|
AYŞE
ÇAMKARA
Zafer HanIm’In AŞk-I Vatan RomanI
BaĞlamInda KadIn
Aşk-ı
Vatan, 1877 yılında Zafer Hanım tarafından yayımlanmış olup, Türk
edebiyatında bir kadın tarafından yayımlanan ilk roman olma özelliği
göstermektedir. Eserin 1994 yılında Zehra Toska tarafından yeni bir
baskısı hazırlanmıştır ve bu baskıda günümüz harflerine aktarılmış
orijinal metin ve sadeleştirilmiş bir metin yer almaktadır. Yine bu
çalışmanın girişinde Zehra Toska tarafından hazırlanmış genel bir
değerlendirme yazısı da yer almaktadır. Bu metinde yer alan bilgilere
göre, Zafer Hanım ile ilgili en önemli kaynak Mustafa Zihni Efendinin
Meşahirü’n-Nisa adlı eseridir. Zafer Hanım’ın çağdaşı olan Mustafa Zihni
Efendi, onun Fuat Paşa ailesinden geldiğini ve Kabuli Paşa’nın eşi
olduğunu bildirmektedir. Eserin 1877 yılının Nisan başlarında
yayımlanmasıyla gazetelerin ondan “çağdaş kadın yazarların ilki” olarak
söz ettiklerini bildiren Zihni Efendi, romanın konusunu “İspanya’da
yaşanmış ve bir münasebetle İstanbul’a kadar gelmiş hoş bir hikâyeden
aldığını” ya da “çeviri” olabileceğini belirtmektedir. Zehra Toska ise
romanın çeviri yoluyla içselleştirilmiş olabileceğini kabul ederken,
Zafer Hanım’ın, eşi Kabuli Paşa’nın çeşitli yerlerdeki elçilikleri
dolayısıyla farklı ülkelere gitmesi sonucunda böyle bir kurguya
ulaşabileceğine ya da eskiden cariye olan bir kadından böyle bir hikâye
dinlemiş olabileceğine dikkat çekmektedir. Nitekim Zafer Hanım romanını
eşinin ölümünden iki yıl sonra yayımlamıştır ve romanın giriş bölümünde
kendisiyle örtüşen, yalnız bir kadın olan anlatıcı-yazar ile
karşılaşılmaktadır. Yine anlatıcı-yazar, romanın konusunu oluşturan
hikâyeyi eski bir cariye olan Refia Hanım’dan dinlemektedir ve romana
hiçbir müdahalesi yoktur. Ayrıca Laz Ahmet Paşa, Amiral Nelson, Lord
Hamilton gibi gerçek şahsiyetlerin roman içinde yer alıyor olması bir
başka dikkat çekici noktadır.
Eser,
“Merhum Kabuli Paşa haremi Zafer Hanım’ın eser-i hamesidir” şeklinde bir
“kadın” imzasıyla yayımlanmış olmakla, kendinden sonra çeşitli yazılar
yayımlayan kadın yazarlardan daha ileri konumdadır. Nitekim Zafer
Hanım’dan daha sonra yazılar yayımlayan Fatma Aliye’nin bile ilk
eserlerinde kendi ismini açıkça kullanmaktan kaçındığı bilinmektedir.
Aşk-ı Vatan’ın başında “İfade-i Hal” başlıklı bir bölüm bulunmaktadır ve
Zafer Hanım bu bölümde eserinin yazılış amacını açıklamaktadır. Bu
bölümde Zafer Hanım, o sıralarda vatan ve milletin aleyhine olarak
ortaya çıkan bela selinin önüne geçmek uğruna, her yaştan vatan
evladının canlarını feda etmesi karşısında kalbindeki hislerin bir
galeyana dönüştüğünü ve kendisini savaş meydanlarına atarak, o vatan
kardeşleriyle birlikte can vermeyi hayal ettiğini söylemekte ve
kendisinin silah tutmaktan mahrum, aciz bir kadın olması sebebiyle
onların yanında yer alamadığını ve bu yüzden onlara bir “hediyecik”
olarak bu kitabı sunmak istediğini eklemektedir. Eserinin yazılış
amacını böylece ortaya koymuş olan Zafer Hanım ayrıca, eserinden elde
edilecek gelirlerin tamamını askerlerin yararına bağışladığını
bildirmektedir. Zehra Toska, eserin bu yönüyle “bağış eserlerinin ilki”
olduğunu belirtmektedir. Gerek “İfade-i Hal” kısmında sunulan bu gerekçe
gerekse eserin ismi, bizi dönemin toplumsal yaşamı hakkında düşünmeye
yöneltir. Eserin yayımlandığı yıl olan 1877’de 93 Harbi olarak
adlandırılacak olan Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Zafer Hanım’ın gerek
bu savaştan gerekse kendisinden önce ortaya atılan “vatan”, “millet”,
“hürriyet” gibi büyük yankı uyandıran kavramlardan etkilendiği
ortadadır. Zehra Toska, yazarın eserini vatan için savaşan askerlere bir
armağan olarak sunmasını, erkeklerin egemen olduğu bir yayın dünyasında
eserini “yüce bir nedene dayandırarak yayınlama cesareti”göstermiş
olmasına bağlamaktadır (13).
