|
MURAT EROL
İKİ İKTİDAR ALANI:
SİYASET VE EDEBİYAT
Türkiye’de birbirinden bağımsız iktidar alanlarından
bahsetmek mümkün, ki bu, mevcudun ileriye, gelişmeye gitmesine mani bir
durumdur da üstelik. Siyasal iktidar alanı ile edebiyat ve kültür
iktidar alanları arasındaki bir türlü azalamayan mesafe ne yazık ki,
kendine gelemeyen Türkiye fotoğraflarının süresini de uzatmaktadır.
Siyaset ile edebiyat arasındaki mesafe ve bazen bu mesafeye rağmen geçiş
alanlarından geçerek bu iki sahanın içerisinde yer almış aktörlerin
etkinlikleri, bu etkinlikler sonucunda her iki sahada nelerin
gerçekleştiği veya gerçekleşmediği incelenmesi gereken bir sorundur.
Türkiye’de birbirinden bağımsız şekilde konumlanmış ilgi ve
bilgi sahalarının, alabildiğine birbirine müdahalesizliği zımni bir ön
kabul olarak yerleşmiştir. Türk siyasetine girip de edebiyatçılığını her
zaman siyasetine rehber kılan, edebiyatçılığı ile siyasete derinlik
katan bir edebiyatçımızın olduğunu söylemek zor. Siyasete giren
edebiyatçılarımız edebi kimliklerini siyasi hayatları boyunca
dondurmakta, beis görmediler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında görünen edebiyatçıların yoğun
ilgisini siyasete renk ve derinlik katmaktan ziyade, sistemin propaganda
aygıtı olmaya vardırdıklarını şeklinde değerlendirmek mümkün. Zira yeni
kurulan bir devletin ideolojisini geniş halk kitlelerine duyurmak
maksadı ile açılan yer kendi içinde elbette bir mantık taşıyor. Türk
modernleşmesinin aydınlar eliyle devlet tarafından gerçekleştirilmeye
çalışıldığı gerçeği göz önüne alındığında, cumhuriyet modernleşmesinin
de aynı gelenek üzere yürüdüğünü söylemek abartılı bulunmamalı. 90’lar
ile geniş halk kitleleri üzerinde etki doğurabilecek aygıtların
gelişmesi ile modernleşmemizin kendi içinde bir çıkış yolu bularak medya
üzerinden halkın karşısına çıktığı düşünüldüğünde (ki bu dönemde
modernleşme maceramızın ayrı ve geniş bir inceleme hak ettiği, gerçek
manada amaçlanan modernleşmeye hızlı adımlarla ilerlendiği söylenmelidir.),
cumhuriyetin ilk yıllarında medya diye bir şeyin günümüze
kıyaslandığında hiç de öyle etki doğurabilecek, çevreyi merkeze
eklemleyecek güçte olmadığı ortadadır. Eldeki kısıtlı araçsal görev
görecek imkanlardan biri de edebiyat çevreleri idi. Buradan hareketle
iki açıdan bakmak mümkün: 1. İlk olarak bir ideoloji kurmak amacıyla bu
tip aydınlar siyasete çekildi. 2. Halka ulaşma adına her imkan
değerlendirilirken edebi çevrelere de bir misyon yüklendi.
Birinci olasılığın tamamen gerçeklik taşımadığı iddia
edilemeyecek olsa da, yine de edebi çevreler bir ideoloji kurmaktan öte,
varsaydıkları ideolojiyi yayma görevini yüklendiler.
Varolan siyasete bir şey katmayan edebiyatçılar, bir
katkıda bulunmadıkları ideolojiyi halka yaymak için “kraldan çok kralcı”
tavra büründüklerinden olsa gerek, dönemi, sonraki yıllarda romantize
etmekte, kutsamakta bir sakınca görmediler. Edebiyatçılığın siyasetten
müstakilleşmesine de denk düşen süreçte, yeni devletin ideolojisinin ilk
ateşli taraftarları edebiyat camiasından çıktı. Otuz yıla yakın bir
süre, siyasetin, devletin çeşitli kademelerinde bulunanların yapması
gerekenlerin dökümü başarısız bir karnenin de ortaya çıkması demek oldu.
