|
KİBAR AYAYDIN
HİLMİ
YAVUZ’UN DENEMECİLİĞİ
Deneme türü diğer yazı türlerine nispetle daha kolay
yazılabiliyor. Bunun nedenleri arasında sanırım denemenin iddiadan uzak
bir tür olduğu yatmaktadır. Bana göre deneme yazmak hem zor, hem de
kolaydır. Neden diye sorarsanız; deneme yazarı olmak her şeyden önce
samimiyet ister. Ancak bu samimiyet de denemecinin yüreğini tam
manasıyla ortaya koymasıyla mümkün olur. Samimiyet ifade etmeyen yazılar
da zaten kolay kolay deneme türü içine giremez. Çünkü deneme yazabilmek
için biraz da insanın kendine dönebilmesi, kendi kendiyle hesaplaşması
gerekir. Bu hesaplaşmada tabii ki birinci temel şart samimi olmaktır.
“Dilin söylem düzeyinde resmî kıyafetinden arındığı deneme türünde,
serbest ve rahat söylemek esastır. Deneme yazarı, kendisini sıkmak
mecburiyetinde olmadığı için konusunu öznelliğinin potasında eriterek
sunar. Bu sunum düzeyinin en büyük özelliği samimiyettir. Öznenin öz
denetiminden geçen dünya, denemecinin dilinde mümkün olduğu kadar
şahsileşir. Aynı zamanda yalıtık bir düzlemde hayatın içinde var olan
gerçeklere özne tarafından yeniden bir şekil verilir.”(1) Zordur deneme
yazmak. Çünkü yazdıklarının adamı olabilmek, yazabilmenin de ön
koşuludur. Mehmet H. Doğan, Çağının Tanığı Olmak (1994) isimli eserinde,
deneme için şunları söyler: “Daha kalıcı olanın deneme olduğuna inandım
hep. Denemeyi daha çok seviyorum, yazınsal denemeyi. Deneme yazarken,
insanın bütün düşünme gücünü, bütün bilgisini, varını yoğunu, bütün
kalıtını kullanması, sezgi gücünün kapılarını sonuna kadar açması
gerekiyor. Buysa büyük bir anlıksal (entelektüel) doyum veriyor bana.
Yıllardır kafamda gezdirdiğim, bir gün mutlaka oturup yazacağım birkaç
denemeden biri şu adı taşıyor: “Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak”. Yazının,
yazmanın gücüne çok inandığımdan geliyor belki bu.” (Andaç, 2000, 365)
Bunun yanında yazmanın getirdiği sorumluluk duygusuyla alt yapıyı
besleyecek kültür ve bilgi donanımlarına sahip olmak gerekir. Bu da
zamanla, büyük gayretler neticesinde oluşur. “Sabretmek zordur, ama
meyvesi tatlıdır” misali, uzun soluklu okumaların, düşünce temrinleriyle
beslenmesinden güzel eserler ortaya çıkar. Hilmi Yavuz kendi deneme
yazarlığını ise şu şekilde değerlendirir: “Niye deneme? Doğrusu, bu
soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilmiyorum. Olsa olsa, düzyazının yaratıcı
alanlarında (romanı ve öyküyü denemiş, ama başarılı olamamış biri
olduğumu itiraf etmeliyim burada) bir şeyler yapabilme tutkusudur beni
deneme yazmaya zorlayan. Ayrıca, düzyazıya üşenen biri olduğum için, bu
kitaptaki yazılardan büyük bir bölümünü, benim, ayda ya da haftada bir
yazma yükümlülüğünü üstlendiğim dönemlerin ürünleri olduğunu da
söylemeliyim.” (Yavuz, 1988, 7)(2)
Hilmi Yavuz’u okurken, onun kelimeleriyle hemhâl olurken
ister istemez bir kültür atmosferine giriyorsunuz. Soluk alıp verdiğiniz
hava birden değişiyor. Düşüncenin zorlayan labirentleri arasında birden
karşınıza çıkan bir kapı sizi ferahlatıyor. Evet farklı bir kalem Hilmi
Yavuz. Onu farklı kılan da bana göre şair mizacından gelen hassasiyeti
ile felsefeci kimliğinden gelen sorgulayıcı tavrıdır. Bir de dile
hakimiyeti. “Hilmi Yavuz, şair olmanın avantajını kullanarak denemenin
diline ayrı bir çeşni katar. Algılar, araştırır ve anlatır. Her şeyi,
dilin dünyasında yeniden dener.”(3) O bütün bunları denemenin içinde
eriterek yepyeni bir üslup ortaya koymuştur. Enis Batur’un E/Babil
Yazıları’ndaki şu haklı tespitlerini Hilmi Yavuz’un denemeleri için de
söyleyebiliriz. “Deneme yazarı, konumuna ve konusuna, onu harekete
geçiren enerji kıvılcımına ve yöneldiği ufuk noktasına, dil ile ve ifade
ile ilgili öznel tercihlerine bağlı olarak kurar metnini, metinlerini.
