|
BELİZ GÜÇBİLMEZ
TÜRK
TİYATROSUNDA İRONİK SÖZ,
İRONİSİZ
METİN
“İroni
öznelliğin ilk ve en soyut belirlemesidir.”1
Kierkegaard
İroni hem retoriğin, hem felsefenin, hem yazınsal metnin,
hem de tiyatronun yapı taşlarından biri olarak kabul edilen bir hüner,
bir araçtır. Bu yazıda sözlü ironiyi, özellikle de geleneksel
formlarında içselleştirmiş Türk tiyatrosunun, Tanzimat sürecinde
batılılaşarak yazınsallaşması ile birlikte ürettiği gerçekçi oyunlarda
batıdan devralması beklenen “dramatik ironi”ye izin vermeyen bir yapı
geliştirmesi, batının perspektifli oyun kurgusunun yerine yerleşen
minyatür kurgusunun da bu “imkânsızlık”ı desteklediğini göstermeye
çalışacağım. Ancak bu yazıda tek tek oyun metinlerinden örnekler vermek
yerine tartışılabilmesini umduğum daha genel tespitler yapmakla
yetineceğim. En azından bu yazının sınırları içinde sınanmamış görüşler
gibi algılanma riski taşıyan savlar, bir zihin jimnastiği gibi ya da
bağımsız bir deneme gibi de değerlendirilebilecek durumdadır öyleyse.
Dramatik ironinin temel özelliği izleyiciyi karşı karşıya
olduğu hikâyenin bütünlüklü bilgisine sahip kılması ve böylece herhangi
bir oyun kişisinin öznel ve daha da önemlisi tekil bakış açısının
sınırlılığına mahkûm olmaksızın hikâyenin kavranmasını sağlamasıdır. Bu
anlamıyla dramatik ironi tekil oyun/film kişisine “nasip olmayan”
bütünün bilgisinin izleyiciye sunulmasını sağlayan mekanizma ise,
yokluğunda anlamın da ortadan kalkacağını söylemek mümkündür. Oyun/film
kişisi kadar bilmek, o olmak demek, onun gözüyle görmek, onun
anlayabildiği kadar anlamaktır. Oysa “anlamak” için her zaman bundan
fazlasına ihtiyaç vardır. Bu özelliğiyle değerlendirildiğinde oyun
metnini kurgulayan dramatik düzenek, ironinin devreden çıkarılmasıyla
işlemez hale gelecek, oyun metnini “anlaşılmaz” kılacak ve öyleyse
metnin kendini iptal etmesine yol açacaktır. Yani dramatik ironi, klasik
ölçülerle kurulmuş bir oyun metninin dramatikliğinin (oyunsallığının)
temel ölçütü, olmazsa olmazıdır.
Batılı klasik dramatik geleneğin köken metinlerinden biri
olan Kral Oidipus, ironi üzerine çalışan kuramcıların anmaktan
kaçınamadığı bir örnektir. İzleyicinin farkındalığı ile zalim bir
karşıtlık içinde, Sfenks’in, yanıtı büyük harflerle insan olan sorusunun
üzerinden ferah ve telaşsız atlayıveren “bilge” Oidipus, iş kendi
hayatının bilmecesine geldiğinde doğru yanıtı bulmak bir yana,
bilmecenin bile farkına varmasını engelleyen “cehalet”i ile ironinin
temel örneklerinden birini oluşturur. Oidipus’un hükümdarlık pelerininin
altından tanrılar sopa göstermektedir biz fanilere –tragedyanın işlevi
genellikle budur zaten- tümel bilgi insandan esirgenmiştir, bütün bakış
açıları kısmidir ve kesinlikle bu yüzden “beşer” şaşmaya yazgılıdır. Bu
kurucu ilke, antik Yunan tragedyalarının dokusuna öylesine sağlam
biçimde işlenmiştir ki, Aristoteles Poetika’yı yazarken, özellikle
beşinci yüzyıl tragedyalarında gördüğü ve anagrosis olarak adlandırdığı
özelliği kuraldan sayacaktır. Anagnorisis; tragedya kahramanın
bilgisizlikten bilgiye geçişi demektir ve oyunlarda peripetia’dan baht
dönüşünden yani, sonra gerçekleşecektir. Her şey olup bittikten,
felaketlerin tohumu çoktan atılmışken gelen bilgi ve sağladığı
farkındalık ise artık dönüştürücü gücü olmadığından hep hükümsüz kalacak,
yalnızca acıyı, tragedyaya özgü adıyla pathos’u büyütecektir. Oyun
kişisinin bilgisinden fazlasına sahip olan izleyici ise, bu fazladan
bilginin kendisine sunduğu avantaj ile sözkonusu pathos’tan
çıkarılabilecek anlamları kavrayacak ya da hissedecek duruma gelecektir.
