yerinde sahne aldı ve türünde ilk kez biri bu kadar ünlendi. Garaudy eserleri için “XX. yüzyılın en büyük ayini” diyecekti.

Jacques Franck sanat hayatında yaptıklarını, getirdiği yenilikleri 5 başlık altında özetlemektedir:

1- Büyük klâsik Rus, Fransız bale, dans ekollerinin dilini miras alarak, Alman ve Amerikan ekolleriyle zenginleştirip değiştirmiştir.

2- Dansın söz varlığını köklü bir biçimde dönüştürmüş ve dansçının imajını değiştirmiştir.

3- Çağın gerçeklerinden yola çıkarak, umutlarını sıkıntılarını, sorunlarını, modalarını yansıtmıştır.

4- Béjart çağını oynarken bütün dünyayı da dansettirmiştir. Günümüzde olduğu gibi çok etnikli, çok kültürlü hayatı oynayarak kavramları sorgulamıştır. Endülüs flamenkosu, Arjantin tangosu, geleneksel Hint, Japon, Afrika müzikleri, Edith Piaf, Ümmü Gulsüm ve Hacidakis şarkıları, Yahudi müziği, Brezilya halk dansları, Viyana valsleriyle dünya çevresinde bir müzik turu atmıştır. 

5- Kardeşlik, dayanışma, yolculuk, aşk ve nukte, cinsellik, Dionysos ve Faust efsanelerinin, hepsiyle çağdaş bir ayini yönetmişti.

Michel Robert, Maurice Béjart’la uzun söyleşiler yapmıştır. Yaptığı söyleşileri 2000 ve 2006 yıllarında iki ayrı kitap olarak yayımlamıştır.

Cezayir’den İran’a İslamcı genç kız ve erkeklerin artan sayıda Batıda çoğaldıklarının söylenmesi üzerine; “İslamcı entegrizm yalnızca dinsel bir dışa vrum değildir. Bugün bütün Avrupa’da yerleşmiş Amerikan hayatını tek tip olarak sunmaya karşı kimliğini yeniden bulmak isteyen insanların bir karşı koyma hareketidir. Onlar bizim yaşadığımız gibi tek tip bir hayat istemiyorlar. O zaman inandıkları geçmişin değerlerine sığınıyorlar, entegrizm İslam’ın tam bir kavranmış şekli değildir. Ancak onlara dayatılan günümüz toplumunun sosyo kültürel ve ekonomik ögeleriyle karşı karşıya kalınca onu bir savunma aracı olarak değerlendirmiş olmalarını da anlayışla karşılamak gerekir.” demiştir.

İnanıyor musunuz?”sorusuna “evet” diyor.

“Bir Müslüman büyüğüyle karşılaştım, o bana çok şey öğretti ve bana yol göstericilik yaptı. Araştırmalarım beni gerçek bir ruhsal dinginliğe götürdü”.

“— İslama döndünüz. Bugün hala Müslüman mısınız?Sorusuna;

“—Dönme, bu sözcük pek bir şey anlatmıyor. Katmanların biri ötekinin üzerine eklenebilir. Dönme kavramının benim için bir anlamı yok.

Hristiyan inancıyla yetiştim, bir inancım var ve o bende mahfuz. İslam’ı keşfetmem Hristiyan inancını yok etmeden onun üzerine eklendi. Kur’an dikkatli bir biçimde okunduğu zaman peygamber Muhammed’in eski şeriatleri ortadan kaldırmadığı, onları tamamladığı söylenebilir. Peygamber size Musa’dan, İsa’dan, Bakire Meryem’den söz eder ve tamamlar. İslam Hristiyanlığın yıkılışı anlamına gelmez ama basit bir biçimde hikmet ve irfanın tamamlanması demektir.

İslam’da beni etkileyen insana özgü küçüklüğün ulaşamayacağı tek Tanrı inancıdır. Doğmamıştır, doğurulmamıştır. Eksiksiz bir bütünlüktür, eşsizdir, benzersizdir. Açık bir aydınlıktır.

Müslümanlar kendilerini, Hristiyan ve Yahudi’leri “ehli kitap” diye adlandırırlar. Daha açık söylemek gerekirse kültürel bir devamlılık vardır. Eski Ahit Yahudi tarihidir ve Hristiyanlar onu okur. İsa Yahudiydi. Kudüs Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların da kentidir. Bir süreklilik söz konusudur.

Örneğin büyük islam çağında Kordoba’da Müslümanlarla birlikte Hristiyanlar ve Yahudiler de yaşamaktaydı. Üniversite bütün Avrupa’dan ve bütün inançlardan öğrencileri kabul ediyordu.”

Béjart dansı geniş kitlelere sevdiren adamdır. Béjart, çağının sorunları üzerine düşünen, sorunları dansın ritmiyle anlatan, dünyanın her yerinde oluşmuş kültürleri, müzikleri, folkloru bilen, özümseyen, aynı zamanda dansın, balenin tarihsel birikimlerini dönüştüren, yeni bir forma ve yeni bir dile kavuşturan büyük bir sanatçıdır.