Denemeciliğinin büyük bir gövdesi olsun isteyebilir ve bu gövdeyi kendi
güzergâhına yönelik özel, kişisel bir ayar dizgesiyle bileşenlerine,
bileşkelerine ayrıştırabilir. Deneme’nin çoğulluğundan tekil bir hat
çizebilir, yazı serüveni için, tam tersine, bu çoğullukla bir bakıma
örtüşecek bir çoğul hat düzeni kurmayı da yeğleyebilir.”(4) Hilmi
Yavuz’un üslubunu, daha da güzelleştiren; onun Sabahattin Eyüboğlu’dan
aldığı ve adına “gülen düşünce” dediği bakış açısını, denemelerinin
merkezine koymasıdır. Gülen düşünce her şeye belli bir espri
çerçevesinde yaklaşmayı öngörür. Fakat bu espri, bir mizah anlayışı
içerisinde gelişip büyüyen, düşünmenin “neden olmasın?” sorusuyla insanı
örseleyen tutumunu içerir. O da tıpkı Rabelais’in agélaste’ları gibi
“gülmesini bilmeyen okurlar, okumasın denemelerimi” der. Hilmi Yavuz’un,
İrfan Külyutmaz müstear adıyla yazdığı denemelerini bu minval üzerine
değerlendirebiliriz. Beşir Ayvazoğlu’nun, Defterim’de Kırk Suret’te
yazdığı gibi; o, bıyık altından gülmesini bilen bir İstanbul
beyefendisidir. “Eski kültürden söz ederken iri iri çamlar deviren
aydınlarla tatlı tatlı alay etmek, kültürlü, alafranga bir İstanbul
beyefendisi tiplemesi olan İrfan Külyutmaz’ın en büyük zevkidir.”(5)
Hilmi Yavuz, bakmakla görmek arasındaki farkı bize çok yalın bir şekilde
hissettirir. O; her şeye, bakıştaki derinliği “güzel”in ötesindeki espri
ile vermeye çalışmıştır. Kendi kendiyle yaptığı iç konuşmalarda, bir
şeylerin rahatlığını hissediyor; bunların da yazıyla hayat bulacağını
biliyordu. Nihayetinde denemenin deneyerek bir rahatlama olduğunun
fakındadır. Tıpkı Enis Batur’un söylediği gibi; “Deneme, denemek
fiilinden uzak durarak düşünülebilir mi, ben düşünemiyorum. Bir ‘konu’yu
deniyorum tabii. Öte yandan, o konuyu bu ‘dil’ ile, bu dile yataklık
eden şu ‘üslûp’la deniyorum. Deneme denemenin içinde, deneyenin ve
denenenin içinde. Bir kıvılcımdan yola çıkıyor belki, ama bu kıvılcıma
yeniden kavuşmak için. Biçimini arıyor hemen; iletken kaplar içine
yayılan sıvı gibi yükseliyor, iniyor, bir tuhaf kolluyor. Başka kaplara
da aktarılabilir şüphesiz, gene de biçim almadan son biçimini almadan
konu denenmiş sayılmıyor.”(6)
İnsanın yapıp etmelerinin, görüp duymalarının, okuyup
dinlemelerinin neticesinde “var olma” eylemine; dostça bir iki şarkı
bestelemenin adı değil midir deneme? Onun için Nermi Uygur “Denemeli
Denemesiz” diyor denemelerine ve ekliyor; “Dünyasız edemediğim için,
gerçekliğe saygı duyduğum için, gerçeklik ötesi hiçbir şeyin
unutulmasına boyun bükemediğim için deneme yazıyorum.”(7) Hilmi Yavuz’un
denemelerinde bu gerçeklik yalın bir şekilde ortaya çıkar. Onun bakış
açısıyla her bir konu yeni açılımlarla yeniden üretilir. Yeniden
üretilir, çünkü onun denemelerinde düşünceyi gıdıklayan bir yan vardır.