Bu klasik formülden ve bilgiye ilişkin bu temel yaklaşımdan
gelişip evrimleşen batı tiyatrosunda belki de bu yüzden geçmiş bir
anlamda hep odaktadır. Geçmişte olup bitenler, oyunun şimdisini de
belirleyecek, çoktan olmuş olan, olacakların asal belirleyicisi
kılınacaktır. Öyleyse klasik batılı metinler, dramatik ironilerini de,
geçmişlerinden türetirler. Anlatılan hikâyenin anahtarını, hikâyenin
geçmişinden türeterek izleyicisine vermiş bu metinlerde, kilide içerden,
oyun kişilerinin düzeyinden sokulduğunda işe yaramayan anahtar, dışardan
denendiğinde işlemiş, (anlamın) kapılar(ı) izleyici için ardına dek
açılmıştır. Göstermeye çalıştığım şey şu; bu oyunlarda, oyunun “sır”rı
hikayenin geçmişinde saklıdır, oyunun şimdisini değiştirecek unsurlar,
oyunun bizim izlemediğimiz, ama geriye dönük bilgiler veren serimlerle
aşina kılındığımız, bir anlamda “ezeli” ve tabii sınırsız geçmişinin bir
yerlerine gömülüdür.
Deneysellikten çok denenmiş olana yaslanmayı bir gelenek
haline getirmiş ve Tanzimat’tan beri “batı tarzı tiyatro” çerçevesinin
içine yerleşmiş, söz konusu formülün taşıyıcısı olagelmiş gerçekçi
formda pek çok ürün vermiş yerli oyun yazarlığında “bol bol” bulmayı
umduğumuz bir hünerden söz ediyoruz o halde. Ancak yerli dramatik metin
dağarcığına biraz yakından bakıldığında bu peşin yargının hızla
çözülmeye başladığı görülecektir. Ancak bu saptamanın içini doldurmayı
biraz erteleyerek, öncelikle dramatik ironinin içinde kök salma ihtimali
olan batı tiyatrosundan önce geçerli olan teatral formlarda içkinleşmiş
bir tür sözlü ironiden söz etmek daha doğru olacak gibi görünüyor.
I
Genellikle ideal ironinin işlemesi için üç tarafa ihtiyaç
vardır. İroniyi kuran, (ironist/müstehzi diyelim), ironinin kurbanı ve
ironinin farkına varan izleyici. Retoriğe bağlı bir söz hüneri olarak
ironi, sözün iki katmanını birbirini tersinleyecek biçimde kuruyor ve bu
iki katmanın alımlayıcılarını birbirinden ayırıyor ise, aslında doğası
gereği tiyatroya çok yatkın olduğunu görmek ve öyleyse tiyatro sanatında
neden bu denli sık başvurulan bir hüner olduğunu anlamak da
kolaylaşacaktır. Sözlerin yüzeysel anlamı, ironinin kurbanı tarafından;
derin ve örtük biçimde ima edilen ya da aslında kast edilen anlamı ise
“izleyici” tarafından alımlanır. Gölge oyunu, ortaoyunu gibi geleneksel
türlerin bu hünere yatkınlığı bilinir. Bu türlerde sık sık karşımıza
çıkan ikili kahramanlar (Karagöz-Hacivat/ Kavuklu-Pişekar) söz komiğini
biraz da bu iki katmanlı sözlerden türetir. Sözün hep birincil anlamının
peşine düşen “saf” söz ortağı, derin ya da ikincil anlamı sezen izleyici
için bir güldürü kaynağına dönüşür. Bize sık sık ironinin “mucidi”
olarak tanınan Sokrates’in muhatabını kurnazca istediği yöne çekme
yöntemini anımsatan ama Karagöz’ün “uzlaşmaz” oyun bozanlığı yüzünden
bir türlü amacına ulaşamayacak olan bir Hacivat yönteminden bile söz
edilebilir belki de. Bu teatral formlar, tiyatro yazınının büsbütün
dışında sözlü kültürel öğelere yaslanarak oluşturulduklarında böylesi
bir söz hünerinin güldürü dağarını oluşturan malzemenin başında yer
almasında şaşılacak bir yan da yoktur zaten.
