|
ABDURRAHİM KARADENİZ
DİL BAHİSLERİ - I
Virgül, Bağlaç ve Yardımcı Fiile Dair
Yazım birliğini, anlatım doğruluğunu, söyleyiş güzelliğini
giderek yitiriyoruz. Yitirdiklerimizi hatırlamak için çok gerilere
gitmeye bile gerek yok. 2007 Aralık’ından on bir yıl geriye, 1996
Aralık’ına gittiğimizde bile durum açıkça görülebiliyor. Hece dergisine
yazı dosyaları 1996 Aralığında gelmeye başlamıştı. 1996 yılında dosyalar,
genellikle postayla veya belgegeçerle yayınevlerine ulaştırılırdı. Yazar/şairlerin
yayınevlerine bizzat uğrayarak çalışmalarını bıraktıkları da olurdu. Bu
yolla yayıncılara ulaşan metinler genellikle el yazısıyla yazılır; el
yazısıyla yazılan metinlerin yarısı kadar da daktiloya çekilmiş metinler
bulunurdu. Diğer dergilere ve yayınevlerinde de durum az çok böyleydi.
Hece’ye ulaşan yazılar, öncelikle editoryal bir incelemeye tabi tutulur;
sınıflandırılır, değerlendirilir; bazı çalışmalar iade edilir, bazıları
da dizgiye verilirdi. Dizgi sürecinden sonra düzelti süreci başlar;
metinlerin orijinal hâliyle bilgisayar çıktısı karşılaştırılır, dizgi
sürecindeki hatalarla yazarın gözden kaçırdığı bazı küçük hatalar
bulunur, düzeltilirdi. O yıllarda, bir sayfada, yazarla dizgicinin
toplam yazım yanlışı, birkaç kalem darbesiyle düzeltilirdi. Dergi
yayımlandığında -özellikle bir grup arkadaş yazım hatası arar ve nihayet
bulur- tespit edilen yazım yanlışlarının sebebi araştırılır, aynı
yanlışa bir daha düşülmemesi için uzun uzun konuşulurdu.
Sonra herkes birbirine elektronik posta adresleri vermeye
başladı. Gün geldi, böyle bir adresi olmayanlar neredeyse ayıplandı.
Kısa zamanda herkesin geniş bir elektronik posta ajandası oluştu. Yerel
ağ sayesinde metin dosyaları hem daha hızlı hem daha kolay gönderilir/ulaştırılır
hâle geldi. Herkes büyük bir hızla bu gelişmelere uyum sağladı.
Artık ‘İletişim alanındaki gelişmeler ‘bilgi’ye ulaşma
imkânlarını kolaylaştırdı.’ cümlesi, yaşadığımız dönemin klişesi. Bu
cümleden sonra sıralanması âdet kabilinden cümleleri sıralamaya gerek
bile yok.
Ancak sözünü ettiğimiz iletişim hızının edebiyat
çevrelerine ‘yazım birliği, anlatım doğruluğu, söyleyiş güzelliği’
kazandırdığını söyleyemeyiz. Bu on
yıllık süreçte sanki hız alındı; güzel ve doğru bırakıldı. Hatta öyle ki
şimdilerde ‘doğru’ iyice tanınmaz hâle geldi. Rahatlıkla hangi doğru,
kimin doğrusu, denilebilir.
Yerel ağ sayesinde artık yazarlarımız,
çok çeşitli yazılarla belgelere kolaylıkla ulaşıp bunları değerlendirip
kendi çalışmalarına derinlik, ufuk ve çeşni katarak çok daha güzel ve
mükemmel metinler oluşturma imkânına kavuştu. Lakin hızla ‘yapılıp’
hızla yayıncısına ulaşan bu metinler, önce yayıncının, sonra okurun
üzerine bir karabasan gibi çöküyor. Çünkü süreli bir yayın organına son
anda gönderilen bir dosyanın, baskıya yetişmeme ihtimali neredeyse
kalmıyor. Garip bir rastlantıyla yazı dosyaları da genellikle son anda
yayıncıya gönderiliyor ve ancak editoryal bir incelemeye zaman kalıyor.
