|
Nİlay Özer
Şİİrde RuhsuzlaŞmaya KarŞI Savlar:
KlİŞeler ve Deformasyon Üzerİne
İnsanın ilk çağlarına komik bakmanın; yaşadığımız günün
veri bombardımanını temellendirmek ve değişip gelişen bir organizma
olarak karmaşayı farklı boyutlarıyla ele almak için zengin ipuçları
sunduğunu düşünürüm. Bu bağlamda özel bir değer atfettiğim birkaç
karikatür var. Bunlardan birinde insanlık tarihinin bilmem kaçıncı
günüdür. Çocuklar sözüm ona tarih dersindedir ve öğretmenleri: “Dün
insan tekerleği buldu” deyip sonlandırır dersi. Çizgilerle yaratılmış bu
gerçeklik bağlamında düne ve bugüne ilişkin bilgi açıkça ayırt
edilebilmekte, bu bilginin dilsel aktarımı da aynı açıklıkla
yapılabilmektedir. Her şeyin bu kadar çizgisel yaşandığı, yaşanılanların
tek ve nihai bir anlamı iletecek şekilde ifade edildiği bir dönem
gerçekten yaşanmış mıdır bilemem. Ancak dilin insanla birlikte uzun bir
yol katettiği tartışılmazdır. Doğumlu ve ölümlü olmak, beslenip gelişmek,
posaya dönüştürdüklerini sindirip atmak, göç alıp vermek, hatta kıtalar
arası yolculuklar yapmak ve kendi varlığından kendine benzer yeni
varlıklar üretebilmekle canlı olmanın bütün özelliklerini taşıyan dilin
sürüp gitmek için tek ihtiyacı da canlılıktır. Ölü ve durağan olanın
sözcüklerle işleyen bir dili yoktur artık. Dil, “canlılık” kavramına
sürekli bir katkıdır. İnsanın kendi canlılığının sınırlarını belirlemesi
dili kullanma biçimiyle ilişkilidir ilkin. Ne ölçüde diri, ne ölçüde
yapıp etme/bozup değiştirme gücüne sahip, ne ölçüde kişisel, ne ölçüde
özgün, politik, ideolojik ve kavrayışlı bir dilse o ölçüde canlı bir
insandan bahsedilebilir. Saussure’ün dil ve söz ayrımını hatırlayıp
dilden söze geçmek gerekir burada. Çünkü dil toplumsal bir sistemdir,
pastanın tamamıdır yani. Söz ise bireysel olandır, pastanın ne kadarının
nasıl yenildiğine bakar. Öyleyse yaşarken ürettiği söz kadardır insanın
dilsel varlığı. Yazın dili işin içine karıştığında durum daha da
karmaşık bir hal alır. Dil artık iletişim kurmak için değil, estetik bir
değer üretmek için kullanılacak, estetik çabayı güden tarafından yeniden
icat edilecektir. Gösteren gösterilen ilişkileri, çağrışım evreni,
benzerlik ve parça/bütün ilişkileri daha önce olmadığı şekilde
kodlanacaktır. O zaman tam da bu noktada sorulmalıdır: Yeni icat edilen
dilin canlılığı nereden gelecek, bu yeni kodlar çözülüp ruhsuzlaşmaktan
nasıl korunacaktır?
İnsan, pek çok konuda olduğu gibi dili kullanırken de
kolaya kaçmaya meyillidir. Birbiriyle iyi giden, kalıplaşma eğilimi
gösteren sözcükleri seçer sıklıkla. Sonuçta iletilmek istenenin en
tasarruflu şekilde iletilmesini sağlar bu kalıp sözler. Ancak belli bir
ileti bağlamında donmuş bulunduklarından bireysel olana, hele ki
yazınsal olana katkıları yok denecek kadar azdır. İngilizcedeki “apathy”
sözcüğü durumu en iyi ifade eden sözcüktür kanımca. Okuyanı ya da duyanı;
“hissizlik, kayıtsızlık, ruhsuzluk, duyumsamazlık, duygusuzluk” alanında
bırakan, bir çeşit cansızlıkla sarmalayan sözcük ya da söz gruplarıdır
bunlar. Şiirin, dil yoluyla özgün bir estetik değer üretme amacıyla
taban tabana zıttırlar yani. “Kalıp söz” tabirinden “atasözü, deyim,
ikileme, bileşik sözcük” gibi kavramlar anlaşılmamalıdır. Daha derinde,
yazınsal mirasın içinde ya da bir şairin kendi kısacık tarihinde
oluşuvermişlerdir. Olgun bir biçime ulaşmayı, daima tek bir şiiri
yazmayı klişeleşme sürecine girmekten ayırmak gerekir. Klişelerin;
şiirin hangi zaaflarından yararlandığına, şiir dilinin klişeler üretmek
bağlamında zamana direncinin nasıl artırılacağına yönelik fikirler
üretmek önemlidir. Aşağıdaki savlar benden önce çeşitli şair ve
kuramcılar tarafından dile getirilmiş olabilir. Niyetim, şiir üzerine
düşünen biri olarak klişeler hakkında kendi birikimimi de gözden
geçirmektir.