Bundan dolayı Hilmi Yavuz’un denemelerinde neyle, ne vakit, nasıl bir
durumla karşılaşacağınız belirsizdir. Bu belirsizliğin temelinde aslında
onun nizami giden düşünce sarkaçlarını tekrar kurgulamak gibi bir çabası
vardır.
Hilmi Yavuz’un ilk okuduğum kitabı “Denemeler ve Karşı
Denemeler” idi. Bu kitap 1960 yıllarında kaleme alınmış denemeleri
içeriyor. Hilmi Yavuz, denemenin o çok yönlü bakışıyla ayırdına
varamadığımız pek çok meseleyi, geçmişin hatıra sandığından çıkararak
“hâl” dediğimiz bu “ân”a taşımasını bilmiştir. Bu denemesiyle Hilmi
Yavuz; felsefî söylemin terim ağırlıklı kelimelerine dokunmadan, olaylar
karşısında sorgulayıcı bir tavra girmiş; düşüncenin netameli yollarında
fikir üretmenin esprili çoşumculuğunu bize hissettirmiştir. Feridun
Andaç’a verdiği röportajında şöyle der Hilmi Yavuz: “Denemenin, yazarın
‘düşünsel oto portresi” olduğu söylenebilir elbet; ama salt bu kadar
değil! Denemeyi, yaşanmış olandan bağımsız ele almamak gerek Belki de
yazınsal türler içinde, yazarın yaşamıyla, yaşayan deneyimleri ile
zorunlu olarak bire bir ilişki içinde tek tür, denemedir. Öteki
türlerde, yazarın yaşamıyla ilişki zorunlu değil, olumsaldır; olsa da
olur, olmasa da olur! Ama denemede durum öyle değil.”(8) Bu samimi
ifadeler içinde Onun “Denemeler Karşı Denemeler” kitabında yer alan
denemelerden birkaçını vermek istiyorum. “Felsefenin görevi dilde
gömülmüş olan hakikatleri çıkarmaktır.” ifadesiyle ‘Felsefe ve Slogan’,
“Her tartışmada insanın savunduğu, bir tez değil, kendisidir.”(Valéry)
ifadesiyle ‘Tartışma Geleneği’, “İslam’ın Gerçeklik’i, onun demokrasi
geleneğine dayanıyor.” İfadesiyle ‘Asrısaadet ve Demokrasi’, “Mustafa
Cezar’ın, ‘Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi’si ise, gerçekten önemli
bir incelemedir, ama biyografi değildir.” saptamasıyla, ‘Biyografi
Eksikliği’, “… büyük şehir insanlar arasındaki sıcak ve somut insani
ilişkilerinin yerine, soyut ve kurallara dayalı toplumsal ilişkileri
koyuyor” ifadesiyle, ‘Şehirlerin İskeleti’, “İyi okurlar, belki de
çocukların arasından çıkıyor kimbilir? İfadesiyle ‘Odam, Kitabımdı
Benim’, Şiir Çevirisi Üzerine, Gençliğimde Ben de Şiir Yazmıştım!, Ya
Kebîkec, İntihal Sanatı, Efendiler Uyumayınız, Tuluat Ölmedi… gibi pek
çok denemede, deneme okumanın tadına varıyorsunuz.
