[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

AYLA ABAK

 KONUŞMALAR

 Yeryüzü…

Zaman, bu gün…

Çayırın otları aralandı. Kayıp bir kuş, anasını çağırdı aralıktan. Ne duyan oldu, ne bakan, Allah’tan başka…

“Sen ki ölümün adıydın. Kim getirdi, sürükledi buralara seni? Yüzünü buruşturmadan, bulutların arasında durgun ışıldayan aya bakar gibi bakan var mıdır sana? Ey gözyaşıyla kabarmayan sahranın gulyabanisi! Ey gülüşleri yarıda kesen, afallatan, sendeleten, alıp giden! Alıp giden atının kamçısına takılmış, o boşa çıktı denilen umutlar… Nasıl bırakırım sıcacık bir kalbi atının terkisine? Eyerin buz, üzengin buz…

Sen ki uzak bir semtin gölgesiydin. Kim getirdi koydu karşıma seni? Dallarından sızan reçine sana her dokunanı yakıyor. Sen ne arsız bir ağaçsın! Her neşeli bahçenin ortasına gizlice ısıran bir su bırakıyorsun. Sanki her bahçenin tek buyurgan ağacı oluyorsun. Diğer bahçeler bile senin kara gövdenden görünmez oluyor; eğiliyor evlerin içinde de beyaz ne varsa kendi rengine boyuyorsun. Bir tabut oluyorsun, bir kefen dokuyorsun, bir ağıt besteleyip kalanların zihnine işliyorsun. Her dalın uzayıp yürekleri deşiyor.

Onu sımsıkı tuttum ben…”

“Ben geldim; çünkü var oluşum sizin canınızla. Sizi hemen sömürüp bitirmem; lazımsınız bana. Hem en başta yok edecektiniz sinsiliğimi, baştan ezecektiniz başımı. Çok geç kaldınız, iyice yerleştim bu kana, rahatım yerinde.”

“Kanın içinde yazılmamış yazgı olasın. Hiç olmayasın. Yırttığım sayfanın içinde kalasın! Karalanmış kelime olasın! Kuru dere yataklarına gömülesi, tek teli kırık kopuz, çal sen!  Suni sürünüşlerle içimize sızan solucan… Gövdeni kaç parçaya ayırmalı senin. Seni nasıl görünmez etmeli. Gıdamıza çöreklenmiş katil asalak! Adın plastiğin, uyduruk aromanın, katkının gizli kodu… Kara deliklerde yitesin…”

“Ben önden geldim, hanım. Arkamda bekleyen çok… Sade senin yavrun mu içinin sarılmasını bekleyen… Daha nicelerine, daha nice dostum dağılacak. Yârenlik etmek için bedenlerine”

“Keşke bir rüya olsa bu konuşma. Uyusam ve sessizlik, derin sessizlik bir karpuz gibi yarılsa. Serin sessizlik, pembe bir kelebek gibi konsa kapı kollarına, pervazlara, alnımıza. Uçsuz bucaksız bir kurak step, çatlaklarıyla seni tutsa, sürgün etse yanardağların köklerine, magmalara… Yansan yansan yıllarca ve biz dinlensek… Küllerin, ateş kuşların dökülse/akşam ufuklarına doğru bakıp buruk çaylar yudumlasak kâbusunla/eğlensek…” 

“Ancak uykuda görülür rüya. Ancak keskin bir bıçak gibi dokunur gerçek hayat sana. Çuvala sığarım sandın sen. Dimdik kedigözüm her daim gözler seni. Bekle göreceksin sürgünü, göçü.”

