|
FUNDA KIZILER
POSTMODERNİST İRONİ
I- Postmodernite/Postmodernlik ya da Postmodern
Durum Kavramına Özet Bir Bakış:
“Postmodernizmin ne olduğunu kavrayabilmenin en
emin
yolu, onu her şeyden önce, tarihsel yönden
düşünmeyi unutmuş bir çağda yaşanan zaman
üzerinde
tarihselci bir bağlamda düşünmeye
yönelik
bir girişim şeklinde ele almaktır.”
Fredric
Jameson
Latince’de “sonra” anlamına gelen post önekiyle, “tam
şimdi”yi imleyen modo’dan türetilen modern’in birleşmesinden oluşan ve
genel olarak modern sonrası ya da modern ötesi anlamına gelen
‘postmodern’ kavramı, ilk olarak 1870’lerde İngiliz ressam John W.
Chapman tarafından, devrimci çizgisiyle izlenimci sanatın ötesine taşan
yeni sanat biçemini tanımlamakta kullanılmıştır.1 Kuzey
Amerika’da yeşerip Fransa’da kök salmaya başlayan kavram, Aydınlanmacı
batı felsefesine dayanan modernitenin, kendi usunu “The Us”* şeklinde
en üst noktaya koyarak öne sürdüğü evrenselleştirici kuramları, -yine
onun kendi üzerinde yarattığı, içinde barındırdığı düşünümsellikten yola
çıkıp- “metaanlatılar”ın (Lyotard) ve onun temel yapı taşları olan
öznenin (Derrida), özne olarak insanın (Foucault), metafiziğin ve
temsilin (Derrida/Foucault), tarihin (Fukuyama), ideoloji ve ütopyanın
(Bell) ölümü bildirileriyle ters-yüz ederek açınımına devam etmiştir.
Başat olarak XX. yüzyılın ikinci yarısındaki tarihsel,
üretimsel ve toplumsal dönüşümleri imleyen bir kavram olarak ele alınan
‘postmodernite’nin ya da ’postmodernlik’in tanımlanmasına yönelik
yaklaşımlar; modernlikten sonraki yeni bir dönem, modernliğin
köktenleşmesi ve kökten bir şekilde sorgulanması şeklinde genel olarak
üç kategoride toplanabilir: Örneğin Jameson ve Harvey, özellikle
anamalcılığın uluslar ötesi bir boyut kazanarak evrilmesi ekseninde
üretimsel ve ekinsel açıdan farklı bir döneme girildiğini savunurken2;
Giddens ve Beck, yeni bir döneme girilmediğini, tersine tam anlamıyla
modernliğin köktenleşmesini yaşadığımızı belirtir.3 Huyssen
ve Calinescu gibi eleştirmenlerse, tüm yönleriyle yeni bir çağdan söz
etmeseler de, özellikle modernliğin kendi içinde taşıdığı düşünümselliği
köktenleştirerek, kendini önceki dönemden ayıran farklı bir duruma
girildiğini öne sürer.4 Bu
gruba eklemleyebileceğimiz eleştirmenlerden Smart, “Nietzsche,
Heidegger, Simmel, Weber ve Adorno’nun çalışmalarında göze çarpan
uğraşlardan birinin modern akla ve onun doğurgularına itiraz etmek
olması ölçüsünde bu analistler(in), her ne kadar avant la lettre (kesin
biçimini almamış) olsa da, “postmodern” müdahalelerin başlatıcısı olarak
kabul edil(diğine)”5 dikkat
çekerek; postmodernliğin, modernliğin kendi kendini sorunsallaştıran
düşünümselliğinden beslendiğini vurgular. Postmodernliğin “1940’larda
Adorno ve Horkheimer tarafından zaten önerilmiş olan bir nokta ve
başıboş modernleşmeye karşı girişilen çok sayıda mücadeleye bulaşmış
dedelerimizin hiç de yabancısı olmadıkları bir iç görü”6 olduğunu
belirten Huyssen de, bu savı berkitir. Aslında ilk iki yaklaşımı da bir
ölçüde içine alan modernliğin kökten bir şekilde sorgulanması olarak
postmodernite savı, pek bir karşı koyuşla karşılaşmaz ve yukarıda söz
ettiğimiz ard arda gelen ölüm bildirileri de, postmodernliğin,
modernliğin kendi içinde barındırdığı düşünümselliği ne ölçüde
köktenleştirdiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkar.
