|
ALİ GALİP YENER
İRONİ
KAVRAMI, GERÇEKÜSTÜCÜLÜK VE ERCÜMEND BEHZAD LAV ŞİİRİ ÜZERİNE
İroniyi
anlamayan ve onun fısıltılarını duyamayan kişi,özel hayatın mutlak
başlangıcı diyebileceğimiz şeyden yoksundur.
S.
Kierkegaard
İroni kavramı, yunanca eironeia’dan, inceden inceye alay
etmeden gelir. Sokrates bu kavramı, kendisinin bir şey bilmediğini öne
sürüp sorular sorarak karşısındakinin bir şey bilmediğini ortaya çıkarma
anlamında kullanır.1 Edebiyat
tarihinde Sofokles’ten Shakespeare’e, Kierkegaard’dan Kafka’ya yapıtında
ironiye rastladığımız çoğu yazarda, açık ve doğrudan ironiden çok, bir
ironik mizaç ya da tonla, şeylere ironik bir bakışla ve şeyleri ironik
olarak hissetmekle karşılaşılır. Adı geçen yazarların yapıtlarında da
görüldüğü gibi ironinin çok sayıda işlevi vardır. Çoğu defa hakikatin
kasıtlı ya da kasıtsız bir vasıtası durumundadır. İroni kusur bulur,
temize çıkartır, saflaştırır, burnunu sürter, tepeden bakar ve
“hapseder”.2
Felsefeci Soren Kierkegaard, ironi kavramı üzerine yazdığı
ve Sokrates’e yoğun göndermeler içeren tezinde, ironinin nahoş yanının
aynı zamanda baştan çıkarıcı ve büyüleyici anlara sahip olduğunu ileri
sürer. Felsefeci, en önemli örneği Sokrates olan ironistlerin bireyle
ilişkisini -bunu okurların şiirdeki ironik üslupla ilişkisi anlamında
okuyabiliriz- şöyle betimler: “[İroninin] türlü türlü kılıklara girmesi
ve o muhteşem gizemliliği; başlattığı mesafeli iletişim, ayrıca bir de
ironistin belli bir uzaklıktan anlaşılma zorunluluğu; bir türlü
yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen
ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine
esir eder. Birey ironistle ilk temasında, ironistin bireye açıldığı
oranda, kendisini özgür bırakılmış ve yücelmiş hissederse de, bir an
sonra onun gücüne esir düşer.”3
Şairlerin hayatın basıncına karşı koyarken ironiden
yararlanıp öznel doyuma bu yolla ulaşmaya çalıştıkları ve şairlerle,
felsefedeki anlamıyla bireyi dolaysız varlığından çıkarıp özgürleştiren
ironistlerin böyle bir ortak noktada buluştukları söylenebilir: “[İ]roni
öznel bir doyumu da tanımlamaktadır; çünkü özne, hayatın devamlılığı
tarafından üzerine bindirilen kısıtlamadan kendisini ironiyle kurtarır,
bu yüzden ironistin ‘ipini kopardığı’ söylenebilir. ...İroninin hiçbir
amacı yoktur, amacı kendi içinde yer alır, metafizik bir amaçtır. Amaç,
ironiden başka bir şey değildir. İronist kendisini olduğundan farklı
gösterdiği zaman, amacının insanları buna inandırmak olduğu
düşünülebilir. Ancak asıl amacı kendisini özgür hissetmektir ve bunu
ironiyle elde eder.”4 Kierkegaard’ın
ironistin tavrını salt öznel doyum çerçevesinde yorumlaması indirgeyici
bir yaklaşımdır. İronik üsluplu şairlerin ironinin amacını sadece
ironide buldukları söylenemez, şiirde muhalif tutumun ve toplumsal
sistemin basıncına karşı koyma odağının ironik üsluptan beslenmesi söz
konusudur. İleride değineceğiz.