“Kim bilir kimlerin iliğini sömürdün. Er geç yatağında uyur gibi gidecek kimlerin canına leş kokan tırnağını taktın. Azrail bile incecik bir şehzade yanında. Atı senin atından soylu… Köpeği senin bakışından mert… Bekliyorum, göreceğim, göç nereye. Allah’ın bir arzından bir arzına… Ya senin yerin nere? Dipsiz mezarlık bekçisi… Son durağın ceset senin…”

“…”

“Son durağın ceset senin… Benim yavrum, yumuşacık ak toprakta bağdaş kurup dilediği her meyveyi tattığında sana hiçbir pay yok. O beni orada gezip eğlenip, azıcık da beklerken seni bekleyen hiçbir şey yok. Kavuşurum ben onunla göz açıp kapanıncaya… Sanaysa kavuşma yok. Son durağın ceset senin…”

“…”

“Uyuz atınla debelen dur. Eşelediğin, alıp gittiğin olsa olsa bir küre. Zavallı bir geoit… Her şey dümdüz olduğunda, ölüm meydana getirilip bir koç gibi boğazlandığında anlarsın hangi tozu yuttuğunu. Acıdım sana…”

“…”

“Gülüşleri donduran aysberg bakışlı insanlar sıradan artık. Sıradan, sıramı kapmaya çalışanlar. Sayende tüm ağrılar, sancılar sıradan. İkiyüzlüler sıradan, yalancılar sıradan. Sıraya girsin bana kötülüğe kalkışanlar. Bu boşluğun içine sayısız sıradağlar, uzay dolusu yıldızlar, hayatlar dolusu evren sığar. Yavrumun olmadığı hayatın boşluğuna…”

“…”

“Sus böyle. Suskunluğun zehir zemberek boynuna dolansın. Dilini yutasın da kendi kendinin kanseri olasın. Sus işte böyle…”

“…”

“Ve seni bekliyorum. Sahrada karşılaşan orduların askerleri gibi… Benim askerlerim bak nasıl çok, meleksi… Senin askerlerin nasıl da hor, abdestsiz, çirkin… Kara kumlarla uyduruk teyemmümlere uğraşırlar yalandan. Hâlbuki bu tarafta su gür, berrak… Su akıp akıp duruyor cennete. Her çocuğun şehit gibi gururla gezdiği yurda...”

Alazlanmış aynalarla çoğaltılmış, içi içe yangınların üst üste devşirildiği geniş meydanlarda savaştık sonra onunla. Askerlerinin görülmemiş hainliği karşısında incecik beyaz ayak bileklerinin üstünde dikilmeye çalışan yavrum, kararsızlığa düştü. Onlar hiç azalmadan çoğalıyorlardı. Bizse korkuya kapıldığımız an azalıyorduk. Rüzgâr bizi girdabına alıp savuruyor yine kırmızı kara askerlerin arasına atıyordu. Onlara öylesine yakındık ki is kokulu nefeslerini duyuyor, gözlerinin ortasındaki kara çukura yuvarlanacak gibi oluyorduk.

Çıplak ayaklarımıza geçit vermez sarp yokuşlar, keçi yollarında gevenler, bir tek kuşburnu dalı için binlerce mızrak tutan dikenli otlar, yakıcı ısırganlar yoldaşımızdı bu savaşta. Hem ıstıraplı bir seyahat, hem kıyasıya bir savaş. Hem baştan mağluptuk, hem doğuştan mağrur… Hem iyi tanıyorduk karşımızda topaç çeviren düşmanı, hem dokunulmaz bir yabani olduğunu seziyorduk.

Kâh o bize galebe çaldı; kâh biz ona. Meydan muharebelerinin arasında gergin beklemekten yorulup serçelerin yıkandığı bir dere kenarında oturmak istedik. –Savaşmış mıydık gerçekten.- Düşmansa saf düşmanlıktan yoğrulmuş, saf ateşten yapılmıştı. Ona dur durak yoktu. –Keşke görünür olaydı, o da yorulaydı.- ‘Ateş olsa cürmü kadar yer yakar’ dedik, o da cürmü kadar yaktı.

Savaştık ama hep yorulan olduk. Savaştık ama kaygıdan bir âbide kesildik. Savaştık ama elimizde geniş ve yamalı bir teslimiyet kaldı kala kala. Savaştık ama o illetin şeytanının da sonunda bir kul olduğunu bildik. O zaman ne kazanmak çok önemli oldu; ne yenilmek…

* * *

“Fakat nasıl da zor kabullenmek, parça parça azalan bir çocuğun hayatı içinde sabırlı ve sakin beklemek ey şeyhim…

Aynanın önünde durduğumuzda asla görünmeyen; ama damarlara fosforlu bir madde verildiğinde ışıyıp açığa çıkan nedir, şeyhim? Zülfikar, bileylenmiş bir kılıcın ucunda göreydim onun başını.