Modernitenin Aydınlanma/İdealizm/Marksizm gibi büyük
anlatılarının, “ülküleri(nin) açıktan açığa ihlal edil(diği)”7 -atom
bombası ve bilgisayarın üretilip kullanıldığı ilk teknolojik savaş olan-
II. Dünya Savaşı ve bu savaşta ortaya çıkan Auschwitz paradigmasıyla
(Gulag da unutulmamalıdır) güvenirliğini tümüyle yitirmesi, ard arda
ölüm bildirileriyle açınan postmodern kavramının kendini meşrulaştırma
zemini olmuş ve postmodern bir dönemden/durumdan söz edilmeye
başlanmıştır. Modern dönemin bitip postmodern bir dönemin başladığı
şeklindeki tarihsel bir kopuş savı, bir başka büyük anlatı yaratma
çelişkisine karşın, bizce tarihi ilerlemeci, tikel ve ereksel bir süreç
olarak değerlendiren aydınlanmacı batı usçuluğunun örtük karanlığını
vahşetle belgeleyen Auschwitz (gaz odası/toplama kampı) paradigmasını
temel alıp, 1945’leri -Lyotard ve Eco’nun da belirttiği gibi- en azından
zihinsel/tinsel tutum açısından kesin bir başkalaşma/kopma sürecinin
başlangıcı olarak8 ele
aldığı noktada, tarihselci bir bağlama yerleştirilmeyi hak eder.
Bilimsel alanda görelilik, belirlenemezlik ve kuantum
kuramlarıyla ‘evrensel/tümleyici’ anlayışın yerine parçalılık ve
belirsizliğin başat konuma geçtiği XX. yüzyılın ikinci yarısında dünya,
aynı zamanda teknolojik, ekonomik, siyasal, ekinsel ve felsefel
alanlarda gerçekleşen hızlı dönüşümlere sahne olmuş ve tüm bu dönüşümler,
öncekinden farklı bir döneme/postmoderniteye girildiği savını berkiten
“postmodern durum” olgusunu doğurmuştur. “Bilgisayarlaştırılmış” (Lyotard),
“sanayi sonrası” (Bell), “geç ya da uluslar ötesi anamalcılık”
(Jameson), “post-fordist” (Harvey), “medya-enformasyon” (McLuhan),
“sibernetik- elektronik” (Baudrillard) toplum ya da “tüketim toplumu”
(Featherstone) şeklinde adlandırılan toplumlara özgü bu durum; yeni
iletişim/bilişim teknolojilerinin geliştirilerek kılgısallaştırılması (teknolojik
devrim), anamalcılığın -yeni teknolojilerin yaygınlaşmasıyla kar
sağlamadaki devir hızını arttıran- esnek birikim rejimine evrilerek
girdiği kriz dönemini aşması (postfordizm)9,
girişimci anamalını özerkleştiren ulus ötesi şirketlerle yeniden
yapılandırılan ileri/geç anamalcılığın10 uluslar
arası bir boyut kazanarak ulus-devlet yapısını zayıflatması (küreselleşme),
anamalın dolaşım sürecinde bilginin tecimsel bir metaya dönüşmesi11 (bilgi
endüstrisi), bölük-pörçük imgeler ve gösterenler akışından oluşan
görüntü dünyasının nesnel gerçeklik durumuna gelmesi (simülasyon)12,
bu hipergerçekliğin algılamada kopukluk yaratması13 (şizofreni),
ulus ötesi anamalın ve bilginin odaksız hareketliliğiyle uzamın
zamansallaştırılması14 ve
telekomünikasyon devrimiyle görsel ve işitsel hızı artan yaşamda uzamsal
engellerin çökmesi/dünyanın üzerimize çökecekmişçesine küçülmesi (zaman-uzam
sıkışması)15 olgularıyla
ırasallaşır.
II- Postmodernizm
“İdeal modern-sonrası roman, realizm ve irrealizm,
biçimcilik ve ‘özcülük’, katıksız edebiyat ve güdümlü
edebiyat, élite (seçkinler) romanıyla kitle romanı
arasındaki sert tartışmaları aşmak zorundadır.”
John Barth
Yazın dünyasına ilk olarak 1934’te, Federico de Oniz’in
“Antologia de la poesia espanola e hispanoamericana” adlı yapıtıyla
giren postmodern kavramı,16 özellikle
1960’lardan başlayarak ekin ve sanat kuramlarında yaygın bir şekilde
kullanılmaya başlanmıştır. Kökeni istenirse Homeros’a kadar geri
götürülebilecek17 olsa
da; postmodernizmin ortaya çıkışı genellikle -Sontag, Barth, Fiedler,
Hassan ve Federman gibi Amerikalı yazın eleştirmenleri tarafından
geliştirildiği- 1960’lara odaklanır18.