İroni ve dış dünyanın basıncı ilişkisi hakkında Sokrates
örneğini yorumlayan Kierkegaard’ın çığır açıcı denemesinin bir eşik
noktasını, estetik ve etik arasındaki eşiği işaret ettiği söylenmiştir:
“Eğer ironi estetik denetim işinde bir şakacı, ‘ben’ ve dünyanın
başlangıçta birbirinden koparılmış olduğu eksik ya da yapıbozumsal nokta
ise, estetik ve etik olan arasındaki eşik noktasını sağladığı
söylenebilir. Bu, öznenin estetik ‘düşselliğin’ odaklaşmamış
dolaysızlığından etik ‘sembolik düzenin’ birlik haline getirilmiş,
farklılaşmış durumuna geçişini etkilemesini sağlayan ilk keskin ya da
ayırıcı noktadır....İroninin kendisi, bir yükümlülük altına girme
hareketinin getirdiği ani bir kapanış vesilesiyle değillenmemiştir; daha
çok, kendi yoğun içselliği ile pratik olarak içinde bulunduğu dış dünya
arasındaki çarpık uyumsuzluğu bilen bu hareketin gerçek şekli olarak
yaşar.”5 Terry
Eagleton’ın belirttiği yoğun içsellik ve dış dünya arasındaki
uyumsuzlukla başa çıkılması anlamında ironiyi “icat etmiş” olan
Friedrich Schlegel’in gözünde ironi “ölüme karşı, taşlaşmaya karşı,
herhangi bir istikrar biçimine ve yaşam akıntısının donmasına karşı tek
silahtır” ve iki öğe, “engellenmeyen özgür irade ve şeylerin bir doğası
olduğunun yadsınması [ile] herhangi bir şeyin oturmuş bir yapısı
bulunduğu fikrinin patlatılması ve havaya uçurulması” öğeleri ironinin
temelini oluşturur.6
Modernist Türk şiirinde çok sayıda has şairde ironist
yönelimlere rastlamak, ironik şiir örnekleri bulmak mümkündür. Aranırsa
bulunur: Can Yücel’den Metin Eloğlu’ya pek çok şairin yapıtında ironist
tutumla karşılaşılır.7 Felsefeci
Selâhattin Hilav, Can Yücel şiiri üzerine kalame aldığı bir yazıda, Batı
etkisindeki Türk şiirinin büyük eksikliklerinden birini “kişisel
sürtüşmeleri aşan ve insanı sorgulayan bir mizahın kurucu bir öğe olarak
yer almaması ve şiirin içinde erimemesi” olarak görür ve Divan
şiirindeki kara mizah yoksunluğundan yola çıkıp Türk şiiriyle ilgili
önemli bir saptamaya yer verir: “Divan şiirinde yergi (hiciv) hayli
yaygın. Ama bu yergi, kişisel sürtüşmelerin, bozuşmaların, kuyruk
acılarının ve hınçların ürünü. Belli bir eleştirel dünya görüşünün,
tekil bir öznelliğin, özgün bir bireyselliğin sonucu değil. ...Türk
edebiyatındaki geleneksel yergi şiirleri, manzum küfürleşmeden,
aşağılamadan, kara çalmadan ileri gitmiyor.”8 Hilav’ın
iddiasındaki büyük eksiklik modernist Türk şiirindeki kimi adlarca
giderilmiştir. Bu adlardan biri olan Can Yücel, şiirindeki ironinin
işlevini şöyle yorumlar: “Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve
ölüm de bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen
hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir
direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire’in ‘Şer
Çiçekleri’nden daha iyidir.”9