Çok partili siyasi hayatta da, gerek aktif siyasetin
içinde, gerek siyasetin dışından siyaseti etkilemeye dönük çevrelerde
kültür hayatımızı ve dolayısıyla siyasetimizi zenginleştirmeye dönük
ciddi bir çabanın olduğunu söylemek zor. Bu dönemin öncesinde Milli
Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan Hasan Ali Yücel’in bugün dahi çok
önem verilen çalışmaları dışında neredeyse boş geçen yıllarla karşı
karşıya kalıyoruz.
1980’ler ile birlikte serbest ekonomik hayatın da, yine
belki tek katkı sağlamadığı alan kültür ve edebiyat sahası oldu. Milli
Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı bünyesinde basılan kitaplar ve
diğer yayınlar lokallikten öteye geçemedi; kültür yoksunluğu sıkça
vurgulanan halka ulaşmasında ciddi bir çaba görülmedi. Siyasette sesi
yükselen edebiyat kimliği taşıyanlar ise sığ çarklar arasına girmekte,
bunun gereklerini yerine getirmekten öte bir şey yapmadılar. Şükür ki,
serbest yayıncılığın daha da güçlenmesi bir anlamda ortama nefes
aldırdı. Buna ek olarak özellikle 90’larda belediyeler çevresinde
kurumsal yayıncılığın bir sıçrama yaptığını belirtmek gerek.
Meclis’in Şair ve Yazarları
II. Meşrutiyet öncesinde yine özellikle şiir çevreleri aynı
zamanda fikir çevreleri oldu.
Tarık Zafer Tunaya’nın bir siyaset laboratuarına benzettiği
II. Meşrutiyet dönemiyle başlıyor fikir adamlarıyla edebiyatçıların
siyaset sahnesinde tam olarak yerini almaları. Cumhuriyet tohumlarının
ekilmesi net bir şekilde bu dönemde olmuştur. Özellikle Cumhuriyet’in
ilk yıllarında çok sayıda şair ve yazarın mecliste milletvekilliği
görevlerine seçildiği ve getirildiği görülür.
II. Meşrutiyet aydınlarını, ilk dönem cumhuriyet
aydınlarından ayıran en önemli fark ciddi edebiyatçılıklarının yanına
ciddi bir siyaset teorisi ve aksiyonu eklemeleridir. Kültür hayatının
önce gelen isimleri bir şekilde muhalif olmuşlar (tabii burada belirtmek
gerek, cumhuriyetle muhalefet edecek bir şey kalmadığından, talep edilen
sistemin kurulmuş olduğundan kaynaklanmıyor muhalefetin sona erişi),
toplumsal değişimin ve gelişimin lokomotifi olmuşlardır.
Türk siyasi hayatında yer alanların listesi kabarık olacak,
sadece meclise girenlerin bile hayli fazla olduğunu belirtmek gerek.
Mehmet Emin Yurdakul, Türkçülük akımının önde bir ismi
olarak bu ortamda yerini aldı. Bir süre valilik yaptıktan sonra, 1913’te
Meclisi Mebusan’a Musul Milletvekili seçildi. Rıza Nur da, II.
Meşrutiyetin ilanı üzerine politikaya atılarak Sinop Milletvekili
seçildi. Sonrası yine karmaşa, yine umulanın bulunamaması ve İttihat ve
Terakki’nin sürgün kararı. Ancak Rıza Nur, I. Dünya Savaşı sonrasında
imzalanan mütarekeden sonra İstanbul’a dönerek yeniden milletvekili
seçildi (1919). TBMM’nin kurulmasıyla birlikte ise Millî Eğitim, Sağlık
ve Dışişleri Bakanlıklarına getirildi (1920-21). Sonrası yine belirsiz.
Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un da kısa sayılabilecek bir siyasi hayatı
oldu. Akif, Mayıs 1920 seçildiği Burdur milletvekilliğini 1923’e kadar
sürdürdü. Sonrası malum. Ziya Gökâlp’in de çok kısa süren bir
milletvekilliği serüveni vardır. 1912 yılında Ergani sancağından
milletvekili seçilip Meclis-i Mebusan’a giren Gökalp, meclis dört ay
sonra kapatılınca İstanbul’a gelerek Darulfünûn’da müderris olarak ders
vermeye başladı (1915). Memduh Şevket Esendal da hem son Osmanlı, hem
Cumhuriyetin ilk dönem meclisinde yer almış bir yazardır. Esendal,
1906’da İttihat Terakki Partisi’nin faal üyeleri arasında yer aldı.
