|
NECATİ MERT
MUHARRİR, EDİP, SANATKÂR
Ortaokulda “tahrir” dersimiz vardı. Bir konu verirdi
öğretmen: Tatil olurdu bu, ev gibi, mutfak, bahçe, park gibi bir mekân,
bazen bir film veya sevilen bir büyüğümüz… “Yazın!” derdi. Yazardık.
Lisedeyken “kompozisyon” oldu adı. Ama el yordamıyla yazdık hep. Kimi
yeterince geliştirilmemiş bulundu. Kiminin açık olmadığı söylendi.
Kiminde buluş eksikmiş, kiminde tasvir basmakalıpmış. İyi de iyisi,
kusursuzu nasıl olur bu meretin? Bu öğretilmedi. Öğretmen olduğumda,
bize öğretilmeyeni öğretmek için çabaladım. Ne kadar becerdim? Bilemem.
Zaten bütün öğretmenliğim de topu topu yedi yıl.
“Muharrir”, tahrir’le ilgili. Yazan, kaleme alan demek.
Yani “tahrir eden”. İlk çağrışımı da gazeteci yazarlar oluyor.
Biliyorsunuz, “sermuharrir” var, başyazar demek; “şeyh’ül muharrirîn”
var bir de, mesleğin duayenlerine veriliyor bu, yazarların reisi
anlamına geliyor. Muharrir sakın ola “muhabir”le karıştırılmaya! Muhabir,
haber toplar. Meslek ve gramer kurallarına uygun olarak da yazar.
Muharrir ise yorum yapar. Gündem belirler. Etkiler okuru. Yönlendirir.
Üslup sahibidir; anlattığına katılmadığınızda da okuyabilirsiniz bu
yüzden.
Peki, edebiyatçı mıdır muharrir?
Hayır. Edebiyata aşinadır, edebiyatı bilir ama edebiyatçı değildir.
Gerçi Fahri Celal, “‘Eylül’ muharriri” diye söz eder Mehmet Rauf’tan.
Hem de Halit Ziya’ya ve eserine karşı kendisini ve romanını överken.
Yanlış mı kullanmıştır? Değil elbette. Ne ki mesleği adına
alçakgönüllülük gösterdiğini sanıyorum. Zira Refik Halit çok toksözlü;
muharrirler için “yazı işçisi” diyor o. Cümlesi de şöyle: “Muharrirler,
bu amele-i tahrir, gazete denen, her gün yapılıp her gün bozulan bu
fikir binasını ne rençperce say [emek, çalışma –NM] içinde vücuda
getirirlerdi.” (Tanıdıklarım, Semih Lütfi, İstanbul, ikinci basılış:
tarih yok, s. 86)
Muharririn edebiyatçı olmadığının bir delili de “edib”
(edip) sözcüğü. Edepli, terbiyeli, zarif demek “edip”. Yan anlamı da şu:
edebiyatla uğraşan. Eğer hanımsa uğraşan, o zaman “edibe” oluyor.
Diyeceğim, edebiyatın kökünde “edep” var, ama özel anlam alırken bu
hayli kayboluyor, nazımlı, nesirli güzel söz anlamı üste çıkıyor. Nedir
“güzel söz”? Teşbihli, mecazlı, istiareli söz. Edebiyatçının
muharrirden, muhabirden farkı da burada işte. Muharrir olsun, muhabir
olsun sözü sanatlı kullanmak zorunda değil. Ama bir şair, bir hikâyeci,
bir romancı sözü eğip bükmek zorunda.
TDK Türkçesi silindir gibi geçti dilin üzerinden; artık
mahkeme kâtibi de yazar, emekliliğinde yazıcılığa heveslenmiş muallim
de, belediye şiircisi de.
Ya sanatkâr?
Sanatkâr başka. Edebiyatçı sanat yapar ama, her edip
sanatkâr değildir. Edebiyatı iyi, en iyi olan mıdır? Hayır! Edebiyata
yenilik getiren adamdır sanatkâr. Açalım: Edebiyat bir yoldur, edip de
bu yolda olup biteni bilen biri olarak kendince bunların benzerlerini
yapar, edepli edepli yola katılır. Sanatkâr ise yola aykırı durmayı göze
alır. Aykırılığıyla da yeni imkânlar açar.
Resmin, müziğin, heykelin… sanatkârları için de böyledir bu.
Hatta her mesleğin büyük adamları için de.
Nâzım, “tarihin gidişini en önde geçen, tarihin dönemeç
noktalarında rehberlik eden insan” diye tanımlar büyük adamı Cezaevinden
Memet Fuat’a Mektuplar’da. (Adam, İstanbul, on birinci basım: 1997, s.
23). Bunun da memleket ölçüsünde olanı vardır, dünya ölçüsünde olanı
vardır. Şeyh Bedreddin, Mimar Sinan, Atatürk bizim için böyledir örneğin.
Rusya için Büyük Petro. Amerika için Washington. Fakat Lenin’in, Marx’ın,
Shakespeare’in, Beethoven’ın, bizden de Bedreddin’le Mustafa Kemal’in
rollerinin dünya ölçüsünde olduğuna da dikkat çeker. Yine Nâzım’a göre,
Nef’i, Kanuni, Akif büyük değildir. Ama Fikret büyüktür, Sultan Orhan
büyüktür.
Nurullah Ataç da Yahya Kemal’le Fikret’i karşılaştırır ve
Yahya Kemal’de “Fikret’in Türk gökçe-yazınına [edebiyatına –NM]
getirdiklerine benzer bir yenilik aramama(k)” gerektiğini söyler.
Şu satırlarsa yanlış anlaşılmanın önünü kesecek rütbe
açıktır, apaçıktır: “Bunu söylemekle Yahya Kemal’in değerini küçültmek
mi istiyorum? Hayır. Onun büyük bir ozan olduğunu, büğünün en önemli
Türk ozanı olduğunu ben de bilirim. Ancak Yahya Kemal bir başlangıç
değildir, bir sondur. Kendinden önce de bilineni, var olanı
olgunlaştırmıştır, yetkinleştirmiştir, bize yeni bir yır [şiir –NM]
kaynağı göstermemiştir.” (Söyleşiler, Yapı Kredi, İstanbul, 2000, s.
224).
Çakalavis? Pardon! Katalavis? |