Şiirde ironist tutumla dolaysız ilgili olan gerçeküstücü
akımın Türk şiirindeki etkilerini irdelemeden ve Ercümend Behzad Lav’ın
şiir yapıtlarının modernist Türk şiiri içindeki yeri meselesine
değinmeden önce Batı şiirinin Türk şiiri üzerindeki etkisine kuşbakışı
göz atalım. Modernist şiirin, “[V]erilmiş-dünya’yı yansıtan ya da bu
dünya ile birey arasındaki birleşmeyi sağlayan eski şiire karşılık,
kişiyi verilmişten koparan, onun ötesine ileten bir serüven, bir keşif,
bir yaşama biçimi niteliği taşı[dığını]”10 yazan
Hilav, bu şiirin her şeyden önce bir aşma (dépassement) ve bir hayat
tarzı olarak görülmesi zorunluluğu konusunda ısrar eder. Dadacıların ve
gerçeküstücülerin, anılan keşif macerası içinde dilin verili haline
isyan etmeye dayalı bir şiir yazdıkları bilinir. Ancak bu macera sadece
verili dile isyan etmeye indirgenemez. Kurulu düzene, ahlâk anlayışına,
genel geçer estetiğe karşı çıkan gerçeküstücülük, Türk şiirinde ve
düşüncesinde yanlış ve yüzeysel olarak anlaşılmıştır: “Cumhuriyet
döneminin ‘yenilikçi’ düşüncesi ve edebiyatı gerçeküstücülüğü bir
‘modern akım’ olarak gördü; düşünsel temelini ve kapsamını kavrayamadı.
Son otuz yılda da, [1960-1990 arası – AGY] gerçeküstücülüğün, şiirde
imgenin önemini vurgulayan bir akım olarak görüldüğünü, bu temel yanına
indirgendiğini söyleyebiliriz. Oysa Breton, gerçeküstücülüğün bir
edebiyat hareketi olmadığı, kendisini şair saymadığı ve ‘edebiyatın
son’u, yani sonu gelmiş olduğu üzerinde sürekli durmuştur.”11
Şair Yücel Kayıran’a göre ise, modernist şiir dünyada ve
Türkiye’de başarılı olamamıştır! Bu şiirin 20. yüzyılla bittiğini,
bizdeki takipçilerinin çoğunlukla modernist şiirin 19. yüzyıldaki üç
temsilcisine atıfta bulunduklarını öne sürer Kayıran: “Kimse, 1945
sonrası Fransız şiirine atıfta bulunmaz. Denilebilir ki, modernist
şiirden ‘somut şiir’ hayaleti kaldı geriye. Modernist şiirin Türk şiiri
ortamındaki en güçlü takipçileri de, burada yaşayan insanların duyuş ve
düşünüşlerini, başlarına gelenleri anlatamamaktadırlar şiirlerinde.
Yoksulluk-mistisizm- modernizm üçgeninde sıkışan insanın dünya algısını
bu şiirde görmek mümkün olamadı.”12
Ercümend Behzad Lav (1903 – 1984),
şair, tiyatrocu ve sinemacıdır. İlk şiiri 1926’da Servet-i Fünun
dergisinde yayımlanan, ilk kitabı S. O. S. (1931) ile yenilikçi
edebiyata katılan Lav’ın, Nâzım Hikmet ile aynı yıllarda modernist
şiire eğilim duyduğu bilinir. Gerçeküstücülük akımının Türk şiirindeki
ilk uygulayıcısı olan şair, içerik düzeyinde Nâzım Hikmet şiiriyle
hiçbir benzerlik göstermeyen bir şiiri yazar. Siyasi/ideolojik bir
angajmanı yoktur, Ahmet Oktay’a göre. Lav’ın tutumu ilerici
(progressive) olarak yorumlanmıştır.13 Memet
Fuat ise Lav’ın şiire girişini şöyle açıklar: “Lav, Batı dünyasındaki
yeni şiir akımlarıyla ilgilenmiş, [Berlin’den – AGY] yurda döndükten