Postmodernite kavramına koşut olarak XX. yüzyılın ikinci
yarısındaki ekinsel, sanatsal ve yazınsal dönüşümleri imleyen bir kavram
olarak tanımlanan ‘postmodernizm’, özellikle modernist seçkinliğe karşı
çıkışıyla ırasallaşır. Sontag’ın, mimesis ilkesinin sınırları içinde
kalan batı sanatının içerik/biçem ayrımına ve modernist yorumlama
biçimlerine saldırmasıyla19 başlayan
bu eleştiri süreci, Fiedler’de kitle ekinin yüceltilerek modernist
yazının ölümünün duyurulmasına varmıştır. Ancak ondan önce Barthes,
1968’de yayımlanan “Yazarın Ölümü” başlıklı yazısında okuru
bilgilendiren/eğiten/yönlendiren yasa koyucu yazarın artık öldüğünü
duyurur.20 Yazarın
ölümüyle gizli/derin anlam arayışının da anlamsızlaştığı bir metin
evreninde tam bir özerkliğe kavuşan okur, odak noktasına geçer: “Okurun
doğumu Yazarın ölümü pahasına gerçekleşmelidir.”21 Barthes’ın
yazarın ölümü/okurun doğumu bildirilerinden sonra, Fiedler hiyerarşik ve
seçkinci yapısıyla kanonlaşmış22 modernist
yazının ölümünü, bir başka söylemle yüksek/eğlencelik yazın ayrımının
çöküşünü oldukça kışkırtıcı biçimde bir pornografi dergisinde duyurur.
“Playboy Dergisi”nde yayımlanan “Geç Şu Sınırı-Kapat Şu Boşluğu” (1969)
adlı yazısında, sanatçı/eleştirmen/izleyici/okur/uzman/amatör arasındaki
uçurumları kapattığını savunduğu kitle ekinini ve yeni yazını yücelterek
Proust, Joyce ve Mann’ın çağının artık sona erdiğini ve modernist
yazının “II. Dünya Savaşı’ndan sonra öldüğünü”23 belirtir.
Postmodern bir yazın programı geliştirmeye çalışan Fiedler,
postmodernizm “salt mitoloji arayışı”yla değil, “ironinin duyarlığı”na
yönelmesiyle, “naif olana özlem duygusuyla ve yazınlarına masal ve balad
gibi halk formlarından güvenilir kaynaklar bulma çabasıyla romantizmin
başlangıçlarını anımsatır”24 diyerek,
postmodernizmle -modernizmi eleştiren- romantizm arasında bir analoji
kurar. Novalis’in “yaşamın bir düş olmadığı, ama olabileceği ve olması
gerektiği” savının, “düşlerin bizzat üretilebileceğinin, televizyon
ekranına yansıtılabileceğinin ya da azizlerin görülerinden geri kalmayan
bir canlılık içinde lazer ışınlarıyla perdede yansıtılabileceğinin
öğrenildiği” elektronik çağda, ancak “düş, vizyon ve esrime(yi) yeniden
yazının ereği”25 kılan
postmodern bir yazınla gerçekleştirilebileceğini savunur.