Romantik teori on sekizinci yüzyılda ironiyi yeniden
keşfederken, bu kavrama, akılla kavranması güç ama akılda kalıcı bir
formül ile yaklaştı ve saygın figürlerinden biri olan Schlegel’in
katkısıyla, ironinin “sürekli parabasis” olduğunu iddia etti. Parabasis,
Aristophanes komedyasından ödünç alınmış bir kavramdı ve akış halindeki
oyunun yaklaşık olarak ortalarında bir yerinde hikâyenin askıya alınarak
oyun kişilerinin bazen asal kimliklerine dönerek, izleyiciyi doğrudan
adres göstererek “konuştukları” ve metin dışı meselelerden, gündelik
olaylardan söz ettikleri bölüme verilen isimdi. Bu bölümde yazar, rol
kimliklerinden sıyrılarak gerçek kimliklerine dönmüş oyuncular
aracılığıyla izleyicisine seslenmekte, böylece oyunun o ana dek kurmuş
olduğu oyunsu havayı ve buna ilişkin inancı geçici bir süre için ortadan
kaldırmaktaydı. Başka bir deyişle oyunun dışına çıkılması, oyun ile
gerçeği, içerisi ile dışarısını birbirinden ayıran çizgiye dikkat
çekiyor, oyun bu kez olduğundan bile daha oyunsu görünüyordu. Bir tür
“öz-farkındalık”tı türetilen. Oyunun, oyun olduğuna ve buna ilişkin
farkındalığına işaret etmesi yani. Şimdi Schlegel’in formülüne dönecek
olursak öncelikle sürekli parabasis” teriminin zaten baştan bir
imkansızlığı tarif ettiği, süreklilik ile kesinti anlamına gelen
parabasis terimlerinin yan yana kullanılmasının daha baştan bir kısa
devre yaptırmak amacını güttüğü fark edilebilir. Sürekli bir kesinti
hali, sürekliliğin sağlanamadığı, yani kesintisiz bir akışın
gerçekleşmediği bir durumda fark edilemeyecektir. Enerjisini bu kısa
devreden alan bu romantik formül bir yanıyla şuna işaret etmektedir;
sürekli bir özfarkındalıkla, özfarkındalığın şu ya da bu bölümdeki özel
uygulamalarla değil de metnin, yapıtın, sözün, olma biçiminin dokusuna
işlemiş ve artık neredeyse ayırt edilemez bir nitelik ve yoğunlukla
üretilmesinden söz edilmektedir öyleyse.
Yani bir anlamda bir performans, belki de “sunum”
niteliğinden söz edilmektedir. Bu gösterime bağlı, gösterimsel nitelik,
kendi koşullarını tam da bu türden bir gösterimsellik üzerinden kuran
(bu türlerin yazılı formları olmadığı, öyleyse metinselliği dışarıda
bıraktıkları anımsanmalı) yerli temaşa sanatlarının tümü için az ya da
çok geçerlidir. Meddah’ın hikâyeleme tekniğinde, gölge oyununun ve
ortaoyununun varoluş ve sunum koşullarında bu türden bir sürekli
farkındalık saklıdır zaten. Yazı düşmanlığı öteden beri bilinen
Sokrates’in söz hüneri olan ironi demek ki, tiyatrosunu yazınsallık
üzerine değil de gösterimsellik üzerine kuran temaşa sanatları açısından
elverişli bir araca dönüşmüştür.
İroni söze dayandığında, sunuma bağlı olduğunda, yani
gösterim anında ya da konuşma koşullarına bağlı olarak çıktığında, yerli
temaşa sanatları ironiyi kardeşini bulmuş gibi bağrına basmış ancak
ironi metinselleştikçe, yani ironinin varlığı, metnin ancak belli bir
biçimde kurulması koşuluna bağlandıkça, metinselliği kendi oluşum
koşullarının merkezine koymayan Türk tiyatrosu bu türden bir hünere
gereksinim duymadığı için pek de rağbet etmemiştir.
