|
MURATEROL
GÜZ VE EDEBİYAT
Malzemesi bol bir mevsim olarak tıpkı ilkbahar gibi güz de
edebiyatın bir imgesi, zamanı, zemini olageldi. İlkbahar yeşeren doğa
ile bir umut ve başlangıcın anlatıldığı bir zaman olurken, güz, sarı
rengin yoğun çağrışımı ile bir son, bitiş, dağılış dönemi olarak
tasvirlerin ana malzemesi olageldi. “Hazanda savrulan yapraklar” gibi
hayata tutunamamış şiirler şairini hayata tutunduruyor mudur?
Yeşil bahar ile sarı bahar arasındaki derin ayrım burada
galiba: Mevsimler hayata bakışın bir yansıması olarak yazıda ya da sözel
tasvirde yerlerini alıyorlar. Bu nedenle ilkbahar aşk yazılarının
ortalığı doldurdu melankolik metinlerin insana alerjik etkilerde
bulunduğu, “yeni bir başlangıç” olarak anlatılırken, güz artık aşk bile
olsa kıştaki ölümün arefesi, son bir çırpınış ve tutunma gayretidir.
Şarkılara da sinmiştir bu ruh. Şarkılar bahar ile bir coşkuyu dile
getirirken, güz ile son baharın yaşandığını hüzünle fısıldar.
Yazın keskin olmayan bir sarartı ve serinliğe yerini
bıraktığı dönemde, yeni plan ve projelerin hayata geçme vakti de
gelmiştir. Yeni kitaplar, yeni dergiler, yeni gündemler yaz aylarında
hazırlanan taslaklardan çıkmaya başlar. İnsanlar ocak ayı ile başlar
hayatlarının yeni yayın dönemine ama yayın dünyası öyle değil.
Televizyonlar ve diğer medya organları da dahil olmak üzere çok az
istisna dışında yeni sezon açılışını sonbaharda, eylülle birlikte
yaparlar.
Yeni dergiler raflarda yerlerini alır; biliyorum, eski ve
artık heyecan vermeyen bir ifade oldu.
Dergiler çıkar, yeni kitaplar yayınlanır, sonra bir şeyler
daha olur. Hatta okullar açılır, öğrenciler yana yana ödev için kitap
ararlar; yok artık bu da yapılmıyor. İnternetten hazır ödevler
öğrencinin kitap okumaması, emek vererek, konuyu değerlendirecek bir
bilinç oluşmaması için yeterli. Hava soğur(du), o da küresel ısınma ile
dengesini yitirdi. Neyse, bildiğimiz ve hep kalmasını istediğimiz gibi
devam edelim.
Kitaplar ve güzel güzel dergiler... evet çıkarlar,
üzerlerine yazılar yazılır kitapların. Kitapların bir ilgilisi de çıkar
elbet.
Bunlar da bir yana, gerçekten son yıllarda edebiyat
dergilerinde sayısal olarak bir yerinde sayma varken siyasi ve güncel
dergilerin çoğaldığı dikkati çekiyor. Bu apolitik kuşakların sürece
katılımı ile de ilgili değil tabii ki. Sanat ile, edebiyat ile arasına
ciddi mesafeler girenler yazımı en kolay alana yöneliyorlar. Zira kitap
okumadan, gazete ve televizyon takibi ile mümkün hale gelen bir uğraşı
hali.
Hayır, “eylül geleneği”ne tıkayacağım kulaklarımı. Düşer
miyim hiç ilk yazı/tanıtımı yazma hatasına. Bize yazılan hikayelerin,
artistlere yazıldığını yazar mıyım hiç. Yazar mıyım hiç, derecesi düşen
hikayelerin sonradan derin teorik düzlemde ele alındığını, seri anlam
çoğaltma çabaları ortasında mor vaziyette “hata mı yaptım” düşüncesinin
huzursuzluğunu. “Kiraz mevsimi” geleneğinin son buluşunu, sararan bir
mevsim edebiyatını yazar mıyım hiç. Yazmam.
Yeni planlarımızı yaptık, yazı konularımızı belirledik.
Önümüzdeki yaza kadar aynı seyri izleyeceğiz. Bol plan, bol konu, bol
yayın... yine de güz. Uzaktan seyrine doyum da olmuyor üstelik.