Paketlerin, kavanozların, kutuların içinde aptalca ve sevimli gülümseyip beden kalesine girdiğinde orayı içten ele geçiren kara casus kim? Dev akvaryumlarda yüzen denizanaları gibi dansı gizli ve açık, şeyhim. Görüyorum. İki taş arasında ezip inceltebileydim onu.

Madem hayat çocukların elinden yaralı yiyeceklerle kandırılarak alınıyor hoyratça, oruç tutaydık bir ömür boyu. Madem böyle güçlü boş vermek mümkün, kendi ömrümüzden de geçelim mi şeyhim? Bir ömürle bir ömrün beden yeri değiştirilebilirse…”

“Dünya hayatı bir gölge oyunu…” dedi şeyhim. “Bazen perdenin ardından bir nur düşer karanlığın koyuluğunu tanıtır. Bin bir ışıltıyla yanan çırağı, perde aralandıkça kamaştırır gözleri.

Solgun bir ayın titrek ışıkları altında gidip gelen titrek gölgeler gibiyiz. Ay gittikçe ufka yaklaşmakta, yorgun huzmeler daha dar alanları ışıldatmakta artık.

Rahman rüzgârı çölümüze erişince kuruyor; tomurcuk isteksiz, çiçekler yorgun açıyor.

Süleyman’ın âsâsının kemirildiği yerden devam ediyor çürüme. O âsânın dayandığı noktadan sallanıyor dünya. Perdenin tozu artıyor ve ışık aydınlatmıyor artık yüreklerimizi. Karanlık yürek içinde insan nasıl bulur apaçık Rabbini?

Hz. Osman’ın rahlesi altından kayıyor yeryüzü. O rahlenin kanatlarıyla aralanıyor hiç kapanmayacak kapı. Köşe başlarında zehirli hançeriyle bekleyen şeytan, puslu havadan faydalanıyor. Kurt dumanlı havayı seviyor; tek dolaşan kuzuyu.

Huzeyfe’yi titreten fitne aramızda kol geziyor artık. Rahatça girip çıkıyor evlerimize, soframıza oturuyor, aynı bardaktan su içiyor bizimle.

Şu karanlıktan sonra gelen soluk aydınlığın ardına bırakma Rabbim. Açılmış olsun gözlerimiz içimizde. Körlüğümüzden kurtulmuş olarak geçelim perdenin ötesine. Hatta öyle ışıklarla aydınlanalım ki aydınlıkla karanlık bir olsun bize. Işık nedir ki kalp gözüyle görene…”

* * *

Cesedimi peşinden sürükleyen ruhum! Ayağı sürçüp duran ruhum! Azalar abdestini alırken nasıl paylaşırsınız suyun ruhunu. Sana ruhum, bir şey bulaşır mı sudan? Düşer mi zikir aynası nurdan? Yoksa ceset ıslanmakla mı kalır?

Benim cesedim bu gün, kuşluk vaktinde, bilhassa ıslanmakla kaldı. Yüzüme çarptı sular; ama o çehre, ruhumdan ayrılmış etten resim oldu sadece. Tıpkı onun gibi, uyanılmaz uykuya yatanın yorgunluğuyla, toprağının yüzüne atılmasını kırılıp düşmüş kuşkanadı itaatiyle bekleyene benzer baktım. Ellerim tıpkı oğlumun artık içinden canı çekilmiş yüzünü sever gibi yıkadı hissiz yüzümü.