Yazınsal ironi ise başlı başına okuryazarlara, hatta
okuryazarlığın, öyleyse metni görüp tanımayı sağlayan okurluğun ve
okurluğu tatmin edecek ve mümkün kılacak yazarlığın, demek ki yazının
varlığını zorunlu kılar. Okuryazarlık dedik, çünkü yazınsal ironinin
kavranması sözlü ironiye oranla daha başka kavrayışlar ve alışkanlıklar
gerektirmektedir. Tıpkı Barry Sanders’ın alt başlığı Yıkıcı Tarih olarak
Gülme’de söylediği gibi “ironik bir sözü açığa çıkarma yetisi bir okurun
okur yazarlığının son sınamasıdır.” Zira açıktır ki “İroni sıradan okur
ile çözümleyici okuru birbirinden ayırır. Bir konuşmacıda yüz
ifadelerine bakarak ve jestlere dikkat ederek ironiyi oldukça kolay
anlayabilirsiniz” hatta bunlara tonlamaları da ekleyebilirsiniz “ama
okurların bu türden ipucu” avantajları yoktur, onlar okuma ve anlam
çıkarma serüvenlerinde yalnızdır ve en çok da bu yüzden herhalde “ironi
çabayı”, hem de kişisel bir çabayı zorunlu kılar.2 Sanders
aynı bölümde Jonathan Swift’in “İrlanda’daki Yoksul İnsanların
Çocuklarının Ailelerine ya da Ülkelerine Yük Olmasını Engellemek ve
Onları Topluma Yararlı Hale Getirmek İçin” ön açıklamalı ya da alt
başlıklı “Alçakgönüllü Bir Öneri”sini kaleme aldığı dönemin
İngiltere’de okuryazarlığın belirgin bir artış gösterdiği dönem
olmasının şaşırtıcı olmadığını söyler. Açık bir suç ortaklığı teklif
eder bu tür metinler okurlarına. Swift sonuna kadar ironiyi elden
bırakmadığı metninde açıkça bunu yapar. Yazar metninde “ciddi ciddi”,
alçakgönüllü önerisinin, çocukların zengin ailelerin sofrasında
kızartılarak ya da haşlanarak tüketilmesi olduğunu açıklar. Bu
önerisinin yararları saymakla bitmez ona göre, anneler para kazanacak,
pek çok yeni tarif gelişecek, ülke ekonomisine değerli bir katkı
olacaktır , fakir ve geleceksiz çocukların zenginler tarafından
semirtilip yenmesi.3 Swift
ironisinin anlaşılacağına emin olmak, okurunun kavrayış yeteneğine
güvenmek zorundadır, öyle de yapar ve dönemin müthiş bir eleştirisini
içeren metnini kaleme alabilir böylece. Bu metnin yazarı öyleyse,
okurlarıyla eşit olduğunu, demek ki; metnin hazzını olduğu denli,
metinden türeyebilecek ama ironi sayesinde hukukun erişemeyeceği bir
zırhın altında işlenen “suç”u da paylaşabileceğini kesmiştir gözü.
Yazar okuru ile aynı seviyededir, onunla yoldaştır, onun suç ve haz
ortağıdır.
Yazarlığı mümkün ve olanaklı kılan okurluk kurumu bu
topraklarda matbaanın yaygınlaşmasına ve kesintisiz bir biçimde Arap
harfleriyle de basım yapmaya geçmesine dek ertelenmişse, Swift’in 1729
tarihli metnini yazdığı dönemde bu “yazınsal iklimde” bu türden bir
metnin “yetişmesi” beklenemezdi elbette. Ama sonradan da herhalde o hâlâ
atlatılamamış geç kalmış olma düşüncesi nedeniyle, yazarlık kurumunun
kendisi bir tür telâfi mekanizmasına dönüşmüş, yazar da kendini “geri
kalmış” çünkü geç kalmış okur kitlesinin açığını hızla kapatmasına
yardımcı bir “muallim” olarak görmüştür. Öyleyse buradaki deneyimde
muhalefetin kuvvetli araçlarından biri olan ironi kullanımı üzerinden
okura teklif edilen suç ortaklığı ilişkisinin yerini bazen şefkatli
bazen azarlayan bir ses tonuyla okurunu eğiten, ona tembihlerde bulunan
eşitsiz bir ilişki almıştır denilebilir. Sözlü kültürde benimsenmiş bir
araç olan ironinin metinsel düzeyde Batı ile karşılaştırıldığında daha
az kullanılmasının nedenlerinin bu kültürel oluşum koşullarından
türediğini sanıyorum.