Nobel Edebİyat Ödülü
Doris Lessing’e Verİldİ
Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü, ünlü
İngiliz yazar Doris Lessing’e verildi. 2007 Nobel Edebiyat Ödülüne aday
gösterilen yazarlar arasında Amerikalı Philip Roth, İsrailli Amos Oz,
Japon Haruki Murakami, Fransız Jean-Marie Gustave Le Clezio ve Adonis
olarak bilinen Suriyeli şair Ali Ahmed Said Asbar’ın adı geçiyordu. En
güçlü aday olarak Amos Oz gösteriliyordu.
Doris Lessing (Doris May Tayler) 22 Ekim 1919’da İran/Kermanşah’da
doğdu. Babası (Captain Alfred Tayler) I. Dünya Savaşı’nda yaralanıp
sakat kalmış bir İngiliz’di. İran Kraliyet Bankası’nda memur olarak
çalışıyordu. Annesi (Emily Maude Tayler) ise yine İngiliz bir hemşireydi.
Aile 1925 yılında Güney Rodezya’ya taşındı (şimdiki Zimbabwe). Annesi
Doris’in sıkı bir eğitim almasının uygun olacağını düşünerek Katolik
olmadıkları halde kızını bir Katolik okuluna gönderdi. Ama okulun katı
kuralları, rahiplerin sert tavırları Lessing’i okuldan soğuttu. Henüz 13
yaşında okuldaki başarısızlığından dolayı eğitim hayatı sona erdi.
Londra’dan kitaplar sipariş etti. Bu durum aslında Lessing’in yazarlık
yolunda ilerleyebilmesinin yolunu açacaktı (Lessing, Güney Afrikalı iki
kadın yazar -Olive Schreiner ve Nadine Gordimer- gibi ortaokul mezunu
değildir. Kendi kişisel eğitimini kendisi gerçekleştirmiştir).
Lessing’in yazı serüveni üç döneme ayrılır: Komünist Dönem
(1944-1956), Psikolojik Dönem (1956-1969) ve son olarak Mistik Dönem.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda
Lessing komünizmin etkisi altına girdi. Ama 1954’te bu hareketi terk
etti. Yazdıkları genelde otobiyografiktir ve Afrika’daki deneyimlerine
dayanır. Çocukluk anılarına dönerken sosyal ve politik konulara değinir.
Kültür çatışmaları, adaletsizlikler ve ırk ayrımcılığını konu edinir.
Bireysel vicdan ile mülk edinme arasındaki ikilemi tartışır. Anlatılan
öykülerin, romanların genellikle mekanı Afrika’dır. Güney Afrika’nın
siyahları hiçe saymasını ve siyahların beyazlar tarafından nasıl
dönüştürülmeye çalışıldığını eleştirel bir dille anlatır. Bu sebeple
ırkçı politikalar güden Güney Rodezya ve Güney Afrika 1956 yılında
Lessing’i istenmeyen kişi ilan ettiler.
1960’lı yıllarda ise Lessing “The Golden Notebook” isimli
eseri ile öne çıktı. Feminizme inanmıştı ve 60’lı yılların özgürlükçü
rüzgarları Lessing’e özlediği dünyayı belki de getirebilirdi. Ama
Lessing kitabının önemli başarısına karşın muhafazakar çevrelerce
kadınsı olmayan kadın kızgınlığı ve saldırganlığı ile suçlandı. O ise bu
saldırıları şöyle yanıtladı: “Bu davranışı erkekler gösterdiğinde
ödüllendiriliyor, kadınlar gösterdiğindeyse nefret edilen kişiler olarak
suçlanıyorlar.”
1970’lerde mistizimle 1980’lerde ise kozmik fantezi ile
daha çok ilgilenir oldu. Sufi mistizimi de Lessing’i etkileyen
akımlardan biriydi.
İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair, onu Kraliçe’nin
‘asil’ olarak ilan edeceği kişiler listesine eklemişti. Lessing’in buna
tepkisi sert oldu ve asalet unvanını reddetti. Londra’da mütevazı bir
hayat sürdüren Doris Lessing, 88 yaşında.
|