Roman, giriş, “Hikâye-i sergüzeşt” başlıklı ilk bölüm ve “Kısm-ı sani”
başlıklı ikinci bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde olaylar 1868
yılında başlamaktadır. Kendisini “alınyazımın gereği ömrümün yarısını
yalnız geçirmiş ve yine tek başına kalmış olan ben” olarak tanımlayan
anlatıcı-yazar, yeryüzüne ait gerçekçi gözlemlere yer vermekte ve dış
dünyaya ait bu gözlemlerin kendi üzerinde yarattığı duygulanımları dile
getirmektedir. Dış dünyaya ve ruh haline ait tasvirlerin ardından
olaylar başlamaktadır. Yalnız bir kadın olan anlatıcı-yazar, komşu
yalılardan birinde oturan yakın bir arkadaşı tarafından akşam yemeğine
davet edilir. Davet edildiği bu ziyafete yanına bir cariye alarak giden
anlatıcı-yazar, komşu yalıya yolculuğu sırasında gördüklerini ve gittiği
yalıyı gerçekçi bir tavırla tasvir etmektedir. Anlatıcı-yazar bu davette
Refia adlı bir kadınla karşılaşır. Refia Hanım, anlatıcı-yazara ondan
çok hoşlandığını ve yıllardır içinde sakladığı bir sırrını onunla
paylaşmak istediğini dile getirir. Bunun üzerine anlatıcı-yazar, bir
akşam Refia Hanım’ı kendi evine davet eder ve Refia Hanım’ın geçmişinden
bahsetmeye başlamasıyla 1816-1817’lere dönülür.
Buna
göre Refia Hanım İspanya’da, öğretmenlik yapan bir çiftin çocuğu olarak
dünyaya gelmiş ve on-on iki yaşlarına kadar ailesiyle birlikte yaşamış
ve iyi terbiye almış bir kızdır. Ailesiyle beraber gittiği Endülüs’te
Cezayirli dört Arap tarafından kaçırılır ve bir ay kadar süren zorlu
yolculuğun ardından Cezayir’e götürülür. Oradan İstanbul’a getirilir ve
İstanbul’da Laz Ahmet Paşa tarafından satın alınır. Ahmet Paşa’nın
konağında ismi Dilber olarak değiştirilir ve davranışları beğenildiği
için Ahmet Paşa, Dilber’i oğluna eş olarak almak ister. Ancak Ahmet
Paşa’nın oğlu genç yaşta ölür ve bu evlilik gerçekleşmez. Bunun üzerine
Paşa, Dilber’i kızı gibi görmeye başlar. Nitekim Refia Hanım, Laz Ahmet
Paşa’nın kendine nasıl davrandığını şu sözlerle dile getirir:
Elhasıl
İstanbul’daki esaret hakkında görüşebildiğim Avrupa kadınlarının efkârı
ve nasıl olur ise olsun paşa-yı müşarünileyhin hakkımda olan iltifat ve
riayeti pederimin muhabbetine mukabil oldu desem hilaf söylememiş
olurum. Ve onun vefatına kadar gördüğüm rahat ve huzuru bir daha görmek
müyesser olmadı ve ne de olacaktır. (40)
Laz Ahmet Paşa’nın konağındaki durumunu bu sözlerle özetleyen Refia
Hanım bir başka hikâyeden, Gülbeyaz’ın hikâyesinden bahsetmeye başlar.
Buna göre, Gülbeyaz, Paşa’nın esircisi Ahmet Bican tarafından cariye
olarak köşke getirilmiş, on yedi-on sekiz yaşlarında, oldukça güzel bir
kızdır. Konaktaki herkesin ona iyi davranmasına rağmen Gülbeyaz,
kimseyle konuşmaz ve sürekli ağlar. Konaktaki herkes onun bu halinin
sebebini merak eder, ancak Gülbeyaz kimseye derdini açmaz. Bunun üzerine
Ahmet Paşa bir gün Dilber’den Gülbeyaz’ın derdinin ne olduğunu
öğrenmesini ister. Bunun üzerine Dilber, Gülbeyaz’ın odasına gider ve
onunla konuşmaya çalışır ancak Gülbeyaz, Dilber’in konuştuklarından
hiçbirini anlamaz. Bunun üzerine Dilber ne yapacağını bilmez bir halde
İspanyolca olarak söylenmeye başlar ve Gülbeyaz heyecanla Dilber’in
boynuna sarılıp kendisiyle bu dilde konuşmasını ister. Böylece Refia ile
Gülbeyaz’ın dostluğu başlar. Romanın giriş kısmı böylece sona
ermektedir.
Romanın
“Hikâye-i Sergüzeşt” başlıklı bölümünde Gülbeyaz, kendi hikâyesini
Dilber’e anlatmaktadır. Buna göre Gülbeyaz, Dilber gibi, İspanya’da
doğmuş olup asıl adı Loranza’dır. Babası, bir general olan Kont
Ferdinando’dur. Annesini kaybettikten sonra babası ve denizcilik
okulunda okuyan ağabeyi Antonyo Loranzo ile birlikte yaşayan Loranza,
yani Gülbeyaz, Madrit’te bir kız okuluna devam etmektedir. Konuşma
sırasında bu okuldaki müzik öğretmeninin Dilber’in yıllar önce ayrı
kaldığı annesi olduğu anlaşılır. Bu gerçeğin ortaya çıkması hem
Dilber’de hem de Gülbeyaz’da şok etkisi yaratır ancak üzerinde durulmaz
ve Gülbeyaz anlatmaya devam eder. Gülbeyaz’ın okulda bütün vaktini
birlikte geçirdiği Marya adlı çok güzel, soylu ve zeki bir kız arkadaşı
vardır. Gülbeyaz’ın babası Ferdinando, kızını görmek için okula gelip
giderken Marya’ya âşık olur ama kimseye bu durumdan bahsetmez. Gülbeyaz,
tatil başladığında arkadaşı için bir davet düzenlemeyi düşünür ve
Marya’nın doğum gününde büyük bir ziyafet verir. Marya, küçük yaşta
öksüz ve yetim kalmış bir kız olduğundan vasileri tarafından
büyütülmüştür ve ziyafete vasileri ile birlikte gelmiştir. Marya,
akrabalarından Alberto’nun oğlu Roberto’ya âşıktır ancak Alberto bu
evliliğe onay vermemekte ve onların görüşmelerini istememektedir. Ancak
Roberto, Gülbeyaz’ın ağabeyi Loranzo’nun denizcilik okulundan arkadaşı
olması dolayısıyla Marya’nın doğum günü ziyafetinde orada bulunmaktadır.