Yukarıda söz ettiğimiz eleştirilere koşut olarak,
postmodernizmin “gelenek ve yenilenme, muhafaza etme ve yenilik, kitle
kültürü ve yüksek sanat arasındaki, artık ikinci terimlerin birinciler
karşısında otomatik olarak ayrıcalıklı olmadıkları bir gerilim alanında”26 işlediğini
belirten Huyssen, onun öncelikle modernist düşüncenin hiyerarşik
karşıtlıklarıyla işleyen seçkinci modernizme başkaldırıyla
ırasallaştığını vurgular. Felsefel alanda olduğu gibi, yazın alanında da
ölüm bildirileriyle öne çıkan postmodernizme ilişkin genel betimlemeler;
birçok eleştirmenin, postmodernizmin modernist yazından kesin sınırlarla
ayrılamayacağına dikkat çekmesine karşın, sanat ve yazında
postmodernizmin temel özelliklerini ele almaktan kaçınmayışının27 ortaya
koyduğu gibi, artık onun devamını da imlemeyecek türden bir başkalaşım
sergilediğini gösterir. Yeni bilim kuramlarıyla bağıntılı olarak
yerleşik gerçeklik/zaman/uzam kavramlarının kökten bir dönüşüme uğradığı
postmodern bir durumda bulunduğumuz (ya da Welsch’in söylemiyle, “içinde
yaşadığımız hava trafiği ve telekomünikasyon çağında (...) daha çok
bizim gerçekliğimiz ve yaşamlarımız(ın) postmodern”28leştiği)
yüzyıl dönümünde, içinde yaşanılan çağın ekinsel, toplumsal, üretimsel,
bilimsel ve siyasal koşullarının bir ürünü olan sanat ve yazının da
dönüşüme uğraması kaçınılmazdır. Biz de postmodernleşen dünyada, sanat
ve yazının “açık yapıt”larıyla yeni bir serüvene yelken açtığı savından29 yola
çıkarak, postmodern bir yazından söz edilebileceğini ve onun modernizmle
olan göbek bağını da unutmaksızın; çoğulculuk, ontoloji/kurmaca,
üstkurmaca, oyun, metinlerarasılık, türlerin karnavallaşması, ironi,
susku, parodi ve pastiş gibi ön plana çıkan özellikleriyle ele
alınabileceğini savunuyoruz.30
III- Postmodernist Yazında İroni
“Modern-sonrasının tutumunun, çok kültürlü ve kendisine
“seni
umutsuzca seviyorum” diyemeyeceği bir
kadına
aşık olan birinin durumuna benzetiyorum;
çünkü bu
cümlenin daha önce Liala tarafından
yazılmış
olduğunu onun bildiğini (bunu kendisinin
bildiğini de bildiğini) bilmektedir. Şöyle diyebilir:
“Liala’nın dediği gibi, seni umutsuzca seviyorum.”
Bu
noktada, yapmacık masumluktan kaçınmış,
artık
masumca konuşulamayacağını açıkça söylemiş
olacak,
ama gene de kadına söylemek istediğini
söyleyecektir: Onu sevdiğini, ama onu yitik bir
masumluk
çağında sevdiğini. Eğer kadın da oyuna
katılırsa, gene de bir aşk ilanını kabul etmiş
olacaktır. Hiçbiri kendisini masum hissetmeyecek,
iki de
geçmişin -ortadan kaldırılamayan söylenmiş
olanın-
meydan okuyuşunu kabul edecek,
ikisi de
bilinçli olarak ve zevk duyarak ironi
oyununu
oynayacaktır. Ama ikisi de, bir kez
daha
aşktan söz etmeyi başarmış olacaklardır.”
Umberto
Eco
“Postmodern Düşüncenin Eleştirel
Sözlüğü”nde Stuart, kökeni eski Yunanca “eironeia”ya dayanan “ironi”
kavramını şöyle açımlıyor: “Hepimiz ironiyi, kastedilen anlamın,
kullanılan sözcüklerle ifade edilen anlamın karşıtı olduğu bir söz
figürü olarak biliriz. (…) İroni, şeyleri (kendimiz de dahil) aşırı
ciddiye almamaya ya da en azından şeyleri itibari değerleriyle ele
almamaya yönelik bir taleple daima ilişkilidir. Hiçbir şey, ironik,
tarafsız öz-bilinçliliği kadar, güncel postmodern “ruh durumunun”
karakteristiği değildir.”31 Doğal
olarak ölüm bildirileriyle açınan postmodern düşünceden/durumdan
etkilenenerek postmodern söylemleri yapısına eklemleyen bir yazın
dünyası kuran postmodernist yazında ironinin kaçınılmaz başatlığı,
öncelikli olarak onun temsil karşıtı (anti-mimetik) yöneliminden
kaynaklanır.32
Temsile dayalı modern bilgikuramın ölümünü duyuran
postmodernistlerin, dilin gerçekliği temsil etmediği, tersine onu
kurduğu şeklindeki savlarına koşut olarak postmodernist anlatıda, “bir
temel ilke ya da paradigma yokluğunda oyuna, karşılıklı oyuna, diyaloğa,
poliloğa, alegoriye, kendi kendiyle oynamaya, kısacası ironiye
yönelinir. Bu türden bir ironi, belirlenemezlik ve çok biçimlilik
şeklini alır, açıklığa, mistifikasyonun bozulması bağlamında açıklığa,
yokluğun (varolmayışın) arı ışığına ulaşmayı erekselleştirir. Bunun
çeşitlemeleri Bachtin’den, Burke’den, de Man’dan, Derrida ve White’a
kadar bulunur.” Hassan postmodernizmdeki ironi “görüngüsünü”, yetkeci
bir sava farklı bakış açılarıyla karşılık vererek onun
geçerliğini/yetkesini sarsan “perspektivizm”33le
açıklar ve modernizmdeki -evrensel bir töze/bir ilk ilkeye dayanan-
metafiziğin yerine, postmodernizmde ironinin başat konuma geçtiğini
belirtir.34 Benzer
biçimde modernist metafizikle postmodernist ironiyi karşılaştıran Rorty
de, metafizikçinin evrensel hakikat ve varlığın gerçek özü arayışıyla,
ironistin -hakikat ve varlığı ancak kuran- dilin ve benin olumsallığını* ön
plana taşımasıyla ırasallaştığını savunur.35
“Mevcudiyet” düşüncesine odaklanan ve evrensel doğruluk
temellendirmesiyle döngüsel bir şekilde kendi kendine gönderme yapan
“ses/sözmerkezci” batı metafiziğinin, iki kutuplu karşıtlıklarla işleyen
yapısını yapıbozumuna uğratan Derrida,36 yazının
evrensel bir gerçeği/hakikati temsil ettiği savına dayanan mimesis
ilkesini, temelci batı metafiziğinin bir uzantısı olarak görür.