1. Moda söylemlerden kaçınmak
Belli dönemlerde baskın hale gelen şiirsel eğilimler o
dönemlere özgü söylemleri yaratırlar. Kendinden öncekine meydan okuma,
işlevsizleşmiş olanın yerine yenisini geçirme amacıyla ortaya konan
görüşlerin belirlediği bir söylemdir bu. Biçim ve içerikte yapılan
değişiklikler öylesine keskin ve baştan planlanana uygun bir biçimde
kendini gösterir ki kısa bir süre sonra etkisiz hale gelir. Çünkü kendi
klişelerini yaratma süreci çok hızlıdır. Bu tür devrimsel bir geçişte
yer alan isimlerin çoğu da durumun farkına varıp koydukları kurallardan
bağımsızlaşma yolunu seçerler. Garip şairleri benzer bir süreci
yaşamıştır. İkinci Yeni adı altında anılan şairlerin ortak bir şiir
görüşü içinde olduklarını kabul etmeme nedenlerinin başında bu gelir.
Çünkü modern şiir bir ekip tarafından yapılandırılmayı kabul etmeyecek
kadar bireysel ve bağımsızdır. Ancak İkinci Yeni üzerine sayısız yazının
yayımlandığı 50’li yıllarda söz konusu edilen şiirsel özelliklerden
etkilenerek, yani tam da o günlerin modası kabul edilen bir söylemi
çeşitleyerek yazmayı deneyen şairler vardır. Henüz ilk kitabını
yayımlamamış olan Hilmi Yavuz’un “Birsen Çilek Kovasında” adlı şiiri
dönemin modasına uygunluğu açısından iyi bir örnektir. Şairin, Birsenli
şiirlerinden biri de Ceviz Sandıktaki Anılar kitabında yer alır. Yavuz
bu şiirleri hiçbir kitabına almamış, bilindiği üzere bambaşka bir şiir
kurmuştur. Başka pek çok isimden örnekler sunulabilir. “İkinci Yeni”
şairlerinin şiirleri ise modalaşmış olanın dışında seyreder ilginç
biçimde. Benzer biçimsel olanaklar hepsinde bulunabilir az çok ama
kendiliğindenlik, orijinalite hakimdir bu şiirlere. Dünya hızla
değişmekte, yazılmak için yeni bir dile ihtiyaç duymaktadır. Bu
farkındalığın ürettiği şiirler derlenip toplanıp incelendiğinde ortaya
bir nitelikler listesi çıkarılabilir. Asım Bezirci’nin, İkinci Yeni
için yaptığı çalışma biraz da böyle bir yönteme dayanır. Oysa tek tek
arandığında şairlerin şiirlerine uygulanamaz görüşlerdir bunlar. Ancak
söz konusu edilen şiirlerin klişelerinin yaratılmasına katkıları büyük
olsa gerek. Çünkü sıralanan nitelikler üzerinden bir moda yaratmak, moda
üzerinden de klişelere varmak çok kolaydır. Sözdizimi, dize kırmalar,
benzetmeler, soyutlamalar, metaforlar işin kitabına o kadar uygundur ki,
içleri boşalıverir bir çırpıda. Şiiri moda söylemlerden korumak
klişelerle mücadele konusunda ilk adım olabilir.
2. Aşırı kodlamacı, kuramsal ve müdahaleci bir bilinçle
yazmaktan kaçınmak
Şair, şiirinin nasıl olacağına karar vermesi gereken
kişidir. Bu kararı vermekle de kendini dilsel bir alana kapatmış olur.
Bu alanda şiir üretmek bir zorluk derecesi seçmeyi getirir. “Ben
sözcükleri şu niyet doğrultusunda kullanarak, bu tarz buluşların
sıklıkla yer aldığı, yaklaşık şu uzunlukta, geleneği şöyle dönüştüren,
biçimsel olarak şu yeniliklere sahip bir şiiri yazmalıyım” demek, ne ile
başedileceğini belirlemek demektir. Bir meydan okuma ve mücadele
alanıdır bu. Sonsuz özgürlüklerden bahsedilmemektedir. Aksine şairin
poetikası bağlamında gerçekleştirdiği bir daraltma işlemi söz konusudur.