Bu ziyafet esnasında General Ferdinando, Marya’nın vasisi Roman ve
Roberto’nun babası Alberto ile gizli bir konuşma yapar ve Marya ile
evlenmek istediğini söyler. Bu durumdan çok memnun olan Alberto, oğlu
Roberto’nun Marya’yı sevdiğini bilmesine rağmen, oğlunun Loranza’ya âşık
olduğunu ve Loranza ile evlenmek istediğini söyler ve bunun üzerine
Ferdinando kızı Loranza ile Roberto’yu evlendirmeye karar verir.
Ferdinando ziyafet sırasında aldığı kararları davetlilere açıklar. Buna
göre kendisi Marya ile evlenecek, kızı Loranza’yı da Roberto’ya
verecektir. Davetliler bu habere çok sevinirler ve onları tebrik etmeye
başlarlar. Bu durumdan hem Alberto hem de Roman çok memnun olurlar çünkü
Ferdinando çok zengin ve aristokrat sınıfa dahil bir kişidir. Böyle bir
karar karşısında Loranza, Marya ve Roberto ise şaşkındır ve alınan
kararlara hiçbiri itiraz edemez. Marya ile Ferdinando’nun düğün gününde
davetliler kiliseyi doldurmuştur. Roberto ise sevgilisinin kendisiden
başka hiç kimseyle evlenmeyeceğine dair sözünü hatırlayarak Marya ile
kaçmak için bir araba hazırlatmıştır. Ancak Marya, papaz duasını
tamamladıktan sonra, hem sevgilisi Roberto’yu hem de General
Ferdinando’yu mutsuz etmemek için ölmeyi seçer ve cebinden çıkardığı bir
tabanca ile kendisini vurur. Bunun üzerine Roberto, Marya’nın öldüğünü
düşünerek generale ve Marya’nın vasisine bağırıp hakaretler eder ve
hazırlattığı arabayla oradan uzaklaşır. Marya ise yaralanmış ancak
ölmemiştir. Ferdinando, Loranza ile birlikte her gün düzenli olarak
Marya’yı ziyaret etmektedir. Ferdinando ve Loranza yine bu ziyaretlerden
birinden dönerken yolda Cezayirli bir adamla karşılaşırlar ve bu adam
Ferdinando’yu öldürüp, Loranza’yı kaçırır. Loranza böylece esircilerin
eline düşer ve sonunda Laz Ahmet Paşa’ya satılır ve adı Gülbeyaz olarak
değiştirilir, ilk bölüm böylece sona ermektedir.
“Kısm-ı
Sani” başlıklı son bölümde anlatım yine Refia Hanım’a, yani Dilber’e
geçmekte, kendisinin ve daha çok Gülbeyaz’ın konak içindeki
durumlarından bahsetmektedir. Laz Ahmet Paşa, Gülbeyaz’ı yalının arka
tarafındaki bahçe içinde bulunan köşke yerleştirir ve Dilber de
Gülbeyaz’a eşlik etmektedir. Paşa ara sıra konağı ziyaret etmekte ve
Dilber ve Gülbeyaz’a çok değerli mücevherler hediye etmektedir. Ancak
Gülbeyaz bu mücevherlerden hiçbirini kabul etmemekte ve “vatan hasreti”
içinde sürekli ağlamaktadır. Bir gün Gülbeyaz pencereden bakarken bir
İspanyol gemisinin limana yanaştığını görür ve çok sevinir. Bu günden
sonra vatanına kavuşma umudu içinde bulunan Gülbeyaz, yine penceresinin
önünde otururken bir İspanyol subayı görür ve daha yakından baktığında
onun Roberto olduğunu anlar ve çok şaşırır. Aynı derecede Roberto da
şaşkındır ve konuşmaya başlarlar. Roberto, Marya ile evlendiğini ve
Gülbeyaz’ı bu tutsaklıktan kurtaracağını söyler ve ertesi gün başından
geçenleri yazdığı bir mektubu Gülbeyaz’ın penceresinden içeri atar.
Romanda mektuplaşmalar önemli bir yer tutmakla beraber, özellikle bundan
sonraki bölümün büyük bir kısmı bu mektuptan yani Roberto’nun
hikâyesinden oluşmaktadır. Gülbeyaz mektubu okuduktan sonra çok mutlu
olur ve ertesi sabah kaçmak için hazırlanır. Kendisini almaya gelecek
kişinin ağabeyi Loranzo olduğunu görünce sevinci bir kat daha artar. Bu
sırada Dilber tüm bu olanlara şahittir, kimseye bir şey söylemez ve
kaçması için Gülbeyaz’a yardım eder. Laz Ahmet Paşa ise bir süre önce
Gülbeyaz’ı odalık olarak almak istediğini bildirmiştir ve Gülbeyaz biraz
zaman istemiştir. Ağabeyi Loranzo’nun İstanbul’dan üç gün sonra
ayrılabileceklerini söylemesi üzerine Gülbeyaz korkuya kapılır ve
Paşa’nın ikinci kez bu isteğini dile getirmesi durumunda ne cevap
vereceğini düşünmeye başlar. Nitekim Paşa bir cevap beklediğini kethüda
kadın aracılığıyla Gülbeyaz’a iletir ancak Gülbeyaz bu teklifi geri
çevirir ve kendisini kızı olarak görmesini rica eder. Ancak kethüda
kadının Gülbeyaz’ın cevabını beğenmeyerek onu satmakla tehdit etmesi
üzerine Gülbeyaz kesin bir cevap vermek için üç günlük bir süre daha
talep eder. Üçüncü günün sabahında ise ağabeyi Loranzo gelir ve
Dilber’in de yardımlarıyla Gülbeyaz’ı kaçırır. Gülbeyaz’ın kaçışıyla
beraber roman son bulmaktadır.
