[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

BİRİCİK E. DOĞAN

 KAFKAESK BİR YUVASIZLIK: HAKİM ERKEK

SÖYLEMİ KARŞISINDA ŞAİR KADIN OLMAK

 Feminist olmadığım gibi söylemin cinsiyetine inanmıyorum. Şairin önüne bir sıfat almasına karşıyım. Yine de bana verilen “Şiirde Kafkaesk Yuvasızlık” başlığı üzerinde düşündükçe kendi dikkatimin de kadınlar üzerine yoğunlaşıyor olması kafamda bir şüphe oluşturmakta. Acaba farklı bir söylemin içine doğru kaçıyor olabilir mi kadınlar, yazarken? Ya da cinsiyetin hayat karşısındaki bütün duruşu etkilemesi söz konusuyken kadın değilmiş gibi tarafsız bir duruş sergilemek ne derece doğrudur? Divan şiirine baktığınızda kadın söylemin erkek söylem içinde eridiğini görüyorsunuz. Modern şiire baktığınızda ise erkekleşen kadın ya da sözünü sakınmayan kadın tipleri yanında daha genel bir halita oluştuğu belli. Demek örnekler üzerinden gitmek zorundayız.

Birbirine bu derece benzemeyen örnekleri yan yana getirmenin bile abes olduğu bu durumda kadınlık dışında bir ortak nokta aradım. Ortak bir yuvasızlık iyi bir çıkış noktası. Bunu özellikle örnekleyen şair kadınları seçmek içinse hemen hepsine yeniden döndüm. Söylemdeki yuvasızlık şiire sokulganlık ve üstü kapalı bir sevecenlik aranışı mı veriyordu? Huzursuzluk ve telaş mı yaratıyordu? Bunların izini sürmek kadınsal bir ortaklıktan yeğ göründü gözüme. Ama sonuçta Gilles Deleuze’nin ifadesini çağrıştırmak pahasına söylersem kadın oluşun doğurduğu bir durum olarak bununla karşılaşıyorduk. Kadın oluş hallerinin yarattığı tüm diğer ayrıntıda kalan oluş biçimleri, teşbihte hata olmaz: tıpkı bir özürlünün sakat oluşunun yarattığı yeni durumlar gibi, işte şiirleri yaratan bunlar olmalıydı.

Örneklerle düşünmeden önce uzunca bir alıntı yapmam gerekiyor. “Deleuze’ye göre modern baba, bağlanılan erkek politik lider imgesinden türemiştir. Kişisel ve özel bir ‘erkek’ veya ‘baba’ imgesi olmadan önce, toplumsal makinelerin (Yunan trajedisindeki gibi olaylar aracılığıyla) kral, despot, bankacı, polis veya faşist imgelerine bağlanımı söz konusudur. ‘Erkek’ toplumsal rollerden üretilir; bu tür toplumsal bağlanımlar da kolektif gösterilerde yaratılmalıdır: işkence ritüellerinden modern sinema ve popüler edebiyata kadar her şeyde. Bu ise edebiyatın temsil edici değil üretken olduğu anlamına gelir. Edebiyat arzuyu harekete geçirme, kişisel-olmayan yeni bağlanımlar yaratma gücüne sahiptir ve insanı aşan düşünce ve duyguları olanaklı kılar. Edebiyat zaten verili olan her türlü ‘düşünce imgesi’nin veya her türlü sanat kuralının ötesindeki bir oluş gücüdür. Edebiyat aracılığıyla kadın-oluş veya ödipal insanın yıkılması bizatihi politik olanın ve geleceğin açık hale getirilmesidir. Edebiyat politik uzamı ‘erkekler arası’ bir ilişki olmaktan çıkarıp insani-olmayan duyguların ve yeğinliklerin üretilmesine dönüştürür. İnsan artık iletişimde bulunduğumuz bir kabul konumu değildir; insan ‘kişisel-öncesi tekillikler’in bir oluş düzleminde iletilmesi veya aktarılmasının ürünüdür. Bu nedenle edebiyat bilinçdışını ve zamansız dramları açığa çıkarıp temsil etme aracı değildir. Edebiyat yeni dramlar ve yeğinlikler üretir. Edebiyat erkeğin öyküsüne ve açıklanışına indirgenemez; erkeğin ötesine geçme gücüne, kadın-oluş gücüne, her zaman sahiptir.” (Claire Colebrook, Gilles Deleuze, 2002, sh. 193)