Derrida’ya göre, öykünme “hiçbir gerçekliği yansıtmaz; salt
‘gerçeklik-efektleri’ üretir.” ve ona “ancak benzeti [similacrum]
yoluyla ulaşılabilir, tıpkı o harika kasılmanın ya da kızlık zarının
yalınlığının düşlenmesi gibi.”37 Öykünmeye
sözmerkezci çerçevenin olabildiğince kenarında/dışında bir konum vermeye
çalışan Derrida’ya göre, postmodern yazında “gönderge ortadan
kaldırılır, ama gönderme kalır; geriye kalan sadece düşlerin
yazılmasıdır; hayali olmayan bir kurmaca, taklit etmeyen, benzerlik,
doğruluk ya da yanlışlık kaygısı olmayan bir öykünmedir.”38 Özne
ve hakikat kavramlarının kurmaca olarak değerlendirilerek çözüldüğü,
olasılıkların ve belirsizliklerin belirlediği bir dönemin ürünü olan
postmodernist metinler, geri dönülmez bir şekilde yabancılaştığı dünyayı
herhangi bir şekilde yinelemek/yansıtmak savını tümden yadsıyarak,
gerçeklik ve kurmaca düzlemlerini iç içe dokuyup, ‘gerçekliğin kurmaca
yönünü’ açığa çıkarmayı hedefler. Derridacı yapıbozumun her şeyi
metinselleştirdiği ve metni de, kara delikleri içinde anlamı
sonsuzcasına kayarak yiten bir dil evrenine hapsettiği postmodern çağda,
Federman’ın söylemiyle “ her şey dildir” ve “ kurmacadır.”
39
Baudrillard da postmodernizmde ironinin başatlığını, temsil
düşüncesini geçersizleştiren simülasyon dünyasına bağlar. Gerçeğin
buharlaşarak yok olduğu bu simulakr dünyasında, “artık öznel ironi, yani
şeyler ve yeniden canlandırma konusunda ayna işlevini gören eleştirel
ben diye bir şey kalmamıştır. Bugün daha çok şeyler ve olayları kapsayan,
bir tür sözünü etmiş olduğumuz tersine çevrilmiş entropi40 büyüsünü
andıran, nesnel bir ironi vardır…Kendini yansıtan aynayı yutmuş olan bu
dünya saydam ve hayali bir şeye dönüşmüş, gölgesini yitirmiştir. Zaten
nesne, imge ve göstergelerden oluşan evrenimizin her parçacığında her an
karşımıza dikilen şey de bu yutulmuş yansıma ya da gölgeye özgü ironidir.