Roman iç
içe geçmiş dört olay halkasından oluşmaktadır. Bunlardan ilki
anlatıcı-yazarın Refia Hanım ile karşılaşması ve Refia Hanım’ın ona
yıllardır içinde taşıdığı sırrını anlatmaya başlamasından oluşmaktadır.
Giriş bölümünün dışında anlatıcı-yazardan bir daha bahsedilmez ve ilk
bölümde anlatıcı-yazar ile açılan olay halkası romanın sonunda kapanmaz.
İkinci olay halkasını Refia Hanım’ın başından geçenler oluşturmaktadır.
Kaçırılıp Laz Ahmet Paşa’nın konağına gelişi, Gülbeyaz ile tanışması
gibi olaylar bu grup içinde düşünülebilir. Romanın giriş bölümünde Refia
Hanım’ın “onun vefatına kadar gördüğüm rahat ve huzuru bir daha görmek
müyesser olmadı ve ne de olacaktır” (40) sözlerinde açığa çıktığı gibi
o, Paşa’nın ölümünden sonra tamamen yalnız kalmış olmalıdır. Nitekim
anlatıcı-yazar Refia Hanım’ı “tahminen altmış ve altmış beş çağlarında
gayet ez’af, uzun boylu, boş çehreli tuhaf bir kadın olup tali-i nasazı
başına pek çok felaketler getürmiş ve türlü şeyler görüp geçürmiş olduğu
hal ü etvarından istidlal olunur idi” (34) sözleriyle tanımlar. Roman
Gülbeyaz’ın kaçmasıyla son bulduğu için Refia Hanım’ın daha sonra neler
yaşadığı bilinmemekte, romanın başında bildirilenler göz önünde
tutulursa, ikinci olay halkasının eksik kalmakla beraber kapandığı
görülmektedir. Üçüncü olay halkası Gülbeyaz’ın yaşadıklarından oluşmakta
ve dördüncü olay halkasını yani Roberto ile Marya’nın hikâyesini de
içermektedir. Gülbeyaz’ın hikâyesinde Paşa’nın konağından kaçtıktan
sonra neler yaşadığı verilmemekte ve hikâye bu yönüyle eksik
kalmaktadır. Ancak Roberto ve Marya’nın hikâyesi baştan sona
anlatılmakta ve mutlu son ile tamamlanmaktadır.
Kitabın isminin Aşk-ı Vatan olmasına rağmen romanda bütünüyle vatan
aşkının ele alındığını söylemek zordur. Aşk-ı Vatan, daha çok bir
“ayrılık” hikâyesi olmakla beraber, Tanzimat döneminin genel
karakteristiğine uygun olarak, Doğu ve Batı kültürlerinin karşı karşıya
getirildiği bir romandır. Bu iki kültür, hem İspanya’da hem de
İstanbul’da yaşamış olan Gülbeyaz’ın—asıl ismiyle
Loranza’nın—hikâyesinde, daha genel bir ifadeyle “kadın yaşantısı”
noktasında ele alınmaktadır. Romanda öne çıkan unsur “kadın”dır ve bu
iki farklı kültürde kadının konumu sorgulanmaktadır. Ancak yazar, hiçbir
zaman birebir kıyaslama yoluna gitmez, yalnızca kadının bu iki kültür
dairesindeki olağan görünümünü sergiler.
Zafer Hanım’ın kadını her iki kültür dairesi içindeki şekliyle ele
alırken eleştirel bir tavır içinde olduğu söylenebilir. Yazar, evrensel
olarak kadının toplumsal yaşamdaki yerini tespit etmeye çalışmaktadır.
Buna göre her iki toplumda da kadın bir birey olarak düşünülmez ve kendi
hayatıyla ilgili kararları almaktan mahrumdur. İşte Zafer Hanım bu
konuyu özellikle evlilik noktasında ele almakta ve her iki toplumda
kadının nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu irdelemektedir. Buna göre
yazar, kadınların hangi kültür dairesi içinde bulunurlarsa bulunsunlar
benzer hayatları yaşadığını ve dünyanın her yerinde aynı sorunlarla baş
etmek zorunda kaldığını ortaya koymaktadır.