Yetenek, sayısız olanaklar içinde değil, sınırlandırılmış bir alanda
kendini gösterecektir. Bu alan, kullanılabilecek sözcüklerin,
yapılabilecek benzetmelerin dahi seçildiği çok dar bir alan da olabilir,
salt dilsel kaliteye ya da bir duruşa odaklanmış nispeten geniş bir alan
da. Sonuçta “kendini gösterici bir nitelik, mücadeleye davet, kafa tutma”
anlamında bir “challenge” her zaman söz konusudur. Ancak bu meydan okuma,
şairi olumlu bir üretkenliğe kavuşturmak yerine bir tıkanmaya itebilir,
tekrara düşürebilir. O zaman kalıplaşma ve donma riski başlar. Çok
kapalı bir şiir için böyle bir risk vardır hep. Biçimsel mükemmelliğe
ulaşmış olanlar için de. Dildeki acemiliklerin tadı, belki işlev
açısından “hiçbir şeyi” de temsil edebilecek fazlalıklar, söyleyişi
doğallaştıracak eksiltmeler önemlidir. Biçimsel mükemmellik, aşırı
kapalılık şairi gereksiz denecek kadar dar bir alana hapsederse, orada
üretilecek şiirin klişelerini yaratmasının olanakları çoğalır. Çünkü
kontrol mekanizması sayesinde, şair, olmaması gerektiği ölçüde müdahil
bir duruma geçer. Dil yavanlaştıkça, yeni açılımlar yapma niteliği
kaybolur. Kuramsal bir zemine çekilirek yazılan şiir için de benzer
tehlikeler geçerlidir. Herhangi bir şiir kuramı, çeşitli özellikleri
açısından benzerlik gösteren birtakım şiirlerin incelenmesi yoluyla
üretilmiştir. Yani şiiri çözümlemek için bir araçtır, ikincil bir değer
taşır. Dolayısıyla bir kuramı araç olmaktan çıkarıp şiirin amacı
durumuna getirmek şiirde tektipleşmeye yol açabilir. Böylece estetik
sorumlulukları arasında, yaşadığı günün ruhunu, ulaştığı medeniyetle
koşut dilsel karmaşayı vermek de bulunan şair, dilin üst ve ulaşılamaz
odalarından birinde kalakalır. Sıkı dokusu yüzünden su sızdırmaz bir
mükemmelliğe raptolunduğundan içine girilemeyen şiirinin esinleme gücü
de son derece zayıftır. Onca emeğin, çilenin sonucunda ortaya çıkan
taşlaşmış bir yapıdır âdeta. Bu yapının klişeleşmesi neredeyse
kaçınılmazdır. Şiirin önceliklerini bilmek, dili, içinde soluk
alınabilir bir rahatlığa erdirmek, parçalanmaz bir “bütünlükten” ziyade
“eksiklik”, “fazlalık”, “parçalılık” kavramlarına önem vermek anlamlı
olabilir. Nasıl bir bütün üreteceğinden çok, bir bütünü nasıl bozacağına,
bir bütün üretmekten nasıl kaçınacağına eğilmelidir şair. Çünkü
tamamlanmamışlık, şiirin dinamizmini garantileyebilir. Şiirin, farklı
zamanlarda farklı okurlar tarafından doldurulacak boşluklar barındırması
sayesinde ruhsuzlaşmadan sürüp gitmesi imkanı doğabilir.
3. Dize tanımları üzerine düşünmek
Tamamlanmamışlık üzerinde dize tanımlarının özel bir etkisi
vardır. Bazıları dizeyi iki nokta arasındaki cümle olarak tanımlar. Her
dize, yargı bildiren bir cümle olarak yapılanabilir. Birden çok yargı da
bildirebilir ama hiçbir yargı bildirmeyebilir de. İki nokta arasındaki
sözcüklerden ibaret olmak zorunda da değildir. Peki nedir dize? Şiirin
satırlarından her birine verilen isim mi? Oysa bir satırı üç beş satıra
bölerek yazmak, hatta bir sözcüğü bile bölerek ayrı satırlar halinde
yazmak mümkündür. Çok anlamlılık ve farklı okuma biçimleri yaratan
kırılmalar, görsel çeşitlemeler şairlere has dize tanımlarını gündeme
getirir. Dizeyi var eden sözcüklerin bağlantıları önemlidir. Sürekli
aynı ekler yoluyla kurulan bağlantılar sorun yaratabilir. Dizeler bir
fügde olduğu gibi kendinden önce gelen tüm dizeleri yanıtlayarak
ilerleyebileceği gibi, hepsini redderek de devam edebilir. Bir tek dize
tanımı geliştirip ona sadık kalmanın, dizeye ait imkanların hepsini
kullanma yolunu seçen bir şaire kıyasla klişeler yaratmaya daha müsait
olduğu söylenebilir.