Artık “batı tarzı Türk tiyatrosu”na ilişkin ertelediğim
saptamaya dönmenin zamanı geldi.
II
Namık Kemal’in deyimiyle “edepsizliği” ve “küfürbazlığı”
elden bırakmayan geleneksel tiyatro bu haliyle Tanzimat’la birlikte
değiştirilmesi gerektiğine inanılan kurumlardan biri haline gelmiş,
değişimin genel ölçüsü olan batılılaşma, tiyatro için de bir yol işareti
olmuştur. Ancak Avrupa tiyatrosunun bel kemiği olan dramatik metin, (bu
belkemiği olma niteliğiyle dram sanatı adı ile tiyatronun dışında bir
varlık alanı kazanmıştır kendine zaten) Antik Yunan’dan beri süregelen
birikiminden damıttığı bir takım yordamlarla işlemektedir uzun zamandır.
Bu yordamlardan belki de en süreklilerinden biri yazının girişinde söz
ettiğim dramatik ironidir. Ama bu haliyle ironiyi mümkün kılan yapı,
oyunun şimdisi kadar geçmişinin de önemli olduğu hatta daha keskin bir
ifadeyle oyunun şimdisinin anlaşılabilmesi için geçmişin bilinmesinin
zorunlu olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Sophokles’in kült metni
Oidipus’tan bu yana çoğu Avrupa metninde izlenen bu şema, bir başka
yerde daha geniş bir biçimde ele aldığım bir formülle özetlenebilir
öyleyse; “geçmişte bir şey olur, gölgesi bugüne düşer.”
4 Yani, geçmiş
bugünün gerekçesidir, şimdinin üzerine inşa edileceği temeldir, bu
anlamda tarih ve yaşam bir süreklilik olarak tanımlanmaktadır. Bu
nedenle özellikle de klasik dram ile az ya da çok bağını sürdüren
metinlerin büyük bir çoğunluğunda, oyunda gösterilmeyen ama serimlenen
geçmiş, metnin odağındadır. İşte bu geçmişe ait, kimi oyun kişilerinden
gizlenmiş ama izleyiciye “çıtlatılmış” sır kılıfındaki bilgiler dramatik
ironinin kurulmasında, yani izleyiciyi üstün konuma getiren ve öykünün
bütününün anlaşılmasını sağlayan bu dramatik hünerin işleyişinde önemli
bir rol oynar.
Batıyı kendisine model olarak seçtiği halde batılı
metinlerden kolaylıkla türetilebilecek açıklıkta olan bu formüle kimi
özel durumlar hariç “neredeyse hiç” başvurmamış olan gerçekçi Türk
tiyatrosunun bu seçiminin siyasi ve estetik gerekçeleri vardır. Baktığı
yerde bulunduğu halde görmezden geldiği bu formülün yerine “bir gün bir
şey olur ve olaylar gelişir” formülüne yaslanan, öyleyse kendini
tarihsel bir sürekliliğin ve belleğin süpürdüğü alanın dışına konumlayan
Türk tiyatrosunun, kendini gevşek biçimde şimdi’ye ve hemen sonrasına
teslim etmesi, Tanzimat’la başlayan, Cumhuriyet’le ve alfabenin
değişmesi ile devam eden, sonrasında her on yılda bir yaşatılan askeri
müdahaleleri deneyimleyen kültürel belleğin, her defasında “bundan
böyle”ci bir aksanla konuşan, geçmişi yok sayan eğiliminden beslenmesi
ile doğrudan ilgilidir. Kültürel bellekteki kırılmaların yarattığı
süreksizlik, Türk tiyatrosunun geçmiş’i şimdinin gerekçesi sayan ve bu
nedenle, kendini serimlerle gitgide geriye doğru açarak, nihayet en
gerideki, belleğin uzanabildiği kadar gerideki bir olaya yaslayan, bu
haliyle de perspektifli resmi model almış batı tiyatrosuna benzemeyi,
öyküsünü onunkine benzer bir kurulumla oluşturmasını
olanaksızlaştırmıştır.