Olayların gelişimine göre romandaki kadınlar ele alınacak olursa
öncelikle Refia Hanım üzerinde düşünülmelidir. Refia Hanım, küçük yaşta
kaçırılmak suretiyle esircilerin eline düşmüş, önce Cezayir’e götürülmüş
daha sonra İstanbul’a getirilerek Laz Ahmet Paşa’ya satılmıştır. Burada
o dönem Osmanlı toplumunda var olan bir gerçekle karşılaşılmaktadır:
Cariyelik müessesesi. Tanzimat Edebiyatında Kölelik adlı kitabında
köleliğin ve dolayısıyla cariyeliğin “Tanzimat edebiyatımızda bir sosyal
tema olarak yer etti[ğini]”(200) belirten İsmail Parlatır, tek tek
eserler üzerinden giderek bu konunun dönemin hikâye ve romanlarında
nasıl işlendiği üzerinde ayrıntılı olarak durmaktadır. Buna göre
Tanzimat dönemi hikâye ve romanlarında kölelik ve cariyelik, özellikle
efendi-köle ilişkileri, kölelerin kullanılışı, kölelerin yetiştirilmesi,
kölelerin çektiği sıkıntılar vd gibi çok farklı yönlerden ele
alınmıştır. Refia Hanım kaçırılmış, konağa geldiğinde ismi Dilber olarak
değiştirilmiş, davranışları ve terbiyesi bakımından beğenilmiş ve Paşa
tarafından oğluna odalık alınmak istemiştir. İsmail Parlatır’dan
edinilen bilgilere göre, Tanzimat eserlerinde odalık alma oldukça yaygın
bir motiftir ve odalık olmak, bir cariye için büyük bir lütuf, çoğu
zaman da bir hayaldir. Örneğin, Namık Kemal’in İntibah (1876) adlı
romanında bir cariye olan Dilaşup “satın alınmış, uzun bir çabadan sonra
efendisinin beğenisini kazanmış ve odalık olmuştur” (127). Nitekim
Parlatır’ın ifadesiyle “odalık olan bir cariye, az çok rahat demektir,
varlıklı demektir” (119). Ancak dönemin bazı hikâye ve romanlarda
görüldüğü üzere kimi zaman odalık olma fikri bir cariyenin en büyük
korkusu olabilmektedir. Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt (1889)
romanındaki Dilber bu duruma tipik bir örnektir. Nitekim Dilber, odalık
olmamak için direnir ve bu durum genç kızın hayatına mal olur. Aşk-ı
Vatan romanında Refia Hanım bir cariye olmasına rağmen onun cariyeliği
üzerinde durulmamaktadır. Refia kaçırılarak satılmış, getirildiği
konakta ismi Dilber olarak değiştirilmiş ve güzelliği, eğitimi ve
terbiyesi bakımından beğenildiği için odalık alınmak istenmiştir.
Dilber, Paşanın oğlunu kendisiyle evlendirmek istemesini büyük bir lütuf
olarak görmekle birlikte İntibah’taki (1876) Dilaşup’a benzemektedir.
İçinde bulunduğu durumu, belki de küçük yaşta kaçırılmış olmasından
dolayı sorgulamaz, sessizce kabullenmiş görünmektedir. Nitekim bu
evliliğin gerçekleşmemesinden dolayı büyük üzüntü duyar ve bu durumu da
kara yazgılı olmasıyla açıklar. Dilber’in bir cariye olmasının
vurgulanmayışı gibi onun vatanına ve ailesine olan özlemi de açığa
çıkmamaktadır. Onun vatan ile ilgili düşünceleri romanda yalnızca bir
yerde, eline kanunu alarak vatan şarkısını okuduğu sırada, dile
getirilmiştir. Ancak Dilber yaşadığı hayattan memnun görünmektedir,
herhangi bir şikâyeti yoktur. Ahmet Paşa’nın kendisine armağan ettiği
mücevherleri büyük bir memnuniyetle kabul eder. Romanın bir yerinde
Gülbeyaz’ın konağa geldiği günden beri sürekli onu teselli etmeye
çalışmaktan yorulduğunu dile getiren Dilber, Gülbeyaz gelmeden önceki
günlerini özlemektedir. Ahmet Paşa’nın Dilber’i kızı olarak görmesine
rağmen Dilber her zaman bir cariye olduğunun bilincindedir. Nitekim
Gülbeyaz ile geçen bir konuşmasında “[b]elki bir gün olur da bu gibi
mücevherat bize mucib-i selamet ü necat olur” (103) sözleriyle kendi
konumunu ortaya koymaktadır. Dilber burada “biz” ve “onlar”, “köle” ve
“efendi” arasındaki ayrıma dikkat çeker ve “biz” derken yalnızca
kendisinden ve Gülbeyaz’dan bahsetmez, aynı kaderi paylaştığı cariye
topluluğu adına konuşur. Ancak Dilber’in genel olarak bir yabancılık
duygusu içinde olmadığı görülmektedir. Nitekim Gülbeyaz yalıya geldikten
sonra onu teselli etmeye çalışan kişi Dilber’dir ve hatta evdeki diğer
çalışanların “[c]anım sizin de canınız yok mu? Sizin de vatanınızı
göreceğiniz gelmez mi? Siz niye ağlamıyorsunuz?” (109) şeklindeki
sorularını “saçma sapan sözler” (109) olarak yorumlar.
Gülbeyaz da Dilber ile aynı kaderi paylaşmaktadır, o da aynı yollardan
geçerek Ahmet Paşa’nın konağına getirilmiştir. Ancak Dilber gibi
değildir, içinde bulunduğu şartları bir türlü kabullenmek istemez ve
sürekli ağlar. Dilber onun bu durumunu şu sözlerle açıklar: “Ne çare ki
her tarafdan gördüğü riayet ve muamele-i haseneye karşı yalıda kimseye
ısınamayup ve hiçbir refikalarıyla ünsiyet edemeyüp güya vahşi yerlerde
büyümüş insanlar gibi daima tenha odalara çekilüp ağlar ve halini gören
yüreklerini dağlar idi” (42). Yazar, Gülbeyaz’ın bu durumunu, onun
vatanına duyduğu sevgi ve özlem ile açıklamaktadır. Ancak onun bir
cariye olduğu gerçeği üzerinde yine durulmaz, oysaki o, doğup büyüdüğü
topraklardan zorla uzaklaştırılmış, hiç bilmediği bir yerde tanımadığı,
dilinden anlamadığı insanlarla bir arada yaşamaya mecbur edilmiştir.