4. Sözcük seçimi, yıpranmış sözcüklerin onarımı ve sözcük
icadı üzerine düşünmek
Sözcüklerin kullanıla kullanıla
aşındığı birçok kereler dile getirilmiştir. Konuşma dili içinde
birbirinin tamamlayıcısı durumuna gelmiş sözcükler zamanla kalıplaşma
yoluna girer. Bunlar, dilin kalıp olarak sunduğu ikilemeler, bileşik
sözcükler, deyim ve atasözleri gibi belli bir anlama kilitlenirler.
Kulak dolgunluğundan dudak alışkanlığına varan bu sözcüklerin farkında
olmak, beraberinde getirdiği sözcükleri eleyebilmek gerekir. Böylece
şiir dili bu sözcükleri yitirmez. İkilemeler ve bileşik sözcükler için
de benzer uygulamalar yapılabilir. “Eğri büğrü” ikilemesi gramer
kurallarına göre “büğrü eğri” şeklinde söylenemez ve “büğrü” sözcüğü,
yanında “eğri” olmaksızın kullanılamaz. Ancak şiir bu kuralların
çoğundan muaftır. Dolayısıyla hem “büğrü eğri” demeye, hem de “büğrü”yü
tek başına kullanmaya yetkilidir. Deyim ve atasözlerinin bozulmuş
hallerinin kullanılmasına zaten sık rastlanır. Can Yücel’in “Bin dereden
bir kendimi getirdim” dizesi örnek olabilir. Şair sözcükleri ya da
kalıpları onarabilmelidir. Yeni sözcükler türetmek de mümkündür.
“Sözcük” sözcüğü yanlış hatırlamıyorsam Melih Cevdet’in dile katkısıdır.
Cehennem ve cenneti buluşturan “Cehennet” sözcüğü Ece Ayhan’ın buluşudur.
Yeni sözcükler icat etmek sözcüğün patentine sahip olmak demektir doğal
olarak. O, ilk önce üretene aittir ve çok kullanılma riskinden nispeten
uzaktır. Bu başlık altında tekrarlanması gereken, dudak alışkanlığı
yoluyla birbirine yapışmış sözcüklerin ayrılması konusudur. Aksi halde
sözcükler farklı anlamlar iletme yeteneğini kaybeder.
4. Çokseslilik
Toplumda konuşulan diller ciddi bir çeşitlilik gösterir.
Aynı sınıf ve gruptan kişilerin söylemleriyle farklı sınıf ve grupların
söylemleri bu çeşitliliğin niteliği hakkında fikir verir. Şiirde
söylemlerin bir aradalığı, tek sesli şiirin klişeleşmeye yatkınlığı
karşısında bir sağlamlık güvencesi gibidir. Bakhtin’in “karnavalesk”, “diyaloji”,
“heteroglossia” kavramları üzerine düşünmelidir şair. Çünkü bir orkestra
söz konusudur artık. Bir enstrümanın tek başına altından kalkabileceği
iş değildir yaşamın müziğini yapmak. Birbirine benzer ve zıt seslerin
temsil edilmesi gerekir. Kendi sesleriyle konuşan insanların varlığı;
gerçekçilik ve içtenlik bağlamlarında olduğu kadar şairin şiiriyle
arasındaki mesafeye de katkı sağlar. Çokseslilik estetik imkanları
çoğaltır, biçimsel denemelere izin verir ve şairin siyasi duruşunu
retorikten ya da ders verme içgüdüsünden korur. Şiirde çokseslilik
üzerine bilgi ve değerlendirmeler için Hayriye Ünal’ın hazırladığı
“Roman Kuramlarından Çoksesli Şiir Poetikasına” (Hece 129) adlı dosyaya
bakılabilir.
