|
AYLA ABAK
KONUŞMALAR
Yeryüzü…
Zaman, bu gün…
Çayırın otları aralandı. Kayıp bir kuş, anasını çağırdı
aralıktan. Ne duyan oldu, ne bakan, Allah’tan başka…
“Sen ki ölümün adıydın. Kim getirdi, sürükledi buralara
seni? Yüzünü buruşturmadan, bulutların arasında durgun ışıldayan aya
bakar gibi bakan var mıdır sana? Ey gözyaşıyla kabarmayan sahranın
gulyabanisi! Ey gülüşleri yarıda kesen, afallatan, sendeleten, alıp
giden! Alıp giden atının kamçısına takılmış, o boşa çıktı denilen
umutlar… Nasıl bırakırım sıcacık bir kalbi atının terkisine? Eyerin buz,
üzengin buz…
Sen ki uzak bir semtin gölgesiydin. Kim getirdi koydu
karşıma seni? Dallarından sızan reçine sana her dokunanı yakıyor. Sen ne
arsız bir ağaçsın! Her neşeli bahçenin ortasına gizlice ısıran bir su
bırakıyorsun. Sanki her bahçenin tek buyurgan ağacı oluyorsun. Diğer
bahçeler bile senin kara gövdenden görünmez oluyor; eğiliyor evlerin
içinde de beyaz ne varsa kendi rengine boyuyorsun. Bir tabut oluyorsun,
bir kefen dokuyorsun, bir ağıt besteleyip kalanların zihnine işliyorsun.
Her dalın uzayıp yürekleri deşiyor.
Onu sımsıkı tuttum ben…”
“Ben geldim; çünkü var oluşum sizin canınızla. Sizi hemen
sömürüp bitirmem; lazımsınız bana. Hem en başta yok edecektiniz
sinsiliğimi, baştan ezecektiniz başımı. Çok geç kaldınız, iyice
yerleştim bu kana, rahatım yerinde.”
“Kanın içinde yazılmamış yazgı olasın. Hiç olmayasın.
Yırttığım sayfanın içinde kalasın! Karalanmış kelime olasın! Kuru dere
yataklarına gömülesi, tek teli kırık kopuz, çal sen! Suni sürünüşlerle
içimize sızan solucan… Gövdeni kaç parçaya ayırmalı senin. Seni nasıl
görünmez etmeli. Gıdamıza çöreklenmiş katil asalak! Adın plastiğin,
uyduruk aromanın, katkının gizli kodu… Kara deliklerde yitesin…”
“Ben önden geldim, hanım. Arkamda bekleyen çok… Sade senin
yavrun mu içinin sarılmasını bekleyen… Daha nicelerine, daha nice dostum
dağılacak. Yârenlik etmek için bedenlerine”
“Keşke bir rüya olsa bu konuşma. Uyusam ve sessizlik, derin
sessizlik bir karpuz gibi yarılsa. Serin sessizlik, pembe bir kelebek
gibi konsa kapı kollarına, pervazlara, alnımıza. Uçsuz bucaksız bir
kurak step, çatlaklarıyla seni tutsa, sürgün etse yanardağların
köklerine, magmalara… Yansan yansan yıllarca ve biz dinlensek… Küllerin,
ateş kuşların dökülse/akşam ufuklarına doğru bakıp buruk çaylar
yudumlasak kâbusunla/eğlensek…”
“Ancak uykuda görülür rüya. Ancak keskin bir bıçak gibi
dokunur gerçek hayat sana. Çuvala sığarım sandın sen. Dimdik kedigözüm
her daim gözler seni. Bekle göreceksin sürgünü, göçü.”