Romanda yalnızca bir yerde, Gülbeyaz’ın dilinden dökülen şu sözlerde
onun üzüntüsünün kaynağı açığa çıkmaktadır: “Cenab-ı Rabb-i müteal
mahlûkatını her yüzden bedbaht u bedhal itmeyeceği cihetle asla lisan u
adat ve ahlak-ı tabiatını bilmediğim böyle bir şehirde duçar olduğum
esaret içinde” (94). Ayrıca kaçırılması sırasında babası gözleri önünde
öldürülmüştür ve yine romanda bunun üzerinde durulmamaktadır. Hâlbuki
Gülbeyaz, hikâyesinin başlangıcında annesinin ölümünden sonra nasıl
yataklara düştüğünü “vücudumun za’fiyeti ol derece kesb-i şiddet itdi ki
birkaç defa ölüm halleri geçirdim” (46) sözleriyle özetlemekte ancak
babasının ölümüyle ilgili tek bir söz etmemektedir. Gülbeyaz’ın sürekli
ağlaması karşısında evdeki diğer cariyeler, Dilber hatta Ahmet Paşa dahi
şaşırmakta ve sürekli onu memnun etmeye çalışmaktadırlar. Hatta Laz
Ahmet Paşa onun için ayrı bir köşk açtırmıştır ve Dilber de onunla
ilgilenmekle görevlendirilmiştir. Gülbeyaz hiçbir şekilde bir eziyetle,
kötü bir söz veya hareketle karşılaşmaz. Onun ayrıcalıklı bir konuma
sahip olmasında güzelliği, eğitimi ve terbiyesi ön plandadır. Böyle bir
durumda ondan beklenen mutlu olmasıdır ancak Gülbeyaz içinde bulunduğu
ortamı benimseyemez ve o ortama daima yabancıdır. Çünkü her şeyden önce
o, hür bir insan değil, bir esirdir ve bu düşünceyi bir an olsun
zihninden atamaz. Nitekim Laz Ahmet Paşa’nın kendisine gönderdiği
mücevherlerle ilgilenmeyişinin, onları istemeyişinin sebebini açıklarken
tam olarak da kendi konumunu ve yaşantısını ortaya koymaktadır: Alup da
ne yapayım. Tezyinat ve mücevherata rağbet bir efkar ve niyyet üzerine
olmak iktiza eder. (...) Biliyorsunuz ki güzel ve genç kızlar ve
kadınlar bu misillü tezyinatı cemiyetlere ve gezmelere ve tiyatrolara
gitmek ve ahbaba göstermek ve ‘elmaslarınız size ne kadar yakışmış ve ne
kadar ala’ veyahud ‘suları gayet parlak, bi-baha ise de siz anlardan
daha şaşaalı ve hayret-bahşasınız’ gibi müdahene ve tahsinlere mazhar
olmak emeliyle takunurlar. İşte bunlara meyl-i iştiha mücerred cemiyet
için olur ve cemiyetlere yakışır. Yoksa bizim gibi dört duvar arasında
kalanlar mücevher takınmak bunca akçeleri bir çekmecede habs itmek ve
mücerred paşayı dahi mütezarrır itmek değil midir? (...) Haydi farz
edelim ki bazılarını alup takınayım fakat beğendirecek ve gösterecek
kimi bulayım? Tek ü tenha odalarda ağırlıklar ile başımı ağrıtmaya ve
sonra ayine önüne veya yastık üzerine koymaya beni icbar eylemekten
başka ne netice verir. (100-102)
Gülbeyaz’ın bu sözleri ayrıcalıklı bir konumda olmakla beraber bir
cariyenin yaşantısını özetler ve bu yaşantıya bir tepki olarak
değerlendirilebilir. O, yaşadığı hayatın dışında bir başka hayatın
olduğunu bilir ve daha önceki yaşantısıyla şimdiki yaşantısını kıyaslar.
Aslında üzüntüsünün temelinde de yaşadığı hayattan duyduğu
memnuniyetsizlik ve eski yaşantısına duyduğu özlem yer almaktadır.
Paşa’nın kendisine sunduğu mücevherler onu mutlu etmez çünkü Gülbeyaz
zaten zengin bir ailede yetişmiştir ve mücevherler onu avutmaya yetmez.
Romanın sonlarına doğru Gülbeyaz için bir başka sorun ortaya çıkar. Laz
Ahmet Paşa Gülbeyaz’ı odalık olarak almak ister. Ahmet Paşa’nın
gönderdiği mücevherler aslında Paşa’nın bütün mal varlığını eğer isterse
Gülbeyaz’a bağışlayabileceğinin işaretidirler. Burada para, bir erkeğin
kendinden yaşça küçük bir kızla evlenmesinde işlevsel bir değer
kazanmaktadır. Dikkati çeken husus ise Paşa’nın Gülbeyaz’ı bir zorlamaya
tabi tutmaması, onun rızasını almak istemesidir. Nitekim Gülbeyaz’ın
karar vermek için biraz zaman istemesi karşısında bir tepki göstermez.
Romanda Gülbeyaz’ın bu üzüntüsünün kaynağında kendisinden yaşça büyük,
istemediği bir adamla evlenmek zorunda kalmasının yatıyor olabileceği
üzerinde hiç durulmaz ve onun üzüntüsü yalnızca vatanına duyduğu özlemle
açıklanır. Oysaki Gülbeyaz henüz vatanına dönme umudunun olmadığı bir
dönemde Paşa’nın teklifine mesafeli yaklaşmış, böyle bir umutsuzluk
içinde dahi süre kazanmaya çalışmıştır. Para ve güç sahibi olan ve
istediğini seçme hakkına sahip olan erkektir, bir cariyenin ise hayatını
birleştireceği kişiyi seçme hakkı yoktur ve o sadece seçilmeyi
beklemektedir. Ancak bu sadece cariyelere mahsus bir durum değildir.