Perspektif dramaturgisi üzerine kurulu, geçmişi ve
temsilcisi olan belleği sürekli iş başına çağıran bu yazma eğiliminin
dramatik ironiye geçit veren kurulumunun olmadığı yerde ne var peki?
Burada, bu kültürel coğrafyada perspektifi dışarıda bırakan minyatür
formu, Cumhuriyet ideolojisinin reddettiği miras listesi içinde yer alsa
da Türk tiyatrosunun hortlağı olmayı günümüz oyunlarına kadar sürdürmüş,
Türk tiyatrosu da kendine dadanmış bu hayaleti deyim yerindeyse, bir
bellek üretmesine olanak tanımayan siyasi koşullar içinde
“yadırgamamayı” öğrenmiştir. Şunu söylemeye çalışıyorum, batı
tiyatrosundaki “perspektif dramaturgisi”nin yerini, bir “an
dramaturgisi” aldıkça, resimdeki perspektifi ve ışık kaynağı olan kaçış
noktası unsurunu model alan oyun yapısı da yerini bir tür minyatür
kurulumuna bırakmaktadır. Peki Türk tiyatrosu dağarını oluşturan yerli
metinleri minyatüre benzetmeyi sağlayan unsurlar nelerdir, şimdi galiba
bunlara bakmak gerekiyor, ama önce ilerde işe yarayacak kısa bir
anımsatma yapmak zorunlu görünüyor. Perspektif, bir anlamda imza
demektir. Çünkü belli bir ışıkta, belli bir konumdan bakılmıştır belli
bir yere. Öznellik de, yani perspektifin ikinci anlamı olan kişisel
bakış açısı da iş başındadır. Bu kurucu ilke hem perspektifli resim
için, hem de onu model almış olan batı tiyatrosu için geçerlidir. Oysa
benim minyatüre benzettiğim, geçmişten neredeyse hiç söz etmeyen,
hikâyeleriyle de, hikâyelerini anlatma yöntemleriyle de genişletilmiş
bir şimdiye asılı kalmış gibi görünen yerli oyun metinleri bu türden bir
kişisel iz taşımaz. Öyleyse bütün gayrı şahsiliği ile minyatürlerdeki
imzasızlığı anımsatan, minyatürlerde görmeye alışık olduğumuz birbirinin
tıpatıp benzeri yüzlerin karşılığı gibi değerlendirilebilecek birbirine
benzer oyun kişileri etrafında örülmüş Türk tiyatrosu metinleri, tek tek
yazarlarının kişisel üslubuyla değil de, bir bütüncül gelenek ve o
geleneğin birikimi içinde okunmaya müsait bir külliyat olarak çıkarlar
karşımıza. Kuşkusuz bu “iri”likteki bir iddianın bütün bir oyun
yazarlığını açıklaması beklenemez. Ama yerli oyun yazarlığının içinde en
fazla ürün verdiği gerçekçi metinlerde ve özellikle de bu gerçekçi
izlenimin Türk tiyatrosunun vazgeçilmez mekânı olan ev içlerinde
yaratıldığı aile oyunlarında bu gözlemin kayda değer bir belirginlikle
doğrulanabileceği görülecektir.
Minyatür kurgusu taşıyan yerli oyun metinleri, perspektif
kurgusu taşıyan batılı muadilleri ile karşılaştırıldığında ortaya önemli
bir yaklaşım farkı da çıkar. Perspektife dayalı kurulum, o resimde (ya
da metinde) değilse bile başka resimlerde/metinlerde başka bakış
açılarının, başka perspektiflerin mümkün olabileceğini iddia eder.