Hilmi Yavuz’un “gülen düşünce” ismini
verdiği deneme türüne en iyi örnek olarak Budalalığın Keşfi’ni
verebiliriz. Gülen düşünce mizah anlayışının en kemâl noktasıdır
diyebiliriz. Prof. Dr. Cemil Göker, Gülme ve Güldüren Sanat Türleri
isimli eserinde gülme ilgili şu senteze ulaşır. “Orjini ne olursa olsun,
gülme bir sentezin, bir sonuca varışın ifadesidir. Bu sonuca varış,
düşünce ve duygudaki konformizmi, monotoniyi bir tür aşma olması
nedeniyle bir felsefedir. Senteze varmanın hazzını duyar ve duyurur.
Gülme, insanlığın zaaflarını, tutkularını açıklıkla görebilen, onların
üzerinde kanat çırpan bilgeliği süsleyen bir reflekstir. Hayata kötümser
bakışı reddeder. En kötümser anlarda bile bir takım yeni imkanların,
olabilirlerin müjdecisidir. İnsan hayatına bilgece, ‘bu böyle olursa
daha güzel olur’, ‘Bu böyle olabilseydi daha iyi olurdu’ dercesine yeni
ufuklar açmayı, yeni anlamlar vermeyi amaç edinen bir reflekstir.”(9)
Hilmi Yavuz’un gülen düşünce argümanı içinde karşı düşünceleri de ele
alarak ortaya koyduğu denemelerinde kendi deneme anlayışını
genelleştirdiğini görmekteyiz. Bu deneme anlayışında gülmenin ve mizahın
ayrı bir önemi vardır. Gülmenin felsefî alt yapısını oluşturan mizah,
aslında insan olan varlığın içinde yaşadığı cemiyet aynasında kendini
görmesidir. İnsan, diğer bir insanla cemiyet dediğimiz hayatiyeti
oluşturur. Cemiyetteki her bir ferdin fizikî ve psikolojik halleri
farklıdır. Her biri ayrı bir alem olması hasebiyle ferd kendine göre
özeldir. Her bir ferdi böyle düşündüğümüzde farklı insanların
kendilerine göre farklı hayat felsefeleri olması normaldir. Normal
olmayan ise, bu insanların aynı çizgi üzerinde tek düze olmalarıdır. Tek
düzelik de fıtrat kanunlarına aykırıdır. Gülme’yi “bir nevi içtimai
jest”(10) olarak gören Henri Bergson toplumsala olan vurgusu ile onu
faydalı bulur. Hilmi Yavuz fıtrat kanunlarının verdiği rahatlıkla,
denemenin mizah yönüne felsefî bir bakış açısı getirerek; gülme
eyleminin düşüncenin tabii bir sonucu olduğunu belirtir. Hatta onun bu
mevzuuyla ilgili açıklamasını vermek yerinde olur. Yine Feridun Andaç’ın
“nedir deneme, nasıl bir yazınsal türdür?” sorusuna bakın Hilmi Yavuz
nasıl cevap veriyor: “Denemenin bir yazınsal tür olarak kolayca
tanımlanamayacağı düşünüyorum; galiba türler arasında ayırt edici
sınırlar çizmenin olanaklı olmadığını da! Budalılığın Keşfi ile örneğin
Ataç’ın, Uygur’un ya da Eyüboğlu’nun denemeleri türsel olarak beziyor mu
birbirine? Belki de benzer yanları vardır ama ben, benzerliklerin değil,
farklılıkların öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Geçmiş Yaz
Defterleri örneğin. ‘Anı’ olarak da, ‘günce’ olarak da okunabilir;
‘deneme’ olarak da! İlk deneme kitabımın adı, anımsayacaksınız
Denemeler-Kaşı Denemeler’dir. Biraz da Malraux’un Antimemoires’ından
esinlenerek kitaptaki bir bölük denemeye ‘karşı-deneme’ demeyi daha
doğru bulmuştum. Karşı deneme, benim Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile,
‘gülen düşünce’ diye tanımlamayı yeğlediğim bir deneme türü. ‘gülen
düşünce’ deyişinin şimdi salt karşı-deneme için değil, genel olarak
deneme türü için kullanılabileceği kanısındayım. Bu deyiş mizah
sözcüğüne karşılık olmaktan çok, denemeye uygun bir tanım gibi geliyor
bana.”(11) Denemecinin her şeyden önce samimiyet ifade eden bir girişle
okuyucu selamlaması gerekmiyor mu? “Gülen düşünce”, Hilmi Yavuz’un
kaleminde bu samimiyetin bir ifadesi olarak şekillenmiştir. Gülmek,
gülerek düşünmek onun okuyucu ile arasındaki ilk kıvılcımdır. John
Morreall’ın dediği gibi Hilmi Yavuz “Gülmeyi Ciddiye Almak”tadır. “Öyle
ise; gülmeyi başkalarıyla paylaşmak, dostça ve toplumsal bir davranıştır.