sonra, Gerçeküstücülük, Gelecekçilik, Dadacılık gibi akımların etkisinde
şiirler yayımlamaya başlamıştı. Eski şiire karşı çıkışta serbest nazmı
seçmiş olmanın ötesinde, Nâzım Hikmet’le ortak bir yanı yoktu, ondan
etkilenmiş de değildi. Serbest nazmı Batı’da görüp özenmiş, yıkıcı
yönüne yakınlık duymuş, toplumsal bir eylem için kullanmayı
düşünmemişti. Sonradan, 1950’lerde, ortaya çıkan toplumsalcı eğilimleri
de o günlerde açık değildi. Gene serbest nazım anlayışı içinde, ama daha
çok biçimsel kaygılarla, seçkin aydınlara dönük bir şiir yazıyordu.”14
Lav’ı yukarıda çizilen çerçevede ele alan Oktay, “yüzeysel
modernist” olarak değerlendirir şairi: “Nâzım, bugün yapay görülebilecek
bir tavırla Türkiye’de o tarihte sınıf olarak maddi/manevi hiçbir gücü
bulunmayan proletaryayı, şiirine içselleştirdiği kayış dili aracılığıyla
yazınsal düzeyde var etmek isterken Ercümend Behzad, ideolojik/politik
değil, fonetik/sinematografik bir şiir kurmak istemektedir.”15 Bu
anlamda Lav şiirinde biçimci/oyuncu özellikler öne çıkmıştır; okur
ideolojik bir bağlanım ile şiire çekilmez, sadece şaşırtılır! Lav
şiirinin Türk şiirinde deneyciliği ve ironik şiir türünün ilk temsilcisi
olma niteliğiyle önem kazandığı da ileri sürülmüştür.16
Lav’ın bütün yapıtlarını (şiir ve oyunlarını) yayıma
hazırlayan Doğan Hızlan ise, Lav şiirini Nâzım Hikmet’e endekslemenin
haksızlık olduğunu, Lav’ın anılması gereken özellikleri arasında
Osmanlı’ya karşı takındığı alaycı tutumun bulunduğunu, nihilist bir
dünya görüşüne bağlandığını ve şiirinin yıkıcı olduğu kadar yapıcı da
olduğunu yazar. Hızlan’a göre Lav şiirindeki yapıcı yan, onun Cumhuriyet
ideolojisine angaje olduğu yapıtlarında ortaya çıkar.17 Geleneği
yadsıma, Osmanlı şiirini toptan yok sayma, halktan tümden kopuk elitist
bir şiiri yazma, Kemalist ideolojiyi içselleştiren bir tutumla nihilizmi
birleştirme Lav şiirinin temel özellikleri arasındadır. Lav’ın şiirdeki
tutumunun Kemalist/Cumhuriyetçi öğelerin basıncını dolaysız olarak
yansıttığı oyunlarındakinden bir ölçüde farklı olduğu söylenebilir.
Şairin burada alıntılamanın uygun olmadığı kimi pespaye şiirlerinde Hz.
İsa ve dindarlarla alay etmesi, “yobaz” kelimesi etrafında dolaşarak
dini aşağılamaya kadar varan bir tavır geliştirmesi, hatta kimi
dizelerde dine ve dindarlara hakarete varan sözleri açıkça sarf etmesi,
yine onun Cumhuriyetin kurucu ideolojisinden etkilenmesi ile
açıklanabilir. Bu durumdaki şiirlerine Fuat, Oktay vb. eleştirmenlerin
hiç değinmemesi ilginçtir. Lav’ın şiirdeki yenilikçi tutumunu “ilerici”
bir tutum olarak görmek mümkün değildir, tutumu olsa olsa elitizmle ve
din karşıtlığında somutlaşmış tutuculukla nitelendirilmelidir. Burada
sorun, hem içerik, hem de şairin şiir estetiği bakımından bayağılığa
düşmesi olarak iki boyutta ele alınmalıdır.