Deleuze, Kafka’yı hayvan-oluş teması ile değerlendirmiş. Kadın-oluş da bunun bir üst şeklidir bana kalırsa. Bana da bir kitap kelamı filan olmayıp ancak bir “yoğunluklar haritası” olarak değerlendirmek kalıyor kadın oluşu. Şair oluşa zaten inanmıyoruz artık değil mi? Alıntıma dayanarak artık daha rahat şekilde, erkeğin de bir cinsiyete mensup olmaktan çok (iktidarın imgesine bitişmiş) bir erkeklik imgesine mensup olmasının kadını yuvasızlaştırdığını söyleyebilirim. İster yuvasından dışarı kaçmış, ister yuvasının karanlık dehlizlerine bir böcek gibi sinip kalmış olsun isterse yuvaya hiç girememiş olsun her durumda yuvasızlaşma şair kadının şiirinde incelenmeli. Yuvanın inşasının kadına ait olduğuna dair atasözleri de “erkeğin ötesine geçme gücüne” sahip kadınlara mahsus bir lükstür, bilmiyoruz. Belki de bu imkansızdır zaten. Ama şimdilik bu lüksü elde etmemiş olan, karanlık dehlizlerde “çok üzgün” olan şairlerle ilgiliyiz. Böyle tarifim için kendileri beni affetsinler, bunu cüret saymasınlar.

Şükûfe Nihal malum melaliyle bilinmektedir. Şiirinin tamamına sinen hava, şen olandan hüzne, yerin üstünden yerin altına doğru. Değişim hep inişten tükenişten yana işleniyor. Ama hep değişime vurgu yapmış. Bu beni oldukça şaşırttı. Acı baskın bir öge olmakla beraber acıya teslim olmaz. Büyümenin tek anlamı neşenin hayatından çekilişi, yuvasızlıktır. Kadın oluş gayyâya inişle eş anlamlıdır. “Yine bir gün şafak kadar lekesiz/ Gülüyorken darıldınız hepiniz:/ -Yeter artık, kızım, biraz sussan…/ ben bu ihtara münfeil, bir an/ Susarak bir bahane gözlerken,/ Sarışın, taze bir kadın, öteden:/ -Bırakın bari şimdi gülsünler” Şükûfe Nihal sebeplere inmeyi sevmemektedir.

1980 sonrasına bakarsak onun gibi sebeplerden hoşlanmayan Lale Müldür vardır. Sonuçlara odaklar kendini. Bunu düşünmek istemese bile şiiri hep bir ayrılış ve kopuştan sonrasının halini yansıtır. Şu dizeler dolaylı bir yuvasızlık anlatımı gibime geliyor: “bir ilişki bitince ne olur?/ bir kumru sormaz bunu/ ama ben bunu soruyorum kendime sürekli/ ve mütemadiyen bu kitapta/ ararken bir kumru oluş halini.” Hep bir ilişki öncesi-sırası-sonrası şeklinde bir süreçte tanımlıyor kendini. “Seninleyken saat benim en sevdiğim/ şeydi çünkü saat bana aitti.” Her şeyi karşısındakiyle birlikte tanımlayabiliyor. Bir çeşit mesken erkek. Kendisini saat rakkası gibi duyabilir, erkek diyelim ki saatin yüzeyi olsun. Hep bir değiştirici olarak görüyor karşısındakini. Buna razı. Edilgen olmakta bir huzur yakalama ihtimali varmış gibi geliyor belki. “Beni boğmak mı istiyorsun?/ benim zaten boğulduğumu fark et-/miyor musun?” Kadın oluş “metafizik bir acıyla inlemek” değildir sadece, inleyen geyiklerdir. Kadın delilik ülkesindedir zaten, zaman geçmez orada. Yurdu, delilik ülkesi olan birinin anlatacağı şey ancak “bir kumru olamayış” halleridir. Hem “bak hâlâ Majör Tom çalıyor pikapta”. Kumru olamayış kadın olamayışla eşleşmiyor aslında. Ama kumru oluş kadın oluşla eşleşebilir. Oluşlar arasında benzerlik kurulabilir ama hiçbir olamayış bir diğerine benzemez. Müldür boyna bir olamayışın şiirini yazdıysa majör erkek söyleminde bir sınır ihlali yaptığı söylenmeyecektir.