Bu durum, arkadaşlarımızla birlikte olmak ve onları mutlu etmek
isteğimizin bir göstergesidir.”(12)
Hilmi Yavuz’un “Budalalığın Keşfi”nde geniş bir şekilde ele
aldığı “Gülen Düşünce” mefhumu aslında bu işin bir de tarihi kökleri
olduğu gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Gülme kavramına; bizim ona
verdiğimiz anlamın çok ötesinde bir anlam içerdiğini öğrenmem, özellikle
Hilmi Yavuz’un atıfta bulunduğu kaynakları birebir incelememden sonra
olmuştur. Milan Kundera’nın “Roman Sanatı”(13) isimli denemenin yedinci
bölümünde geçen ve adını François Rebelais’in uydurduğu ve pek çok
Avrupa dillerine kazandırdığı kavram agélaste sözcüğüdür. Ve bu sözcük
Budalalığın Keşfi’nde şöyle açımlanır: “Kundera, büyük Fransız romancısı
Rabelais’nin ‘Fransız diline ve başka dillere de giren birçok kelime’
uydurduğunu ve bunlardan birinin unutulmuş olduğunu bildirir bize. Bu
‘Agélaste’ kelimesidir. Grekçeden alınmıştır bu kelime ve ‘gülmeyen,
mizah yanı olmayan’ anlamına gelmektedir. Kundera, bunları aktardıktan
sonra şunları ilâve eder: ‘Rabelais Agélaste’lardan nefret ediyordu.
Korkuyordu onlardan. Agélaste’ların kendisine karşı son derece acımasız
olmalarından yakınıyordu ve az daha kalemini bir daha eline almamak
üzere bırakacaktı.’ Sabattin Eyüboğlu, ‘mizah’ kelimesinin Türkçe’de
‘gülen düşünce’ diye karşılanmasını teklif etmişti. Gerçi o, Yunus
Emre’nin Şathiyye’sini(o ünlü, ‘bindim erik dalına anda yedim üzümü’
diye başlayan Şathiyye’sini), ‘gülen düşüncenin(humour), kültürlü
şakanın, şaşırtarak düşündürmenin ve düşündürücü saçmalamanın en güzel
örneklerinden biri’ bağlamında ele alıyordu, ama ben ‘mizah’ ya da
‘humour’un, ‘gülen düşünce’ ile karşılanmasının hiç de yanlış olmadığını
düşünüyorum. Dolayısıyla, Yunus’un Şathiyyesi’ni ‘gülen düşünce’ ya da
‘mizah’ olarak yorumlamak mümkün olmasa bile, genelde düşünce ile
‘gülme’ arasında bir ilişki vardır elbet. İşte belki de bu yüzden
Kundera, ‘mizah’ı(humour’u) ya da doğru bir deyişle ‘gülen düşünce’yi
entelektüel tarihin ‘olmazsa olmaz’ı sayıyordu!”(14)
Hilmi Yavuz, Filiz Bingölçe’yle yaptığı sohbette, Onun;
“Budalalığın Keşfi” adlı kitabınız yeni çıktı. Bu kitabınızda Türk
halkına epey dokunduruyorsunuz. Türk halkını budala mı buluyorsunuz?