Cumhuriyet döneminde ise Elazığ (1930-32), Bilecik milletvekilliği
(1932-38) yaptı. 1941-1950 arası CHP genel sekreterliğini üstlendi.
Esendal’ın siyasi geçmişinde ilginç bir ayrıntı da yazarımızın çok
partili sisteme karşı olmasıdır.
Hüseyin Cahit Yalçın’ın siyasi hayatı da İttihat ve Terakki
Fırkası’na dayanır. Bu partiden İstanbul milletvekili seçildi.
Cumhuriyet döneminde de İstanbul ve Kars’tan milletvekili seçildi
(1939-50). Ahmet Rasim’i de, 1927-32 arası İstanbul milletvekili olarak
meclis görmek mümkün. Veled Çelebi İzbudak 1924-1943 yılları arasında
Kastamonu ve Yozgat milletvekilliği; Hamdullah Suphi Tanrıöver 1920’de
Son Osmanlı Meclisinde, sonrasında I.TBMM’de milletvekilliği, 1920-21 ve
1925’te iki defa Millî Eğitim Bakanlığı, 1946-1950 yıllarında yine
milletvekilliği; Falih Rıfkı Atay 1922’de Bolu milletvekili ve
sonrasında 1950’ye kadar süren uzun süren milletvekilliği; Yahya Kemal
1923, 1934 sonrası ve 1946’da milletvekilliği; dil ve tarih üzerine
çalışmalar yapan Necip Asım 1927’de Erzurum milletvekilliği; Ruşen Eşref
Ünaydın 1923’te Afyon milletvekilliği, III. ve IV. Dönem TBMM’de de yine
milletvekilliği, 1933’te de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği;
Abdülhak Hamid Tarhan 1928 yılında İstanbul milletvekilliği; Reşat Nuri
Güntekin 1933-43 arasında Çanakkale milletvekilliği; Hüseyin Rahmi
Gürpınar 1936-43 yılları arasında Kütahya milletvekilliği; Kemalettin
Kamu Rize (1939) ve Erzurum (1943, 1946) milletvekilliği; Suut Kemal
Yetkin 1943 yılında Urfa milletvekilliği; Hasan Ali Yücel 1935’te İzmir
Milletvekilliği ve sonrasında kurulan Celal Bayar hükümetinde Millî
Eğitim Bakanlığı (1938) görevlerinde bulundu.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1923-31 arası Mardin, 1931-34 ve
1961-65 arası Manisa milletvekilliğinde bulunurken, 30’ların başında
resmî ideolojiyi halka benimsetmek amacıyla çıkarılan Kadro dergisinin
(1932 -36) editörleri arasında da bulundu. 1962’de CHP’den, partinin
Atatürk ilkelerinden ödün verdiği iddiasıyla istifa etti ve bağımsız
milletvekili olarak siyasi hayatını sürdürdü.
Behçet Kemal Çağlar 1941-47 arası Erzincan milletvekilliği
görevinde bulundu. Yine ilginç bir ayrıntı da Çağlar’ın siyasi hayatında
gizlidir. Şair, 1948’de Atatürk devrimlerinden ödün verildiği
gerekçesiyle milletvekilliğinden ve partisi CHP’den istifa etti.
Esat Mahmut Karakurt Urfa’dan milletvekili (1954-60) ve
senatör (1962-66) seçilerek TBMM’de bulundu. Romanları ve edebiyat
araştırmaları ile edebiyat dünyasında ciddi bir yeri olan Ahmet Hamdi
Tanpınar da 1942 yılında Maraş’tan milletvekili seçildi. Yine şair Âsaf
Hâlet Çelebi’nin bir siyaset girişimi olur Tek Parti döneminin sonunda,
ancak 1946 seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekilli adayı
olmasına rağmen seçilemez. Ahmet Kutsi Tecer Adana ve Urfa milletvekili
(1942-46), Ömer Bedrettin Uşaklı Kütahya milletvekili (1943), Yusuf Ziya
Ortaç Ordu milletvekili (1946) olarak Tek Parti döneminin son yıllarında
TBMM’de bulunur.