Lav’ın şiiri başarısız, Oktay’ın deyişiyle “yenilmiş” bir
şiirdir. Ancak Oktay’ın da dediği gibi kimi özellikleri şiir tarihi
bakımından ele alınmaya değer görünmektedir: Görsel ve sessel
özellikler, serbest çağrışım ve gerçeküstücü imgelem gibi. Şair toplumcu
şiirler yazmaya çalıştığı ikinci döneminde, şiire tam 22 yıl ara
verdikten sonra 1962’de yayımladığı Mau Mau ’da ve özellikle 1964’te
yayımlanan Üç Anadolu ’da estetik açıdan daha da geriler. Oktay’a göre
şiiri ikincil bir önem taşır artık ve tarihsel açıdan açıklayıcı bir
işlevin basıncı altında ezilir.18 Hızlan,
Lav kadar geleneksel değerlere ve geçmişin kültürüne reddiye yazan bir
Türk şairi bulmanın mümkün olmadığını vurgular: “Lav fanatik bir
Batıcıdır, o uygarlığa ve onun verilerine biat eder. Kısacası, iyi bir
cumhuriyet aydınıdır. Batı uygarlığını, doğallıkla onun kültürünü
kabullendiğinizde, kendi kültürünüzü eleştiri dozajınız artar. ...Türk
şiirinin değerlerini süzüp, gelenekte yaşayanla öleni saptamak gibi zor
bir işleme girişmektense, Batıdan değişimi ve yenilenmeyi içeren yeni
bir akımı almak çok daha kolay ve radikal bir tutumdu.”19 Cemal
Süreya ise Lav şiirindeki yüzeyselliği ve kültürel mirastan yoksunluğu
öne çıkarır: “[Lav’ın şiiri- AGY] Sesi fazlaca öne alma kaygısıyla dize
aralarında sıralanan rastlantı dizeleri, salt fonetik nitelikteki bu
şairde sanki sürrealist, sanki fütürist bir yan bulunduğu izlenimi
uyandırmıştır. Fütürizmde de, gerçeküstücülükte de aile, yurt, din
gerçekliklerine ve klasik idealizm kavramına karşı bir tavır vardır. Lav
ise, özellikle o evresinde, sadece bir ses olarak kalmıştır; gürültü
olarak ses... Ortamı, hava koşulu, dil eti, şiirsel ve ekinsel bir
mirası yok.”20
Lav’dan birkaç şiir örneği sunalım şimdi. Önce şairin
ironist tutumuna ve “ses olarak kalan” şiirine bir örnek, İşporta adlı
şiirinden alıntılayalım: “Allı, yeşilli işportam./ İşportamda
oyuncaklarımın çeşitleri tam.// Benim, irili ufaklı kaypakların çomarı/
tomarı- / yüklü, türedi kukla oyuncaklarım/ Gökalp’le Durkhaym’ın
hapları artık yutulmuyor/ Sayfalarda yarasalar/ tutulmuyor ...Sınır
sınır/ sınırları aç/ Manken parlamentolarda/ Kelime, kalem, put.. //
Kadro: sol./ Kadro: sağ./ Sol-sağ. // Kadronun manevrası hoş/ sırt sırta
oyuncakları sürüp koş”21 Şairin
Açıl Kilidim Açıl adlı kitabındaki ilk şiir olan Prologia’dan birkaç
dize Lav’ın poetikasına işaret eder: “... Biçim dikenli geometri/
Kurtul/ Düzgünlü mısra çakıl taşı/ Kalıp kafiye akla köstek/ Yalnız
gözle okunması için şiirin/ Buğulu aynadan ahengi sil/ Rahvan ağır
aksak/ Ve bulanık denizinde rüyaların/ Geleceği görerek sayıkla”22
Özellikle Mau Mau adlı kitabında (1962) Afrika’daki
emperyal sömürgeci hareketlere karşıt şiirlere yer veren Lav, içinde
yaşadığı toplumun sorunlarından tamamen kendini soyutlamış, biçimci,
sessel özelliklere dayalı, gelenek karşıtı bir şiir toplamını sunar. Bu
bağlamda şiiri sadece edebiyat tarihi bakımından bir anlam ifade eden,
okursuz kalmış, biçimciliğin tuzaklarına teslim olmuş bir şiirdir.