Sorusuna şu cevabı vermiştir. “Medyayı budala buluyorum. Türk halkında
bir Budalaşma ya da bir kabaklaşma söz konusuysa bunun birinci derecede
sorumlusu medyadır. Çünkü sıradan, yerleşik, bayağı ne varsa o düzlemde
düşünme doğrultusunda bir mekanizma işletilmeye çalışılıyor. Ve bu
mekanizmanın da çok büyük ölçüde başarılı olduğu söylenebilir. Farklı
düşünülmüyor artık. Verili, yerleşik bir takım düşünceler ve kanılar var
ve bunlar kabul ediliyor. Ve medya her konuda kendini yetkili görmeye
başlıyor. Mesela herhangi bir edebî eserin, bir romanın çalıntı olup
olmadığı konusunda bir köşe yazarı pekala hüküm verebiliyor. Bu tür
incelikler nazire nedir, allüzyon nedir, alıntı nedir, gizli alıntı,
açık alıntı nedir, pastiş nedir, parodi nedir?... Yani bir metnin başka
bir metinle ilişkisini kurabilmek için çok geniş bir literatür var,
değişik yazınsal kuramlar var. Öyle bakınca ‘o bunu ondan yürütmüş,
çalmış’ diyebilmek olanağımız yok maalesef. Bir başka örnek ‘32’ büst
hikayesi. Bizim de hasbelkader fotoğrafımızın Hürriyet gazetesinin
birinci sayfasında yayınlandığı bir olay bu. Bu konuda düşünceleri
alınmak üzere kendilerine başvurulan düşünürlerimiz Hülya Avşar ile Ebru
Şallı oldular. Hiç kimsenin aklına ‘Bu bir sanat yapıtıdır yahu, bir
estetikçiye, bir sanat tarihçisine, bir ressama soralım’ gibi bir şey
gelmedi. Budalalaşma budur, kabaklaşma budur, sıradanlaşma budur.”(15)
Bu kadar keşmekeşliğin olduğu bir ortamda elbette ki bizim
samimiyet ifade eden, ciddi bir mizah anlayışına ihtiyacımız vardı. Bu
mizah, bizi ruh kökümüzden sarsarak, düşünmenin esrarlı yollarına sevk
edecek; hayatımıza biraz daha çeki düzen vermemizi sağlayacaktı. Onun da
ötesinde hayat dediğimiz sürecin yaşanabilirliğini anlamlı hale
getirecekti. İşte bunları düşüncenin mizah yönüyle ele alıp bizi
güldürmeye, ama düşündürerek güldürmeye sevk eden Hilmi Yavuz şöyle
diyor Budalalığın Keşfi’nde; “Mizah bir gülme biçimi değil, gülerek
düşünme biçimidir.”(16) Ve ekliyor: “Her uygarlık biraz da gülmecesiyle
vardır. Bir Avrupa varsa bu biraz da Rebalais olduğu için vardır mesela.
Bizim uygarlığımız ve medeniyetimiz de öyle. Bakın Nasreddin Hoca var,
İncili Çavuş var… Fakat mizah ve gülme duygumuzu o kadar
sıradanlaştırdık ki, Nasıl oluyor da son derece seçkin ve ince bir
gülmece bilincine sahip olan bir toplum şimdi bir takım şovmenlere
gülebiliyor? Yani nasıl olur böyle bir şey?... Bu kadar sıradanlık, bu
kadar bayağılık. İki şey söz konusu… Ya gülmüyor. Çünkü yapılan ince
zarif, nükteyi anlayacak kertede değil. Ya da ipe sapa gelmez şeylere
gülüyor. Bir toplumun neye güldüğü, bir toplumun bağlı olduğu medeniyeti
inşa eden, kuran en önemli, temel koyucu öğelerden biridir. Türkiye’de
mizahın nasıl olup da bu kertede sıradanlaştırıldığı benim anladığım bir
şey değil. Geleneğimize baktığımızda o kadar zarif bir gelenek var
ki…”(17) Bu değerlendirmelerin üzerine bize ancak düşünmek kalıyor.