“Kim bilir kimlerin iliğini sömürdün. Er geç yatağında uyur
gibi gidecek kimlerin canına leş kokan tırnağını taktın. Azrail bile
incecik bir şehzade yanında. Atı senin atından soylu… Köpeği senin
bakışından mert… Bekliyorum, göreceğim, göç nereye. Allah’ın bir
arzından bir arzına… Ya senin yerin nere? Dipsiz mezarlık bekçisi… Son
durağın ceset senin…”
“…”
“Son durağın ceset senin… Benim yavrum, yumuşacık ak
toprakta bağdaş kurup dilediği her meyveyi tattığında sana hiçbir pay
yok. O beni orada gezip eğlenip, azıcık da beklerken seni bekleyen
hiçbir şey yok. Kavuşurum ben onunla göz açıp kapanıncaya… Sanaysa
kavuşma yok. Son durağın ceset senin…”
“…”
“Uyuz atınla debelen dur. Eşelediğin, alıp gittiğin olsa
olsa bir küre. Zavallı bir geoit… Her şey dümdüz olduğunda, ölüm meydana
getirilip bir koç gibi boğazlandığında anlarsın hangi tozu yuttuğunu.
Acıdım sana…”
“…”
“Gülüşleri donduran aysberg bakışlı insanlar sıradan artık.
Sıradan, sıramı kapmaya çalışanlar. Sayende tüm ağrılar, sancılar
sıradan. İkiyüzlüler sıradan, yalancılar sıradan. Sıraya girsin bana
kötülüğe kalkışanlar. Bu boşluğun içine sayısız sıradağlar, uzay dolusu
yıldızlar, hayatlar dolusu evren sığar. Yavrumun olmadığı hayatın
boşluğuna…”
“…”
“Sus böyle. Suskunluğun zehir zemberek boynuna dolansın.
Dilini yutasın da kendi kendinin kanseri olasın. Sus işte böyle…”
“…”
“Ve seni bekliyorum. Sahrada karşılaşan orduların askerleri
gibi… Benim askerlerim bak nasıl çok, meleksi… Senin askerlerin nasıl da
hor, abdestsiz, çirkin… Kara kumlarla uyduruk teyemmümlere uğraşırlar
yalandan. Hâlbuki bu tarafta su gür, berrak… Su akıp akıp duruyor
cennete. Her çocuğun şehit gibi gururla gezdiği yurda...”
Alazlanmış aynalarla çoğaltılmış, içi içe yangınların üst
üste devşirildiği geniş meydanlarda savaştık sonra onunla. Askerlerinin
görülmemiş hainliği karşısında incecik beyaz ayak bileklerinin üstünde
dikilmeye çalışan yavrum, kararsızlığa düştü. Onlar hiç azalmadan
çoğalıyorlardı. Bizse korkuya kapıldığımız an azalıyorduk. Rüzgâr bizi
girdabına alıp savuruyor yine kırmızı kara askerlerin arasına atıyordu.
Onlara öylesine yakındık ki is kokulu nefeslerini duyuyor, gözlerinin
ortasındaki kara çukura yuvarlanacak gibi oluyorduk.
Çıplak ayaklarımıza geçit vermez sarp
yokuşlar, keçi yollarında gevenler, bir tek kuşburnu dalı için binlerce
mızrak tutan dikenli otlar, yakıcı ısırganlar yoldaşımızdı bu savaşta.
Hem ıstıraplı bir seyahat, hem kıyasıya bir savaş. Hem baştan mağluptuk,
hem doğuştan mağrur… Hem iyi tanıyorduk karşımızda topaç çeviren
düşmanı, hem dokunulmaz bir yabani olduğunu seziyorduk.
Kâh o bize galebe çaldı; kâh biz ona. Meydan
muharebelerinin arasında gergin beklemekten yorulup serçelerin yıkandığı
bir dere kenarında oturmak istedik. –Savaşmış mıydık gerçekten.-
Düşmansa saf düşmanlıktan yoğrulmuş, saf ateşten yapılmıştı. Ona dur
durak yoktu. –Keşke görünür olaydı, o da yorulaydı.- ‘Ateş olsa cürmü
kadar yer yakar’ dedik, o da cürmü kadar yaktı.
Savaştık ama hep yorulan olduk. Savaştık ama kaygıdan bir
âbide kesildik. Savaştık ama elimizde geniş ve yamalı bir teslimiyet
kaldı kala kala. Savaştık ama o illetin şeytanının da sonunda bir kul
olduğunu bildik. O zaman ne kazanmak çok önemli oldu; ne yenilmek…
* * *
“Fakat nasıl da zor kabullenmek, parça parça azalan bir
çocuğun hayatı içinde sabırlı ve sakin beklemek ey şeyhim…
Aynanın önünde durduğumuzda asla görünmeyen; ama damarlara
fosforlu bir madde verildiğinde ışıyıp açığa çıkan nedir, şeyhim?