5. Nesnel karşılık
Basitçe, bir duyguyu anlatmak yerine
o duyguyu yaşayan insanın davranışlarına odaklanmak şeklinde
tanımlanabilir nesnel karşılık. “Kederli bir adam” demekle, kederli bir
adamın yapıp etmelerini saymak arasında büyük fark vardır. İlki tam
anlamıyla bir klişedir. Yaprak kıpırdatmayan, su titretmeyen bir
şöyleyişle gelir ve hepsi budur. Oysa “adamın duvar diplerine çökmüş
gölgesi, sigaraları birbirine ekleyişi, havayı koklayıp boynunu
paltosunun içine çekişi, uzakları tarayan tedirgin bakışları” ve daha
yüzlercesi yazılabilir. Bütün bunlardan sonra, adamın kederli olup
olmadığına varsın okur karar versindir. T.S. Eliot’ın “objective
correlative” kavramı bu kadar değil elbette. Son derece dolaylı
ilişkilendirmelere varıyor. Ama özette bir duyguyu söylemekle, ona
karşılık gelecek nesnelliğin olanaklar dünyasında dolaşmanın farkı açık.
Şairin birikimi ve çabası yeterliyse, şiirde klişeleşmeye karşı büyük
bir silah bu.
6. İmajların (imgelerin) önemini kavramak
Nesnel karşılığın yüklendiğine benzer bir işlevi imajlar da
yüklenir. Görsel, işitsel, duyusal, psikolojik imajların ve koku
imajlarının kullanılması şiiri çabuk aşınacak anlatılardan korur.
İmajlarla örülmüş bir şiir, gerçekçilik ve kalıcılık adına artı değerler
taşır. Şairin imajları nasıl kullanabileceği, mesela koku imajlarını
nasıl verebileceği gibi konular üzerine akıl yürütmesi gerekir. Bu tür
düşünsel pratikler yeni biçim olanaklarına varabilir.
7. Gelenek ve lirik üzerine düşünmek
Çağların ortasında yazılan şiir kendi geleneğiyle ilişkisiz
biçimde varolamaz. Sonuçta sudaki balığın planktonlarla beslenmesi kadar
kaçınılmazdır bu. Şair; kendinden önceki tüm birikimi şiirinin
beslendiği gelenek olarak görebileceği gibi, yalnızca Osmanlı Divan
şiirini ve modernliğini bu şiir üzerinden kuran belli bir damarı da
seçebilir. Sorun geleneğin şiire ne katttığı, ondan yararlanmanın özgün
yollarının neler olduğudur. Lirik de şiirin olmazsa olmazlarından
biridir. Salt uyaklı, kafiyeli şiirleri, lirik iskeletin çok ortada
olduğu ezgisel iç sesleri kastetmiyorum burada. Bir düzyazıda dahi
sözcüklerin dinamik biçimde akışından kaynaklanan bir lirizmden
bahsedilebilir. Lirik tanımları gerçekten de çok geniş bir alanı kapsar.
Sadece beyit, dörtlük, serbest müstezat, serbest koşuk için değil,
düzyazı için dahi lirik söz konusudur. Çeşitli tanımlar için Pospelov’un
Edebiyat Bilimi’ndeki “Lirik” bölümüne bakılabilir. Liriğin apolitik
oluşuna, yaşanılan zamanın gürültüsünü duyurmak için yetersiz kaldığına
dair yorumlar boşunadır. Çünkü “zamana ait lirik nasıl olmalı” sorusunun
da muhatabı olmalıdır şair.
Sonuç
Yukarıda kısaca değinilen tüm maddeler uzun alıntılarla,
karşıt ve yakın görüşlerle açılabilir elbette. Her biri, dilin
klişeleşme sürecini ve klişelerin şiirde yarttığı ruhsuzlaşmayı
engellemek adına kullanılabilecek yollardır ve nitelikli bir şiiri
tanımlarlar. Klişe bulunana, yani cansızlaşmış olana getirilen
bozmalarla varlık gösterir çoğu. İşlevsizleşmiş bir şiir dilini
deformasyona uğratmak konusunda işlevleri vardır. Şairin güvenilir bir
geri bildirim ortamı içinde olması, yazdıklarını iyi bir şair/okur
grubuyla paylaşması da önemlidir. Biçimsel denemelerden korkmayan,
akıcılık/okunabilirlik gibi unsurlarla cesurca oynayabilen, bütünüyle
iddialı büyük laflar yerine nesnel karşılıklarla, imajlarla örülmüş
çoksesli bir şiir kurma yolunu seçen şair klişelerle mücadele yolunda
başarı gösterebilir. |