Nitekim Gülbeyaz, İspanya’da bulunduğu sırada babası tarafından kendisi
için seçilen bir adamla evlenmek zorunda bırakılmıştır. Bu durumda
Gülbeyaz’ın söylediği şu sözler bir karşılaştırma yapmaya olanak
tanıması bakımından önemli görünmektedir:
Ve benim
tali-i siyahıma gelince asla görmediğim ve iki çift lakırdı iderek ahlak
u mişvarını bilmediğim bir genç adamla beni izdivaca cebr ü ilhah
ideceği musammem ve benim de pederimin nasihatinden çıkamayacağım
mukarrer ü müsellem olduğundan... (76)
Seçim
şansı bulunmayan Gülbeyaz, kaçmak için hazırlık yaptığı dönem içinde
bile Paşa’nın bu isteğini yinelemesi halinde ne cevap vereceği konusunda
endişe duymaktadır. Çünkü bir cariyenin efendisinin isteklerine karşı
gelmesi söz konusu değildir. Nitekim Paşa’nın teklifini yinelemesinin
ardından, Gülbeyaz’ın bu teklifi geri çevirerek Paşa’nın kendisini kızı
gibi görmesini rica etmesi karşısında cariyelik müessesinin içinden
gelmiş olan kethüda kadının verdiği cevap oldukça nettir:
Kethüda
kadın sözden sazdan anlar ve vatan muhabbeti ne olduğunu bilür
kadınlardan olmadığından Paşanın bu kadar in’am u ihsanına mukabil
Gülbeyaz’ın ağzından layıkıylı bir teşekkür almadıktan başka emrine
adem-i muvafakatini gördükde “Bak kızım sana söyleyeyim! Dilber başka
sen başka. Fakat siz böyle Paşanın önünde salınup geziyorsunuz,
kendisinin de haremi olmadığı cihetle nasıl olur? Yok eğer hakikaten
muvafakat itmeyecek isen katiyyen cevab vir, o halde senin bu konakta
durman caiz olamaz. Ben kendi elümle götürür seni satarım” diye birtakım
tehdidatta bulunduğunu görür görmez derhal kendini toplayup nihayet üç
gün daha müsaade buyrulmasını ve ondan sonra katiyyen cevab vireceğini
rica yollu kethüda kadına söyledi. (150)
Bir
cariyenin en büyük korkularından biri yeniden esirci eline düşmektir.
Kaldı ki Gülbeyaz’ın tam kurtulacağı bir zamanda böyle bir tehlikenin
baş göstermesi romandaki gerilimi yükseltir ve Gülbeyaz bunun önüne
geçmek için biraz daha zaman talep eder. Nitekim tüm bu çabalarının,
direnmesinin karşılığını özgürlüğüne kavuşarak alacaktır.
Romanda
bir diğer husus Gülbeyaz’ın hikâyesinin içinde, arkadaşı Marya’nın
hikâyesinin anlatılıyor olmasıdır. Yazarın, Gülbeyaz’ın hikâyesine
Marya’nın hikâyesini ekleyerek Batı toplumundaki kadının konumunu tam
olarak ortaya koymaya çalıştığı ve bu yolla Doğu ve Batı toplumları
arasında bir kıyaslamaya olanak sağladığı söylenebilir. Marya genç,
güzel, eğitimli ve terbiyeli bir kız olması bakımından Gülbeyaz’ın
babası Ferdinando’nun ilgisini çeker ve sonunda Ferdinando Marya’ya âşık
olur. Bir genç kızın beğenilmesinde her iki toplumda da güzellik,
eğitim, terbiye gibi benzer ölçütler geçerlidir. Marya sevdiği adam olan
Roberto ile değil zengin ve aristokrat olan Ferdinando ile evlendirilmek
istenir. Bu gelişme karşısında Marya’nın durumunu Gülbeyaz şu sözlerle
ortaya koymaktadır:
“Marya’nın ahlak ve mizacını pek iyi bildiğimden bir tarafdan pederimle
izdivac itmek ve diğer tarafdan dahi vasi ve akrabasının sözlerini redd
eylemek muhal kabilinden olduğunu ve bi-çare iki kılıç arasında bir
kurban hükmüne geldiğini anlayarak ağlamaktan kendimi tutamadım” (72)
Buna
göre Doğu’da olduğu gibi Batı’da da kadına seçme hakkı verilmez, seçme
hakkına sahip olan erkektir. Ancak burada yazarın, Doğu toplumunda,
evlilik konusunda bir cariyenin bile rızasının alınmak istenişini
Doğunun Batıya bir üstünlüğü olarak ortaya koyduğu söylenebilir. Nitekim
dönemin diğer hikâye ve romanlarında Batı dünyasındaki köleliği
eleştirmek ve Doğuda köle de olsa insana verilen değeri ortaya koymak
için kimi kıyaslamalar yapılmıştır. Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım
Efendi adlı romanı ve bu romanda bir cariye olan Canan bu duruma
örnektir. Romanda erkeğin konumu ise Ferdinando’nun şu sözleriyle ortaya
konulmaktadır: “Hususiyle bir adam kendi gönlünün sevdiği ve canından
arzu eylediği kim ise anıla izdivac eylediği halde her suretle ber-murad
u mesud u dilşad olur” (82). Kadının isteklerinden bahsedilmez, önemli
olan erkeğin mutluluğudur ama bütün erkeklerin aynı şekilde seçme
hakkına sahip olmadığı görülmektedir. Paraya ve aristokratik güce sahip
olan Ferdinando aradaki yaş farkına rağmen kendi seçtiği kızla
evlenebiliyorken, Roberto zengin ve aristokrat olmadığı için sevdiği
kızla değil, zengin olması bakımından babası tarafından kendisine uygun
görülen Loranza yani Gülbeyaz ile evlendirilmek istenmiştir. Burada Batı
kültürünü temsil eden Ferdinando ile Doğu kültürünü temsil eden Laz
Ahmet Paşa arasında bir ilişki kurulabilir. İkisi de belli bir yaşın
üzerinde bulunmalarına rağmen para ve güç sahibi olan aristokrat
erkeklerdir ve böylelikle beğendikleri kızlarla evlenme hakkını
ellerinde tutmaktadırlar. Bu ilişki bağlamında Marya ve Gülbeyaz’ın aynı
konuma yerleştirildiği söylenebilir. Vasisi Marya adına, Ferdinando ise
kızı Loranza adına karar verir ve kızların fikirlerini merak dahi
etmezler ve hatta verilen kararlara uyulacağına dair teminat
vermektedirler. Nitekim öyle de olur ne Marya ne Loranza verilen
kararlara itiraz edemezler hatta Roberto bile alınan kararlar karşısında
sessiz kalır. Bu durum karşısında Marya ve Loranza’nın kaderci bir tutum
içinde oldukları görülür. Tıpkı Refia’nın başına gelenleri kara
yazgısıyla açıklamaya çalışması gibi, Marya ve Loranza da durumu
sessizce kabullenmekten ve olanları “kara yazgılarına” bağlamaktan başka
bir yol göremezler. Nitekim Gülbeyaz içinde bulundukları durumu şu
sözlerle açıklamaktadır: “Bunun üzerine ne benim ve ne de Marya’nın şu
izdivac-ı zalimane ve nageh-zuhuru sükunet ile geçürmek ve la neam
harf-i vahid tefevvüh itmemek tariklerinden başka bir yol kalmadı” (84).