Onun Budalalığın Keşfi’nde ele aldığı
konulardan bazılarını ben iki üç defa okudum ve her okuduğumda da emin
olun çok keyif aldım. Bunlardan bir kaçının adını anmam, bu kitabı yeni
keşfedecekler için bir ipucu olabilir. Gülen Düşünce, Soytarılar, Nükte
Züğürdü Olduk, Abdallar, Maske Üzerine Bir Deneme, Aşk, Bodrum Bitti,
Temiz’ler ve Pis’ler, Conspiracy of Silence ya da Sükût Suikastı,
Aydınlar ve Saflıkları, Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım, Noam
Chomsky:Bilgin ve Aydın, Mitoloji ve Magazin, Niteliksiz Okur, Kahve
Üzerine…
Hilmi Yavuz’un denemeciliğini ele aldığım bu yazıda, onun
birçok yönünü deneme türü içinde keşfetmiş oldum. Hilmi Yavuz’un geniş
kültür birikimi, yaşayan zamanın olaylarını değerlendirmedeki isabetli
kararları, denemelerinde göze çarpan hususlardır. Bilimsel bilgileri,
yumuşak geçişlerle denemelerin içine yediren Hilmi Yavuz, farklı bir
üslubun ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi; akademizmin sıkıcı formatına
da bir bakıma meydan okumuştur. Haydar Ergülen, Kitaplık dergisinin
Şubat 2006’daki “Deneme Edebiyatı” dosyasındaki “Denemeyen Şair Yanılır”
isimli yazısında şu değerlendirmeyi yapar: “Usta şair Hilmi Yavuz da bir
deneme ustasıdır. Eleştiri yazılarının yanında denemeleri ve okuma
notlarıyla da zekâ ile ironiyi buluşturan örnekler sunmuştur. Şiir,
edebiyat düşünce dünyası, hayat ve kadınlar üzerine yazdığı
denemelerinde ‘rind’ bir eda tutturan Hilmi Yavuz, o ‘bıyıkaltı’ndan
gülümseyen üslubuyla da, tıpkı eski ‘muharrir’ler gibi sözgelimi Ahmet
Rasim gibi, eşsiz mizah yeteneğini de sergilemiştir.”(18) Onun
denemeleri; düşünmeyi ve gülmeyi sevenler için, daima okunması gereken
başucu kitaplardır. Zaten kendisi de uyarıyor; “gülmesini bilmeyen
okurlar, okumasınlar denemelerimi.”
1
Tarık Özcan; “Deneme”, Türk Edebiyatı Tarihi, Genel editör: Talât
Sait Halman, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul
2006, c.4, s.523
2
Nurullah
Çetin; “Türk Edebiyatında Deneme”, Milli Eğitim Dergisi, Sayı 165, Kış
2005
3
Tarık
Özcan; “Deneme”, Türk Edebiyatı Tarihi, Genel editör: Talât Sait
Halman, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2006, C.4,
s.533
4
Enis
Batur; E/Babil Yazıları, YKY, İstanbul 2000, s.13
5
Beşir
Ayvazoğlu; Defterim’de Kırk Suret, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997,
s.115
6
Enis
Batur; E/Babil Yazıları, YKY, İstanbul 2000, s.19
7
Nermi
Uygur; Denemeli Denemesiz, YKY, İstanbul 1999, s.34
8
Hilmi
Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk
Kitapları, İstanbul 2003, s.83
9
CemilGöker; Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara 1993, s. 54
10
Henri
Bergson; Gülme( Le Rire), Çeviren: Mustafa Şekip Tunç, MEB Yayınları,
İstanbul 1989, s. 24
11
Hilmi
Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk
Kitapları, İstanbul 2003, s. 78
12
John
Morreall; Gülmeyi Ciddiye Almak, Türkçesi: Kubilay Aysevener-Şenay Soyer,
İris Yayınları, İstanbul 1997, s.162
13
Milan
Kundera, Roman Sanatı, Çeviren: Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul
2002, s.175
14
Hilmi
Yavuz; Budalalığın Keşfi, Can Yayınları, İstanbul 2002, s.14
15
Hilmi
Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk
Kitapları, İstanbul 2003, s.126-127
16
Hilmi
Yavuz; Budalalığın Keşfi, Can Yayınları, İstanbul 2002, s.16
17
Hilmi
Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk
Kitapları, İstanbul 2003, s.128
18
Haydar
Ergülen; “Denemeyen Şair Yanılır”, Kitaplık Dergisi, Şubat 2006 |