Ayrıca bu metinler zaten dizildiğinden,
dizgi için de zaman harcanmıyor! Yazım birliğini, anlatım doğruluğunu,
söyleyiş güzelliğini giderek yitirişimizi ‘İşte bütün mesele; dizgisi,
düzeltisi yapılan metinlerde!’ deyip açıklamak elbette mümkün değil.
Fakat bunun üzerinde durmak gerek. Çünkü sonuçta ‘İşte bütün mesele
dizgisi de, düzeltisi de, yapılmış olan bu metinlerde!’ ifadesi gibi
ifadeler çıkıyor okurun karşısına...
Hiç kuşkusuz bağlaçlardan sonraki virgül (,) kullanımıyla
gereksiz yardımcı fiil (olan… vb.) kullanımlarında iletişim
imkânlarının, yerel ağın hiçbir kusuru yok. Kusur elbette bizde. Ancak
2007’nin Aralık ayından, 1996’nın Aralık ayına bakıldığında Türkçenin
bağlaç, virgül ve yardımcı fiil karabasanı altında kaldığı rahatlıkla
söylenebilir. Özellikle son on yılda Batı dillerindeki virgül, bağlaç ve
yardımcı fiil kullanımları dilimize taşınıyor. Hatta bu konularda yazım
yanlışına düşmeyenlerin yabancı dil bilmediği, üstelik çeviri metinler
de okumadığını ileri sürmek bile mümkün.
Türkçe cümlelerde (İngilizce, Almanca değil) hem
bağlaçlardan önce hem de sonra virgül kullanılamayacağı; bağlaçların da
kendi aralarında ince anlam farkları taşıdığı: “Leyla ile Mecnun”
demenin “Leyla ve Mecnun” demekten farklı bir anlam içerdiği nasıl
unutulur? Bu durum, teorik olarak herkes tarafından biliniyordur
kuşkusuz. Fakat Batı dillerine özgü söz diziminin, cümle yapısının
olduğu gibi dilimize aktarılmasıyla özellikle bağlaç, virgül ve yardımcı
fiil karabasanı giderek imlâmızı istilâ ediyor.
Batılı ‘konuşmak’, ‘savaşmak’, ‘güreşmek’ diyemediğinden
‘konuşma yapmak’, ‘savaş yapmak’, ‘güreş yapmak’ diyor olmalı. Ama biz,
neden ‘yapılan’ değil de ‘yapılmış olan’ diyoruz; ‘güreşmek’ varken
‘güreş yapmak’; ‘savaşmak’varken ‘savaş yapmak’, ‘konuşmak’ varken
‘konuşma yapmak’ diyoruz? Acaba acem de ‘ki’, ‘ise > -se’den sonra (,)
virgül mü koyuyordur?
Üç örnek vererk yazıyı noktalayalım.
“Etkin gündelik iletişimde alıcının dikkatinin çekerek
hedefi yakalama, kazanç elde etmekte olduğu gibi bir kar/zarar hesabı
yazınsal iletişim öncesi hesaplanabilir değildir.”1
“Bu kadar ortaklık, ya da farklılık arz eden konularda bu
kadar suskunluk, kendi payıma arkadan kurgulanan oyuncakları
düşündürüyor.”2
“Ardında yüzlerce yılın oluşturduğu
bir toplumsal yapı, kültürel doku, düşünme biçimi ve insan olan edebiyat,
aynı ailenin öteki üyelerine bile yabancı gelecektir.”3
1 Suzan Sarı, Yazınsal ve Gündelik İletişimde
Yeni’den, Hece, sayı: 131, s. 94.
2 Enis Batur, Yurttaş, Cumhuriyet Kitap, sayı: 927, s. 3
3 Semih Gümüş, Lis Yayınları’nın Katkısı, Radikal Kitap,
sayı: 348, s. 30.
|