Buna göre Zafer Hanım, Doğudaki kadının yaşantısını özellikle cariyelik
müessesi yönünden eleştirirken, Batıdaki kadının erkeklerle birlikte
çeşitli toplantılara katılmak, bir arada bulunabilmek gibi baskılardan
daha uzak bir toplumsal yaşantı içinde bulunmasına rağmen, içinde
bulunulan ekonomik ve sosyal durumlar karşısında Doğudakinden pek de
farklı bir konumda bulunmadığını ortaya koymaktadır. Denilebilir ki
Zafer Hanım, yalnızca Türk toplumu içindeki kadınların sorunlarını ele
almaz ve kadın sorununa evrensel bir bakış açısıyla yaklaşır. Bu durumu
evlilik noktasında ele alan yazarın, açık olmamakla beraber bir çözüm
önerisi vardır. Marya ve Gülbeyaz’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaran
Marya’nın iradesi olmuştur. Marya, kaderine boyun eğmeyerek ve “acaba
Dünyada benim Roberto’dan başkasına elimi vermek ve yar olmak asla
mümkün olabilir mi? Hem kendisini ve hem de insafsız ve fakat ehl-i ırz
u edib bir Cenerali bedbaht itmekten ise canıma kıymak ve ömrümü feda
itmek her suretle hayırlı olacaktır” (90) diyerek bir tabancayla kendini
vurur. Aslında bu durum Sami Paşazâde Sezai’nin Sergüzeşt (1889)
romanında sevdiği kişiye kavuşamayan ve bir başkası tarafından odalık
alınmaktansa çareyi ölmekte bulan Dilber’in tavrıyla benzeşmektedir.
Marya kaderine boyun eğmektense, ölmeyi tercih eder ve
değiştiremeyeceğine inandığı alınyazısını bu sayede değiştirir ve
sonunda sevdiği adamla evlenerek bu davranışının karşılığını alır.
Kaderine boyun eğmeyen Gülbeyaz ise içinde bulunduğu durumdan kendi
iradesiyle değil kaderin yardımıyla kurtulur. Roman boyunca tesadüfler
önemli bir yer tutmakla beraber, Gülbeyaz’ın pencere önünde otururken
Robeto’yu görmesi onun hayatını değiştirecek değerdedir. Romanın son
paragrafında Gülbeyaz’ın iradesini ne yönde kullandığının altı şöyle
çizilmektedir:
İşte
Gülbeyaz’ın Paşanın kendisine ihsan eylediği bu kadar mücevherat ve daha
virecek olduğu emlak u akarın hiçbiri gözünde olmayup bir an evvel
vatanına kavuşmak arzusu kendisinin vatanına olan aşk u muhabbetinin
derecesini meydana koymuşdur. (152)
Refia
Hanım’ın yukarıdaki değerlendirmesine göre Gülbeyaz, zenginlik ve vatanı
arasında bir tercih yapmıştır. Ancak burada Gülbeyaz’ın zaten zengin bir
kız olduğu atlanmış görünmektedir. Bu durumda Gülbeyaz’ın vatanını
tercih etmesi oldukça doğaldır. Gülbeyaz vatanından ziyade hür olmayı,
sevmediği bir adamla evlenmemeyi, kaderine boyun eğmemeyi seçmiştir.
Refia Hanım, yukarıdaki alıntıda verilen sözleri söylerken Gülbeyaz’ın
bu kadar parayı nasıl geri çevirdiğine şaşırmakta ve ayrıca kendisinin
kullanamadığı iradeyi kullanıp “alınyazısını” değiştirmeyi başaran
Gülbeyaz’a hâlâ hayranlık duymaktadır. Buna göre denilebilir ki Zafer
Hanım, Aşk-ı Vatan romanında kadının hangi toplumda olursa olsun ancak
kendi istekleri doğrultusunda yaşayarak mutlu olacağının altını
çizmektedir.
KAYNAKLAR
Parlatır, İsmail. Tanzimat Edebiyatında Kölelik. Ankara: Türk Tarih
Kurumu Yayınları, 1987.
Zafer
Hanım. Aşk-ı Vatan. Haz. Zehra Toksa. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1994. |