Bizim dünyamız bir anlamda ironinin en üst aşamasına ulaşmış gibidir.”41 Bu
noktada “öznel ironi”nin -romantik ironinin-, usun başatlığına karşı
duyarlığı ve yaratıcı imgelemi savunan romantik yazarların, özlemini
çektikleri sonsuzluk/sonsuz gerçeklik karşısında, kendi zayıflıklarını -kurgu
düzlemine çektikleri- okurla paylaşmasıyla en güçlü anlatım biçimini
bulduğunu belirtmek gerekir. Öznellik ve özgünlük ülküsünün savunucusu
olan modernistlerde başat olarak, olanla olması gereken arasındaki
aykırılığı/uçurumu vurgulamak şeklinde kullanılan ironi, parçalanmış bir
dünya karşısında bütüne/birliğe/ideal bir dünyaya duyulan özlem ve bunun
yokluğundan üzüntü duyma noktasında romantizmdeki dışavurumuyla
benzerlik gösterir. Tüm birlik tasarılarını/büyük anlatıları ortadan
kaldırarak; parçalılığı, hetorojen bir çoğulluğu savunan
postmodernizimdeyse;42 metnin
kurgulanış biçiminin izlek durumuna getirilmesi, kurmaca gerçekliğin ve
gerçek yaşamdan alıntılanan fragmanların bir arada sunulmasıyla okurla
oynanan karşılıklı bir oyuna dönüşen anlatı evreninde romantik ironi,
üstkurmaca tekniği43 biçiminde
kullanılır. Modernizmin ve postmodernizmin Nietzsche’nin “Tanrı öldü”
duyurusunun imlediği “kriz”/”kopuş” duygusu -bir başka söylemle
yabancılaşma olgusu- ekseninde birleştiğini, ancak bu sayıltısal krize
verdikleri tepki bağlamında farklılaştığını savunan Wilde; bir yandan
parçalanmış gerçeklik karşısında bir tür düzen yaratma, bir yandan da bu
(ironik olmayan) düzen olanaklarına ironik yaklaşma eğiliminde salınarak
“ironik-olmayan bir bir-olma ya da kaynaşma vizyonu” sunan modernist
yazının ironisine, “mutlak ironi” adını verir. Temsil karşıtlığıyla
ırasallaşan postmodernizmdeyse, belirsizlik karşısında ironik olmayan
bir düzen kurma düşüncesine yer yoktur; “şeylerin anlamları ya da
ilişkileri hakkındaki bir kararsızlığa,” postmodernizmde “belirsizlikle
birlikte yaşama, rastlantısal ve çoğul, hatta zaman zaman da saçma
görülen bir dünyaya tahammül etme ve bazen de bu dünyayı hoş karşılama
isteği karşılık gelir” diyerek, postmodernist yazının ironisini “askıya
alıcı”44 ironi
şeklinde tanımlar. Wilde’ın savını paylaşan Megill de, köktenci anlamda
ironist olan postmodernist yazarların “doğruluğu edebiyat düzeyinde
yeniden kurmaya” değil de “kurmacanın sadece kurmaca olduğunu”45 vurgulamaya
yönelmeleriyle, sanatı/dili/bilimi hala “varoluşun ironisine karşı bir
sığınak”46 olarak
gören modernist yazarlardan ayrıldığını ve böyle “bir edebiyatın son
derece ironik -hem de yalnızca bir şey söyleyip başka bir şeyi kastetme
anlamında değil, daha da ötesi bir şey söyleyip hiçbir şey kastetmeme ya
da hiçbir şey söylemeyi istememe anlamında ironik- olacağı(nın) açık”47 olduğunu
savunur.
XX. yüzyılın ikinci yarısındaki dönüşümlere koşut olarak
değişen yazın dünyası da, öznelliğin ve somut yaşamın olanaklarını, bir
başka söylemle iç ya da dış dünyayı kurgulamaktan, kurgunun kendisine,
onun farklı ve özerk dünyalar yaratma olanaklarına yönelmiştir. Seçkinci
modernizmin birbiriyle hiyerarşik karşıtlık ilişkisine soktuğu birçok
farklı dilsel kodu, eliter/popüler nitelikteki unsurları eşzamanlı bir
birliktelik içinde sunan, aralarındaki sınırları çökertmek üzere gerçek/kurmaca
düzlemlerini iç içe geçiren, saltık bir gerçeği/anlamı yansıtma savını
bunun olumsallığını/kurmacalığını ortaya çıkaran dil oyunlarıyla
geçersizleştiren, kanonlaşmış türsel bütünlük savına karşı farklı yazın
türlerini birbirine harmanlayan, özgünlük ülküsünü metinlerarası
ilişkileri açığa çıkartarak çökerten postmodernist metinlerde ironi,
kaçınılmaz biçimde başrol oyuncusudur. Eco’nun, bölüm başında motto
olarak sunduğumuz yazısında ironik bir örnekle açımladığı gibi,
postmodernist yazında “ ironi, bir üst-dil oyunu, dört köşeli bir açığa
vurmadır.”48
1
Kavramın ayrıntılı soykütüğü için bkz: Welsch Wolfgang, Unsere
Postmoderne Moderne, Akademie Ver., Berlin, 2002, s.12-13/Bkz: Sim
Stuart, Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, Çev: M. Erkan, A.
Utku, EBabil Yay., Ankara, 2006, s.X.
* Mehmet Küçük’ün söylemidir.