Zülfikar, bileylenmiş bir kılıcın ucunda göreydim onun başını.
Paketlerin, kavanozların, kutuların içinde aptalca ve
sevimli gülümseyip beden kalesine girdiğinde orayı içten ele geçiren
kara casus kim? Dev akvaryumlarda yüzen denizanaları gibi dansı gizli ve
açık, şeyhim. Görüyorum. İki taş arasında ezip inceltebileydim onu.
Madem hayat çocukların elinden yaralı yiyeceklerle
kandırılarak alınıyor hoyratça, oruç tutaydık bir ömür boyu. Madem böyle
güçlü boş vermek mümkün, kendi ömrümüzden de geçelim mi şeyhim? Bir
ömürle bir ömrün beden yeri değiştirilebilirse…”
“Dünya hayatı bir gölge oyunu…” dedi şeyhim. “Bazen
perdenin ardından bir nur düşer karanlığın koyuluğunu tanıtır. Bin bir
ışıltıyla yanan çırağı, perde aralandıkça kamaştırır gözleri.
Solgun bir ayın titrek ışıkları altında gidip gelen titrek
gölgeler gibiyiz. Ay gittikçe ufka yaklaşmakta, yorgun huzmeler daha dar
alanları ışıldatmakta artık.
Rahman rüzgârı çölümüze erişince kuruyor; tomurcuk
isteksiz, çiçekler yorgun açıyor.
Süleyman’ın âsâsının kemirildiği yerden devam ediyor
çürüme. O âsânın dayandığı noktadan sallanıyor dünya. Perdenin tozu
artıyor ve ışık aydınlatmıyor artık yüreklerimizi. Karanlık yürek içinde
insan nasıl bulur apaçık Rabbini?
Hz. Osman’ın rahlesi altından kayıyor yeryüzü. O rahlenin
kanatlarıyla aralanıyor hiç kapanmayacak kapı. Köşe başlarında zehirli
hançeriyle bekleyen şeytan, puslu havadan faydalanıyor. Kurt dumanlı
havayı seviyor; tek dolaşan kuzuyu.
Huzeyfe’yi titreten fitne aramızda kol geziyor artık.
Rahatça girip çıkıyor evlerimize, soframıza oturuyor, aynı bardaktan su
içiyor bizimle.
Şu karanlıktan sonra gelen soluk aydınlığın ardına bırakma
Rabbim. Açılmış olsun gözlerimiz içimizde. Körlüğümüzden kurtulmuş
olarak geçelim perdenin ötesine. Hatta öyle ışıklarla aydınlanalım ki
aydınlıkla karanlık bir olsun bize. Işık nedir ki kalp gözüyle görene…”
* * *
Cesedimi peşinden sürükleyen ruhum! Ayağı sürçüp duran
ruhum! Azalar abdestini alırken nasıl paylaşırsınız suyun ruhunu. Sana
ruhum, bir şey bulaşır mı sudan? Düşer mi zikir aynası nurdan? Yoksa
ceset ıslanmakla mı kalır?
Benim cesedim bu gün, kuşluk vaktinde, bilhassa ıslanmakla
kaldı. Yüzüme çarptı sular; ama o çehre, ruhumdan ayrılmış etten resim
oldu sadece. Tıpkı onun gibi, uyanılmaz uykuya yatanın yorgunluğuyla,
toprağının yüzüne atılmasını kırılıp düşmüş kuşkanadı itaatiyle
bekleyene benzer baktım. Ellerim tıpkı oğlumun artık içinden canı
çekilmiş yüzünü sever gibi yıkadı hissiz yüzümü.