Bir kimsenin terk edip gidişi bize böyle sancı verirse ya her şeyden vazgeçip gidenin durumu nedir? O her şeyi terk etmekle, tüm dünyaya arkasını dönmekle nasıl bir şeye kavuşmuştur ki simasında -biraz korku içinde ama huzur içinde, merak içinde- bir kutlu ifade dönmektedir. Derinlere çok derinlere, tanımadığım bir yere doğru dönen bir girdap vardı o an, oğlumun yüzünde…

Bir parça gün ışığı bıraksa uzun parmaklı beyaz eliyle yüreğime, toprağından…

Konup uçan kelebek, konduğun son dalı sevdin mi? Bırakıp gittin bize bu kuru gölgeliği; pek uzun görünüyor şimdi bu mola, senin kelebek ömrünün anlık uçuşu yanında…

Her gün senin son gününün acı tortusuyla başlıyor. Ufka değip sersemliyor tekrar başa dönüyor gün ve gece…/Dönmüyor asla giden geriye…

Dünya küresinde nefesi hemen tükeniveren, yüzünde ilk gençlik işaretlerini örseleyen hastalık acısı çizgileriyle göçüp giden oğlum gelmiyor. Yine de dönüyor dünya.

Trenler gidip geliyor; bulutlar değişip duruyor hep aynı gökte. Gidenler haber göndermiyor asla geridekilere…

Kül uçup da köze düşüyor; yeniden diriliyor ateş kuşu. Ama asla giden gelmiyor geriye.

Bahar geliyor. Toprak kabarıyor. İçine ala ala büyüyor toprak. Ve dönüyor dünya; giden asla dönmüyor geriye…

Yazın sıcağı, senin mezar taşının yanındaki zayıf ağacın eriklerini kızartıyor; sonra onlar da toprağına düşüp toprak oluyorlar. Gelip geçen ziyaretçiler bakıyorlar senin doğum-ölüm tarihlerine; taşın üzerine eğreti düşen sayıların arasına sıkışmış ömre. Geçip gidiyorlar sonra oradan kendi ömürlerinin üstüne. Mezarlık çabucak oracıkta bırakılıveren bir şey olsun istiyorlar kendi hayat tarihlerinin içinde.

Ve alıp ruhunu giden gelmiyor asla geriye.

* * *

Kırılınca kalemin görkemli minaresi/sözün sonunu getiremedim; yine başına döndüm, anlatmanın baştan inşasına…

O harflerin curcunası kelimeleri tekrar tekrar dizerek bir ses vermek için öbür taraftaki oğluma, orada neler varsa onlara bir ses iletmek, gölün akşam esintisinde titreyen sazları gibi biraz sarsmak için…

Hanımelinden toprağa damlarken billur gülüşlü serçe neşesi, ölümcül hasta kumru ötüşü olur kulağıma, oğlum.

Kapı önünde turlayıp duran hurdacı, usançlı sesiyle daima hor acılar toplar. Acı çeken hor metaller bir araya toplanıp derin kederlerini fısıldanırlarken; sonra da gözden ırakta topyekûn ezilirlerken boyun eğişin, diş sıkmanın gıcırtılarıyla horlanmış kardeşler olurlar bana.

Kelimeler yakar, rüzgâr yakar, gözyaşı yakar, hayatta olmak yakar beni oğlum. Küçük şeyler tutup tutup beni karmaşık bir sofradan pay almaya iterler. Lokma yakar, su yakar, zaman yakar beni oğlum. Küçük göz penceremden görülen dünyanın dar manzarası yakar beni; giysilerin, yatağın, şiirlerinin ateşinde ve kızgın tavasında günlerin kavrulan çöl serabı, senin hayalin…

Beden kalen yıkılıp gitse de bir zamanlar dayandığım burçlarındaki bayrağının bir yerlerde hâla dalgalandığını duyuyorum. Çünkü sen vardın oğlum. “Şimdi” nedir ki Yer’in macerasında. Yarınını oyalayan, dünü üstüne toprak atan şimdi, nedir?

Şimdi… Senin sevdiğin şarkıların hepsini biliyorum. Onlarla konuştuğunu söyledi şimdi zaman bana. Zaman kısaydı. Karmaşık ve yetersiz kelimelerle uzun uzun konuşamadın. Tekrar tekrar dinliyorum bana özlü anlattıklarını, şimdi… “Keşke” demek anlamsız, çok kısa ve basit bir “şimdi” için… Güneş doğar, güneş batar, yarın olur; dünde kalır şimdi. Yanan hep bir eski ben kalır ardımda…

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.