2 Bkz:Jameson Fredric, Postmodernizm, çev. Nuri
Plümer, YKY, İstanbul, 1994, s. 29-33./Bkz: Harvey David,
Postmodernliğin Durumu, çev. Sungur Savran, Metis Yay., İstanbul, 1997,
s. 152-158.
3 Giddens Anthony, Modernliğin Sonuçları, çev. Ersin
Kuşdil, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998, s. 53./Bkz: Beck Ulrich, Risk
Society: Toward a New Modernity, çev. M. Ritter, Sage Publications,
Londra, 1992, s. 10, 14-15 (İçinde: Kumar Krishan, Sanayi Sonrası
Toplumdan Postmodern Topluma, çev. M. Küçük, Dost Yay., Ankara, 1999, s.
170-171).
4 Huyssen Andreas,”Postmodernin Haritasını Yapmak”,
Modernite Versus Postmodernite, yay. haz. ve çev. Mehmet Küçük, Vadi
Yayınları, Ankara, 1993, s. 207./Bkz: Calinescu Matei, Five Faces of
Modernity, Durham, Nc. Duke, Uni. Press, 1987, s. 278. (İçinde: Kumar
Krishan, Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma, s. 167-168).
5 Smart Barry,”Postmodern Toplum Teorisi”, Modernite
Versus Postmodernite, s. 318.
6 Huyssen Andreas,”Postmodernin Haritasını Yapmak”,
agy, s. 233.
7 Lyotard Jean François, “Postmoderne Dönüş”,
Modernizmin Serüveni, yay. haz. Enis Batur, Y.K.Y., İstanbul, 1998,
s.20.
8 Bkz: agy, s.20-21/Bkz: Eco Umberto, Gülün Adı, çev.
Ş. Karadeniz, Can Yay., İstanbul, 1999, s. 595.
9 Bkz:Harvey David, Postmodernliğin Durumu, s.
170-180.
10 Bkz: Jameson Fredric, Postmodernizm, s. 22.
11 Bkz: Lyotard J. F., Postmodern Durum, , çev. A.
Çiğdem, Ara Yay., İstanbul, 1990, s. 11.
12
Bkz:
Baudrillard Jean,”Simulacra and Simulations”, Selected Writings, ed. M.
Poster, Cambridge, Polity Press, 1988, s. 166-182 (İçinde: Kumar
Krishan, Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma, s. 150).
13 Bkz: Jameson F., Postmodernizm, s. 56./Bkz: Harvey
D., Postmodernliğin Durumu, s. 69-71.
14 Bkz: Connor Steven, Postmodernist Kültür, çev. D.
Şahiner, YKY, İstanbul, 2001, s. 332-333.
15 Bkz: Harvey D., Postmodernliğin Durumu, s. 270.
16 Bkz: Doltaş Dilek, Postmodernizm: Tartışmalar ve
Uygulamalar, Telos Yay., İstanbul, 1996, s. 36.
17 Bkz: Eco Umberto, Gülün Adı, s. 595.
18 Bkz: Sarup Madan, Postyapısalcılık ve Postmodernizm,
çev:B.Güçlü, Ark Yay., Ankara, 1997, s. 190-191.
19 Bkz: Sontag, Susan, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, çev.
Y. Salman-M. Sökmen, Metis Yay., 1998, s. 11.
20 Bkz: Barthes R.,”The Death of the Autor” ve
“Writers, Intellectuals, Teachers”, Images, Music, Text, der. R. Barthes,
Hill and Wang, New York, 1977, s.142-148. (İçinde:Rosenau P.M.,
Postmodernizm ve Toplumbilimleri, çev. Tuncay Birkan, Ark Yay., Ankara,
1998,s.55-65.)
21 Agy., s. 148. (İçinde: Rosenau P.M., Postmodernizm
ve Toplumbilimleri, s.55.)
22 Yazın kurumunda okunmaya, düşünmeye ve incelemeye
değer görülen yapıtların tümü.
23 Fiedler Leslie,ӆberquert die Grenze, Schliesst den
Graben”, Roman oder Leben, hg. von. U. Wittstock, Reclam Ver., Leipzig,
1994, s. 14.
24 Agy ., s. 36.
25 Agy ., s. 37.
26 Huyssen Andreas,”Postmodernin Haritasını Yapmak”,
Modernite Versus Postmodernite, s. 229.
27 Bkz: Sarup Madan, Postyapıcılık ve Postmodernizm,
s. 190-191./ Bkz: Ecevit Yıldız, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar,
İletişim Yay., İstanbul, 2001, s.67-71.