Bir kimsenin terk edip gidişi bize
böyle sancı verirse ya her şeyden vazgeçip gidenin durumu nedir? O her
şeyi terk etmekle, tüm dünyaya arkasını dönmekle nasıl bir şeye
kavuşmuştur ki simasında -biraz korku içinde ama huzur içinde, merak
içinde- bir kutlu ifade dönmektedir. Derinlere çok derinlere,
tanımadığım bir yere doğru dönen bir girdap vardı o an, oğlumun yüzünde…
Bir parça gün ışığı bıraksa uzun parmaklı beyaz eliyle
yüreğime, toprağından…
Konup uçan kelebek, konduğun son dalı sevdin mi? Bırakıp
gittin bize bu kuru gölgeliği; pek uzun görünüyor şimdi bu mola, senin
kelebek ömrünün anlık uçuşu yanında…
Her gün senin son gününün acı tortusuyla başlıyor. Ufka
değip sersemliyor tekrar başa dönüyor gün ve gece…/Dönmüyor asla giden
geriye…
Dünya küresinde nefesi hemen tükeniveren, yüzünde ilk
gençlik işaretlerini örseleyen hastalık acısı çizgileriyle göçüp giden
oğlum gelmiyor. Yine de dönüyor dünya.
Trenler gidip geliyor; bulutlar değişip duruyor hep aynı
gökte. Gidenler haber göndermiyor asla geridekilere…
Kül uçup da köze düşüyor; yeniden diriliyor ateş kuşu. Ama
asla giden gelmiyor geriye.
Bahar geliyor. Toprak kabarıyor. İçine ala ala büyüyor
toprak. Ve dönüyor dünya; giden asla dönmüyor geriye…
Yazın sıcağı, senin mezar taşının yanındaki zayıf ağacın
eriklerini kızartıyor; sonra onlar da toprağına düşüp toprak oluyorlar.
Gelip geçen ziyaretçiler bakıyorlar senin doğum-ölüm tarihlerine; taşın
üzerine eğreti düşen sayıların arasına sıkışmış ömre. Geçip gidiyorlar
sonra oradan kendi ömürlerinin üstüne. Mezarlık çabucak oracıkta
bırakılıveren bir şey olsun istiyorlar kendi hayat tarihlerinin içinde.
Ve alıp ruhunu giden gelmiyor asla geriye.
* * *
Kırılınca kalemin görkemli minaresi/sözün sonunu
getiremedim; yine başına döndüm, anlatmanın baştan inşasına…
O harflerin curcunası kelimeleri tekrar tekrar dizerek bir
ses vermek için öbür taraftaki oğluma, orada neler varsa onlara bir ses
iletmek, gölün akşam esintisinde titreyen sazları gibi biraz sarsmak
için…
Hanımelinden toprağa damlarken billur gülüşlü serçe neşesi,
ölümcül hasta kumru ötüşü olur kulağıma, oğlum.
Kapı önünde turlayıp duran hurdacı, usançlı sesiyle daima
hor acılar toplar. Acı çeken hor metaller bir araya toplanıp derin
kederlerini fısıldanırlarken; sonra da gözden ırakta topyekûn
ezilirlerken boyun eğişin, diş sıkmanın gıcırtılarıyla horlanmış
kardeşler olurlar bana.
Kelimeler yakar, rüzgâr yakar, gözyaşı yakar, hayatta olmak
yakar beni oğlum. Küçük şeyler tutup tutup beni karmaşık bir sofradan
pay almaya iterler. Lokma yakar, su yakar, zaman yakar beni oğlum. Küçük
göz penceremden görülen dünyanın dar manzarası yakar beni; giysilerin,
yatağın, şiirlerinin ateşinde ve kızgın tavasında günlerin kavrulan çöl
serabı, senin hayalin…
Beden kalen yıkılıp gitse de bir zamanlar dayandığım
burçlarındaki bayrağının bir yerlerde hâla dalgalandığını duyuyorum.
Çünkü sen vardın oğlum. “Şimdi” nedir ki Yer’in macerasında. Yarınını
oyalayan, dünü üstüne toprak atan şimdi, nedir?
Şimdi… Senin sevdiğin şarkıların hepsini biliyorum. Onlarla
konuştuğunu söyledi şimdi zaman bana. Zaman kısaydı. Karmaşık ve
yetersiz kelimelerle uzun uzun konuşamadın. Tekrar tekrar dinliyorum
bana özlü anlattıklarını, şimdi… “Keşke” demek anlamsız, çok kısa ve
basit bir “şimdi” için… Güneş doğar, güneş batar, yarın olur; dünde
kalır şimdi. Yanan hep bir eski ben kalır ardımda… |