1990 sonrası belirgin bir sertlikle göze çarpan Hayriye Ünal’ın kendi sertliğini sevdiği görülüyor. Benim de sevdiğim ama kırılacak izlenimi veren bu koruyucu kabuk neyi örtüyor acaba? Erkek karşısında kadınlık oynanmıyorsa, yuva talebinde de bulunulmuyorsa, aklıma ister istemez Ünal acaba eşitlik peşinde midir sorusu geliyor. Öyle de değil pek. Yuvadan fırlatılmış değil ama sanki yuva içinde bir yerlere kafası çarpmış gibi. Bir kaçış planı yapmış ama bir labirentte hapsolmuş. Tam açıklayamadığım bir sebeple, yine hep oraya dönüyorum ama, Kafka’nın bir karakterine yakıştırılan o cümle “bu dünyada başım eğikse, son derece çölümsü bir başka dünya kurmak zorunda kaldıysam: Bunlar hep babanın suçu.” Baba kural koyuyorsa şair de oyun kuruyor. Burada Baba artık herkes olabilir. Şairin dünyası her ne sebepleyse eksik kalmış bir dünya. Kendisinden huzur çalınmış gibi itham içeren ama huzuru da aramıyor. Furkan Çalışkan nefis bir tespitle “onun şiirine girmek savaştan sonra yakılmış yıkılmış dumanı tüten bir köye girmek gibi. Şiir sizi sardıkça köyün intikam saatini beklediğini anlarsınız.” demiş. Bence yerinden edilmiş olanın yaban oluşu, içersinde, erkeklerarası şekillenmiş medeniyeti sorgulayarak “geleceği açık hale getirme”nin imkansız poetikasını barındırıyor. Ünal’ın “edebiyatın yeni bağlanımlar yaratma gücü”ne bel bağlayarak mevcut bağlanımları sonuna kadar reddettiğini sanıyorum, görüyorum. Kendi yoğunluk bölgesini zayıf-güçlü arasındaki adaletsizliğin üzerine kurmuş gibi. Onun şiir dünyasında insan, açsa, dışlanmışsa, köleleştirilmişse, zulme uğramışsa değerlidir. Dile getirmeye değer bulduğu dünyalar kendi dillerine sahip olmayan dünyalar, tabir caizse iğdiş edilmiş, saf acıdan neşet eden dünyalar. Hakim olanın kaba dilinin yalayıp geçtiği yerlerdeki gözden kaçan teferruatlara dikkat kesilmiş. Başlığıma sadık kalmak amacıyla Ünal şiirine dönüp baktığımda arasında kaybolunan patikaların hiç ulaşmadığı noktada Kafkaesk bir şato hayali görebildim. Şato lafı benim eklemem. Şairin gizli bir iktidarı hedef aldığı hissedilir. Osman oluş ve Hayriye oluşu karşı karşıya koyması, Osman isminin Osmanlı İmparatorluğunu hatırlatması bana bunları düşündürdü. Bu temanın işlendiği Transparan şiirinin “Yarısı olmasa da bir oğlan doğurayım” mısrasıyla bitişi ise nefes almak için bir yakarıya benziyor. Kadın oluştan bir nebze sıyrılmak ve bir rütbe almak gibi erkek annesi olarak gücü tatmanın ironiyle dile gelişi. 