Dünyada oluşmuş kültürel birikimlerden bu denli haberdar ve böylesine özümsemiş, yüzyılın ender sanatçılarından biridir. Dans neredeyse bir ayindir onun için.

1963’te Mathilde adlı bir romanı yayımlanmıştır. 1979 ve 1996’da iki ayrı kitapta anıları basılmıştır. Bu üç kitabın dışında daha yedi kitabı vardır.

Allah rahmet eylesin.

 RomancI Norman Mailer öldü

Amerikalı ünlü yazar Norman Mailer, 84 yaşında hayatını kaybetti. Amerikan edebiyatında eserleriyle yaklaşık 60 yıldır etkinliğini sürdüren Mailer’in öldüğü, yardımcısı tarafından açıklandı. Amerikan edebiyatının “asi çocuğu” olarak nitelenen Mailer, ekim ayında akciğerlerinden ameliyat olmuştu.

Norman Mailer, 1923 Şubatı’nda New Jersey’de dünyaya geldi. Harvard Üniversitesi’nden mezun oldu. Pasifik’te orduya hizmet verdiği dönem, 1948 tarihli romanı “Çıplak ve Ölü”nün temelini oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili olarak yazılmış en iyi romanlardan biri olarak kabul edilen roman, Mailer’i 1948 yılında daha 25 yaşındayken şöhrete kavuşturmuştu. O zamanlar Arthur Miller ile aynı apartmanda oturan Mailer, o günler hakkında şunları söylemekteydi: “O ‘Satıcının Ölümü’nü, ben de ‘Çıplak ve Ölü’yü yazıyordum. Konuşur, gezerdik. Ama benim hakkımda ‘adam olmaz’ diye düşündüğünü bilirdim. Bana göre edebiyat rekabet dolu bir spor. Ama ben bunu kabul edebilen tek kişiyim. İyi romanı bir yarışmacı ruhuyla okurum.”

“Barbary Shore/Barbary Sahili” ve “The Deer Park/Geyikli Park” ise 50’lereki uyuşmazlıklara gönderme yaptığı kurgu romanlardı.

“White Negro/Beyaz Zenci” (1957) ise beat kuşağı tarafından coşkuyla karşılandı. “The American Dream/Amerikan Rüyası” (1965) ve “Why Are We in Vietnam/Neden Vietnam’dayız?” (1967) modern Amerikan toplumu incelemelerine geri döndü. “Armies of the Night/Gece Orduları”(1968) ve “The Fight/Kavga” ile iki kez Pulitzer kazandı. “The Executioner’s Song/Celladın Şarkısı”na (1979) kadar Amerikan toplumunu her yönüyle incelemeyi sürdürdü. Ardından “Ancient Evenings/Antik Akşamlar” (1983) “Oswald’s Tale/Oswald’ın Öyküsü” (1995) romanlarını yazdı. “The Time of Our Time/Zamanımızın Zamanı”, Mailer’ın çalışmalarının - kendi yorumunu da içeren - kapsamlı bir antolojisidir.

Norman Mailer, 1948 yılındaki başkanlık seçimlerinde üçüncü partinin sosyalist adayı Henry Wallace’a oy vermişti. “Çok içten söylüyorum, hâlâ üçüncü partidenim. Hayatım boyunca üçüncü partiden oldum” Şeklinde açıklamalarda bulunmuştu. ABD’deki son seçimleri ise yine ironik bir dille eleştirmişti: “Boks terimleri kullanmam gerekirse, son seçim bana liberallerin ringin dışına çıktığı mesajını verdi. Cumhuriyetçilerin seçimi kirli bir şekilde kazanmaları 125 yıllık bir gelenektir. Bu yüzden Demokratlar Florida’da yumruk yedi. Şu aralar evrenin doğru kanat için çalıştığına inanıyorum. Eğer ABD’de bir komplo varsa, o da sağın zenginlerin partisi olduğunu halktan saklama komplosudur. Neyse ki Enron’un batması her şeyin ne kadar kokuşmuş olduğunu ortaya koydu. Bush, yanıtı on saniyelik soruları yanıtlamakta bir harika. On saniyeyi geçti mi çekilmez bir hal alıyor.”

Daha önce New York Belediye başkanlığına da aday olan Mailer, neredeyse bütün hayatını Amerikan toplumu eleştirmekle geçirmişti: “Beni hep kibirli olmakla suçladılar ancak benim kibrim ortalama bir Amerikalı’nın ABD ile ilgili kibriyle karşılaştırıldığında hiçbir şeydir. Bu ülkede erkekliğimizi her altı dakikada bir doğrulamamız gerekiyor. Ne kadar büyük bir ulus olduğumuzdan emin miyiz diye sürekli kendimizi kontrol halindeyiz çünkü bir parçamız bunun doğru olduğuna inanmıyor.”

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.