Mutlak olan bakılan/anlatılan şey değil, bakanın konumudur. Oysa
minyatürlere özgü kurulum için mutlak olan bakılan şeydir, nereden,
hangi manzar’dan bakılırsa bakılsın değişmeyecek bir manzara temsil
edilmektedir. Dünya nasılsa öyledir, bakış açısının önemsizleştirilerek
dışarıda bırakılması, minyatürlerin nereden bakılarak üretildiğini
anlamayı imkânsız kılan kuruluşu ile desteklenir. Bir minyatürde göz
serbestçe, nesnesinin etrafında dolaşır, tek bir bakış açısından
görülemeyecek pek çok açıyı, (aynı anda bir binanın cephesini ve
çatısını gösterebilen Matrakçı Nasuh minyatürlerinde olduğu gibi mesela)
aynı anda gösterir. Bakış anonimdir öyleyse. Gayrı şahsilik ve anonimlik,
türün kuruluş ilkesi olan imzasızlıkta karşılığını bulur.
Şimdi geriye, bu yazının epigrafına dönerek bir sonuç
çıkarmak mümkünmüş gibi görünüyor. Eğer ironi, felsefi ve yazınsal
kavranışı içinde öznellik ile bağlantılandırılabiliyor; dahası,
öznelliğin en soyut, en uç belirlenişi olarak kabul edilebiliyorsa,
bakışı ve öyleyse yaratıcıyı anonimleştiren minyatürü model almış
gerçekçi Türk oyun yazarlığı içinde bu türden bir öznelliğe, kişisel
perspektife zaten yer yoktur. Her şeyin şimdide başlayıp şimdide bittiği
bir kurulum içinde ne geçmişe gömülü sırlar vardır, ne de derinlikli
okumaya tabi tutulması gereken, analizi bekleyen girift bir hikaye. Her
şey gözümüzün önündedir, hikâye nasılsa, tam da öyle aktarılmıştır.
Yorum temsilin dışında bırakılmıştır ve bu da minyatürü kuran dinsel
kavrayışın ya da sanatçı ontolojisinin tuhaf, “ironik” bir yansıması
olarak sonraki yıllara, laisize olmuş Cumhuriyet yazarlığına da
taşınmıştır.
Sonuç yerine şu gözlemi pekiştirmekte sakınca yok öyleyse.
Bütün batılılaşma hamlelerine, çabalarına, tiyatro bürokrasisinin daha
Darülbedayi’nin kuruluş yıllarından itibaren işaret ettiği Ibsenci ve
bir ölçüde de Maeterlinkci, gerçekçi, karaktere dayalı oyunlar yerine,
Türk tiyatrosunun geçmişten getirdiği formlara ve estetik duyumlara
belki de fark etmeden yerleşerek, karaktere sırt çevirmiş, birbirine
benzeyen oyun kişileri ile ve onların hikayesini perspektifsiz bir an
dramaturgisi kurguladığı ya da daha keskin bir ifade ile, aslında en
batılılaştığı varsayılan noktada kendi estetik ve kültürel birikiminden
getirdiği formları yazarlık serüvenine dahil ettiği söylenebilir. Türk
tiyatrosunun büyük harflerle yazılması gereken ironisi burada aranmadır
belki de: Batılı bir vitrin olsun diye bir gün ansızın zuhûr ediveren,
yoktan yaratılmış oyun yazarlığı, eski formları bardak yapmaya kalkışmış
bir tiyatro bürokrasisini takip eden Türk tiyatrosundan intikam alır
gibi ona dadanan bir minyatür hayaleti ile yoğrulmuştur. İlle bir ders
çıkarılacaksa tarihten, şu çıkarılabilir belki de: pek çok şey gibi
sanatsal biçimlerin de bir ömrü vardır, belli formlar belli süreçlerde
ölüler, yerlerini yenileri alır. Ama hiçbir sanatsal form öldürülemez,
yok edilemez, onlar doğal ölümlerine dek bir yerlere sızmaya,
kendilerini ilk bakışta tanınmaz kılarak yaşamaya devam ederler.
1 Søren Kierkegaard, İroni Kavramı, çev. Sıla Okur, (İstanbul:
İşbankası Kültür Yayınları, 2003), s. 244.
2 Barry Sanders, Kahkahanın Zaferi: Yıkıcı Tarih olarak
Gülme, çev.Kemal Atakay, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 117
3 Jonathan Swift, Alçakgönüllü Bir Öneri, çev. Deniz
Hakyemez, (İstanbul: Kaf Yayıncılık, 1999), s. 118-133.
4 Beliz Güçbilmez, Zaman/Zemin/Zuhûr: Gerçekçi Türk
Tiyatrosunda Minyatür Kurgusu (Ankara: Deniz Yayınevi, 2006). |