İronist tutumu da yine edebiyat tarihi bakımından önemlidir. Lav,
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Kemalist ideolojinin basıncını en çok
içselleştirmiş ve bu nedenle kelimenin tam anlamında başarısız olmuş bir
şair örneği olarak akılda tutulmayı hak eder. Nurdan Gürbilek’in Oğuz
Atay için kullandığı “Kemalizmin Delisi” nitelemesi şiirde Lav için
kullanılabilir. Sol gelenekten gelen yazarların bu geleneğin getirdiği
birikim ile hesaplaşma zorunluluğunu daha yoğun duyduğu günümüzde,
Kemalizmin modernleşmeyi çok az bedel ödeyerek başardığını ileri süren
İskender Savaşır’a göre, Türkiye’deki yaratıcılık eksikliğinin
nedenlerinden biri “eldeki araçları hayat üzerine bir söz söylemektense,
hayat içinde kendine bir yer açmaya hasretmek”e dayalıdır.23
İşte Lav şiiri de, Kemalist modernleşme sürecinde elindeki aracı,
toplumsal bağlamından koparıp -çünkü kendi toplumuna ve toplumsal hayata
bakamaz Lav gibi elitist şairler, kördür onlar!- şiir tarihinde kendine
bir yer açma yolunda kullanan bir şairin nafile ürünüdür sonuç olarak!
1
Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İnkılâp Kitabevi, 1998
2
J. A.
Cuddon, Literary Terms and Literary Theory, (The Penguin Dictionary),
1999
3
Soren
Kierkegaard, İroni Kavramı, Çev. Sıla Okur, İş Bankası Kültür Yay.,
2003, s. 49
4
Kierkegaard, a. g. y. , s. 236
5
Terry
Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, Yayıma Haz. B. Gözkan, Özne Yay., 1998,
s. 189 – 190
6
Isaiah
Berlin, Romantikliğin Kökleri, Çev. Mete Tunçay, YKY, 2004, s. 141
7
Metin
Eloğlu şiirindeki ironi için benim “Küçük Burjuvalar, Şiir ve Metin
Eloğlu’ya Dair” başlıklı yazıma (Merdivenşiir, Sayı 8, Nisan-Mayıs 2006)
bakılabilir.
8
Selâhattin Hilav, Edebiyat Yazıları, YKY, 1993 (1. Baskı), s. 154
9
Erdal
Doğan, “Şiirimizin Can’ı, Canımızın Şairi”, Radikal, 12. 08. 2000
10
Hilav,
a. g. y., s. 135-136
11
Hilav,
a. g. y., s. 13
12
Hilmi
Haşal’ın Yücel Kayıran ile yaptığı söyleşiden, Kitap-lık, Sayı 93, Nisan
2006
13 Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923 – 1950,
Kültür Bak. Yay., 1993, s. 1062
14 Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yay.,
1991, s. 15-16
15 Oktay, a. g. y., s. 1063
16 Ataol Behramoğlu, “Geçen Yüzyıl Sonlarından Günümüze
Çağdaş Türk Şiiri”, Anafilya, Sayı 16, Ekim 2002
17
E. B.
Lav, Bütün Eserleri, Haz. Doğan Hızlan, YKY, 2. Baskı 2005, s. 19 (Hızlan’ın
Sunuş’undan)
18
Oktay,
a. g. y., s. 1065-1067
19
Lav, a.
g. y., s. 25
20
Cemal
Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, (Toplu Yazılar – I), YKY, 2006, s. 410
21
Lav, a.
g. y., s. 156-157
22
Lav, a.
g. y., s. 205
23
B. Tarık
– O. Akınhay, İskender Savaşır’la Söyleşi, Mesele, Sayı 3, Mart 2007, s.
17 |