1950 sonrasında çok partili siyasi hayatta yine şair ve
yazarlarımızı gerek mecliste gerek siyasetin değişik noktalarında görmek
mümkün oldu. Vasfi Mahir Kocatürk Gümüşhane milletvekili (1950-54),
Halide Edip Adıvar İzmir milletvekili (1950), Arif Nihat Asya Adana
milletvekili (1950-54) oldu. Ünlü tarihçi Fuat Köprülü Demokrat
Parti’nin kurucuları arasında (1946) yer aldı. Köprülü DP hükümetlerinde
Dışişleri ve Devlet bakanlıkları görevlerinde bulundu. 1957
seçimlerinden sonra DP’den istifa etti. 27 Mayıs’tan sonra ise Yeni
Demokrat Parti (1961) adıyla bir parti kurdu, fazla ilgi görmeyen bu
siyasi girişimden sonra parti amblemi olan Kırat’ı Adalet Partisi’ne
devredip ve politikadan çekildi. Remzi Oğuz Arık da hareketli bir siyasi
hayatı olanlardan. Arık, 1950’de DP’den Seyhan milletvekili seçildi. Bir
süre sonra DP’den ayrılarak Türkiye Köylü Partisini kurdu. Bu partinin
genel başkanlığını yürüttüğü sırada bir kaza sonucu yaşamını yitirdi.
Şair Faruk Nafiz Çamlıbel 1946’da Demokrat Parti’den İstanbul
milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar mecliste yer aldı.
27 Mayıs Darbesi sonrasında, diğer Demokrat Parti milletvekilleriyle
birlikte Yassıada’da tutuklu kaldı.
Enis Behiç Koryürek siyasete girme girişimi yarım
kalanlardan. Üstelik Koryürek, DP’ye girip milletvekili adayı olunca
mevcut işinden de oldu. Ahmet Muhip Dıranas da 1950 seçimlerine DP
listesinden milletvekili adayı olarak katılıp kazanamayanlardan. Orhan
Seyfi Orhon da uzun süre siyaset sahnesinde yer alan şairlerdendir.
Orhon, CHP’den Zonguldak (1946-50), 27 Mayıs’tan sonra DP kapatıldığı
için AP’den İstanbul (1965-69) milletvekili olarak mecliste bulundu.
1960’ların sonu 70’lerin başında Necdet Evliyagil, Osman
Yüksel Serdengeçti gibi edebiyat çevrelerinde bulunan isimleri mecliste
gördüysek de, bunların siyasi yaşamı mecliste uzun sürmedi. Yine
60’larda Çetin Altan gibi dönemin aykırı bir ismini mecliste görmek
mümkün. Bülent Ecevit isminin bu tablonun bir köşesinde uzun yıllar
bulunduğunu da söylemeliyiz. Ancak, Ecevit’in şairlik yanı siyasi
kişiliğinin çok gerisinde ve gölgesinde kalmış olması onu diğerlerinden
ayırıyor. Şair olarak kimliğini ortaya koyması, siyasi hayatı öncesinde
de tartışılır bir konudur.
DP sonrasında değişen siyaset hayatı değildi sadece.
Edebiyat dünyası hem anlayış olarak hem de aktörler anlamında köklü
değişiklikler yaşamaya başladı. Yeni tarz edebiyat anlayışına sahip şair
ve yazarları artık siyasete teorik katkıdan öte görmek mümkün olmadı.
Şairler ideolojilerin yüksek sesleri olmaya devam ederken, siyasi ortam
onları adeta marjinalleştirdi. ‘Küçük’ ideolojik hareketlerin büyük
sesleri olmaya devam edebiyatçılar, 80 sonrasında siyasette fiili olmasa
da fikir anlamında geniş kitlelere seslerini gerek medya gerek popüler
edebiyat üzerinden iletmeye başladılar. Siyasette yine şair ve
yazarlarımız oldu; ilgilerini sürdürdüler ama bu ilgilerinin
siyasetlerine yansıdığını söylemek oldukça zor. |