Ol!.. adlı kitabıyla şiirini tanıdığım Nilay Özer bir yuva içinde var olmayı düşünüyor bence. Yuvasızlık seçeneğini en baştan terk etmiş olmalı. Yuvanın içinde gizler oluşturarak, ama babasının uslu kızı maskesi ile. Babam İçin Bir Sonsuz adlı şiiri güzel bir şiir olmakla birlikte bu güzelliği söyleyişteki marifetlere borçlu. Ama şiir bir merkezde odaklanamıyor, daha çok güzel dizelerin sergisi gibi. Bu anlamda 1980 sonrası kuşakla da aynı zemini paylaşıyor. Mesela ben onu Haydar Ergülen’e çok yakın görüyorum. Barışık olmayı seçerek huzuru garantilemiş mi acaba? Evet, huzur garantide çünkü Baba yukarıdaki erkek imgesine dahil olmayıp ona bir hayat veren baba olarak kendisine eklendiği şey. “dilsiz olsan faydasız demişti babam/ yüzümdeki ah’dan anlarlarmış her şeyi” Burada görüldüğü gibi baba, şairle aynı tarafta durup onun ah’ının değerini tescil etmiş. O zaman temkinli olarak söylemem gerekir ki Nilay Özer kadın oluş pratiğinde erkekle karşılaşmadan kurar şiiri. “nasılsa karışmışız birbirimize/ mektubumu benim sesimle oku.” Buna razı olacak birini tahayyül edebilmesi dahi aslında “dişi kuş” motifine ayak uydurduğu düşüncemi teyit eder. “bu yarayı size sevdireceğim” demek kendimi ne yapıp edip sevdireceğim demektir. Özer Kafkaesk yuvasızlık konusunda zıt bir örnektir fakat yuva içinde kadın oluşun nasıl da majör söylemi ayrıntıyla beslediği konusunda iyi bir örnek sayılmalı bence. Bir yandan da son zamanlarda kendisinin bu olumlayıcı dilini muğlak ve sırlı edaya kaptırdığını gözlemledim. İmgeci tutumun başkaldırıya engel olan bir dolaylama metodu olduğu söylenebilir.   

Birhan Keskin’de yuvasızlık ve kadın oluş bağlantılarını netlikle göremedim. Birhan Keskin’de Baba (yani iktidar?) yarısı budanmış olarak karşıma çıktı. Yuvası bozulmuştur ama artık her yer birdir onun için. Yin ve Yang’ı düşünürsek, iki cinsin de birbirine iliştirilmiş onanmaz yarımlıkları (bk. Ba) Keskin için önemli.

Nilgün Marmara’nın yuvası olması gereken evinin balkonundan atlayarak intihar etmesi dolambaçlı kaçış yollarını bulamayıp keskin çözüme gittiğini anlatır bana. Atlamadan önce şöyle yazdığını hayal ediyorum: “Ey, yüzleri/ bir babakuş gölgesine/ çakılmış olanlar,/ Üzgün adım, ileri marş!”

Esma Toksoy’un kitabının adı bile öteki olan erkeğin bakışına göre ayarlanmış: Çirkin. Çirkinlik erkeklerin olduğu bir dünyanın bulduğu bir niteleme sayılmalı. Çünkü bir objenin niteliği. Gitmek bu şiirlerdeki temel güdü gibi görünüyor. Demek ki yuvadan çıkış ilk hareket. Çıkış yönü de belli: Kuzey. Bir hareketten sonra durgunluk geliyor. Erkek ile kapışmaktansa “geride durmak” yeğdir. “Hiçbir şey bir daha aynı olmayacağına vardığında” ve çıkış yolları bir kez bulununca çirkin kadın en azından “prensipte” güzel olacak. Yaşam ve şiir uzamını, erkeklerarası bir ilişkiler ağı olmaktan sadece ve sadece kendi tekilliği ve pasifliği içinde kalarak kurgulayabiliyor Toksoy, “nesne”liği seçiyor.

Eren Aysan henüz kitap çıkarmamış. Dergilerden seçtiğim üç şiiri etrafında bir yoruma ulaştım. İlginç bir ortak nokta var üç şiirde de (Kimsesizliğe Gazel, Kumarhane ve Yenilgi). Erkeği aleni şekilde bir “cinsel obje” haline getirerek kendi kadınlığını öznelik tahtına kurmuş. Erkek binlerle, yüzlerle, tonla ifade edilen, kendisiyle sadece cinsel ilişki kurulan bir “şey”. Yuvadan kaçış yollarına ihtiyacı yok Aysan’ın. Çünkü yuva geri alınamayacak şekilde yakılıp yıkılmış zaten.

Bu denemede yuvasızlaşma, erkek karşısında isyan, red, eşit söz alma ya da erkek karşısında kadınlığı oynamak gibi durumları söyleme sokuşturulmuş dil ögeleri olarak düşündüm, yaşantıya dair davranış kalıpları gibi değil. Adı geçen şairlerin yuvasını dil olarak algıladım ve hepsini de sadece şair olarak algıladım. Baba veya erkek ise iktidarın göstergeleri olarak algılandı.

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.