28 Welsch Wolfgang, Unsere Postmoderne Moderne, s. 4.
29 Bkz: Eco Umberto, Açık Yapıt, çev. P. Savaş, Can
Yay., İstanbul, 2001, s. 119-120.
30 Bkz: Kızıler Funda, Moderniteden Postmoderniteye
Kavramsal Bir Yolculuk, Salkımsöğüt Yay., Konya, 2006, s.174-192.
31 Sim Stuart, Postmodern Düşüncenin Eleştirel
Sözlüğü, s. 299.
32 Parla’ya göre,”postmodernizmin anti-mimetik
yönelişini edebiyatın taklit ve temsil ettiği, hatta göndermede
bulunduğu bir dünya, birey ve toplum olamayacağını öne sürmesiyle
tanımlayabiliriz. (…) Dilin temsil ettiği ya da edebileceği bir
gerçeklik olduğu sanısı yanılsamadır. (…), dilsel işaretin nesneden
olduğu gibi tüm gerçek dünyadan koptuğu, ontolojik olarak bildiğimiz tüm
diğer nesnelerden farklı bir şey olduğu görüşü, J. Baudrillard ve G.
Deleuze gibi filozofların doğrudan Platon’u yeniden yorumlamalarıyla
ifade edilmiştir. Parla Jale, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim
Yay., İstanbul, 2000, s. 367-368.
33 Hassan Ihab, “Postmoderne Heute”, Wege aus der
Moderne, hg. von. W. Welsch, VCH-Acta humaniora, Weinheim, 1988, s.
51-52.
34 Hassan Ihab, “The Culture of Postmodernism”,
“Theory, Culture and Society, 2(3), 1985, 123-4 (İçinde: Harvey David,
Postmodernliğin Durumu, s. 59.
* Zorunlu ve belirlenmiş olanın karşıtıdır.
Olabilirliği, başka türlü olabilirliği ya da olmayabilirliği de kapsayan
bir olanaklılık anlamına gelir.
35 Bkz: Rorty Richard, Olumsallık, İroni ve Dayanışma,
çev. M. Küçük-A. Türker, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1995, s.113-143.
36 Bkz: Rosenau P. M., Postmodernizm ve Toplum
Bilimleri, s. 18./Bkz: Sarup Madan, Postyapısalcılık ve Postmodernizm,
s. 59-64.
37 Derrida J., La Dissemination, Paris: Seuil, 1972,
İng. çev. B. Johnson, Chicago, Uni. of Chicago Press, 1981, s. 234/206
(İçinde: Megill Allan, Aşırılığın Peygamberleri, çev. T. Birkan, Bilim
ve Sanat Yay., Ankara, 1998, s. 415).
38 Agy, s. 239 (İçinde: Megill Allan, agy, s.
415-416).
39 Federman R.,”Federman über Federman: Lüg oder stirb”,
Surfiction: Der Weg der Literatur, Hamburger Poetik-Lektionen, Frankfurt
am Main, 1992, s. 132 (İçinde: Hofmann Frank, “Postmodernes”
Erzaehlen?-Postmodernes Erzaehlen!, F. Hoffmann Ver., (Band 5),
Rüsselsheim, 1994, s. 48. )
40 Herhangi bir dizgenin evrenle birlikte düzensizlik
ve etkisizliğe doğru yönelme eğilimi.
41 Baudrillard Jean,” İlüzyon, Yitirilen İlüzyon ve
Estetik”, çev. O. Adanır, Doğu Batı Dergisi, Sayı 19,
Mayıs-Haziran-Temmuz, 2002, s. 19
42 Bkz: Welsch Wolfgang, Unsere Postmoderne Moderne,
s.36.
43 Bkz: Ecevit Yıldız, Türk Romanında Postmodernist
Açılımlar, s.98-124.
44 Wilde Alan, Horizons of Assent: Modernism,
Postmodernism, and the Ironic Imagination, J. Hopkins Uni. Press,
Baltimore, 1981, s.19-49. (İçinde: Megill Allan, Aşırılığın
Peygamberleri, s.470).
45 Megill Allan, agy, s. 413.
44
Agy,
s.414.
47 Agy, s.416.
48 Eco Umberto, Gülün Adı, s. 596.
Der
Kontrabass (Kontrabasçı-1981), Die Taube (Güvercin-1987), Die Geschichte
von Herrn Sommer (Bay Sommer’in Öyküsü-1991), Drei Geschichte und eine
Betrachtung (Üç Öykü ve Bir Değerlendirme-1995) |