|
MUAMMER ÖZTÜRK
OSMANLI
GÖLGESİ EŞLİĞİNDE
AMSTERDAM
NOTLARI
Yabancı bir ülkenin herhangi bir şehrine yapılacak seyahati,
kültürlerarası yüzleşmelerin yaşandığı vesilelerden biri olarak
değerlendiririm. Farklı bir kültürün bizimkinden farklı zihniyetince
şekillendirilmiş olan şehirlerine yapılan ziyaretlerde kişiyi bekleyen
meydan okumalar vardır. Bu meydan okumalar karşısında ziyaretçinin bir
kültür şokuna uğraması kuvvetle muhtemeldir. Kültür şokunun en belirgin
etkisi, çoğunlukla yabancı bir şehirdeki farklı kültürün cazibesine
kapılıp hayranlık duyguları içinde bir rüya alemi sanılsamasına teslim
olmak şeklinde tezahür eder. Ancak, bütün bunların dışında mukayeseli
gözlerle farklılıkları anlamlandırma gayreti içinde şehre yaklaşmak da
mümkündür. Bu gayret, tabiiki nereden geldiğini ve nerede bulunduğunu
bilme donanımı gerekli kılar ki buna rağmen bile zaman zaman rahatsızlık
verici bir hal alabilir. Neden mi? Çünkü, bazen yabancı bir diyarda
karşılaşılan sosyal manzaralar hiç de kolay anlamdırılacak şeyler
olmayabilir. Bu izahatı destekleyecek bir örnek olarak hemen aklıma
gelen ise şu oldu: Hani, şu Batı’dan ithal ve sanki dilimizde karşılığı
olmayan ‘etik’ kelimesi varya; işte o kelimenin yaygın kullanımına kanıp
onunla Batı’da da asgari insani hasletlerin kastedildiğini sanıp bir
yerlerde bunların cari olduğu önkabulünü taşırken, sonra birden ‘bizce’
çok acayip bazı tavırların sosyal haklar tanımlamalarının marifetiyle bu
‘etik’ içine dahil edildiğini görerek yaşanan ‘tiksinme’ hali. Bu
bahsettiğim son durumdaki rahatsızlığı tecrübe edenlerin haline bakınca
Batı’ya gidilerek aslında Doğu’ya varılacağını söylemek gerekir.
Belli zihinleri cezbetme yeteneğini korumakta olan
Batı’daki şehirler ve hayat tarzı, insanoğlunun hamurundan nelerin vücud
bulabileceğinin sıradışı örneklerini vermeye devam etmektedir. Batı’nın
iğvası, herşeye rağmen kendine has bir matematikle yoluna devam etmekte
ve varlığını yarınlara taşımayı şansa bırakmak istememektedir. Peki,
yazımın başında bahsettiğim kültürlerarası yüzleşmeler tecrübesi
bakımından Doğu’nun ya da Doğuluların Batı’nın iğvası karşısındaki
performansı nicedir? Kısa süre önce ziyaret ettiğim Hollanda’nın
başşehri Amsterdam’da şehri gezip anlamdırma tecrübesinde bulunurken
kafama üşüsen sual bu oldu. Beylik ifadeyle de sualin tetikleyicisi,
Amsterdam’da Dam Meydanına bakan Nieuwe Kerk adlı 600 yıllık kilisede
önceden haberdar olduğum “İstanbul: Şehir ve Sultan” isimli bir sergiyi
görmeye gitmem oldu. Evvel emirde serginin düzenlendiği bu kiliseye
doğru yönelmemde yabancı bir diyarda tanıdık bir yüze rastlamanın
rahatlatıcı etkisini hissetmek istememin mühim bir payı olduğunu
söylemeden geçmemeliyim. 12 Aralık 2007’de açılmış olan “İstanbul: Şehir
ve Sultan” sergisinin sona eriş tarihi ise 15 Nisan 2007. Daha çok
sergiler için kullanılan bu tarihi kilisede, loş atmosfer içinde
İstanbul’un meşhur Topkapı Sarayı ile Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nden
getirilme eserler yanında diğer bazı ‘özel’ müzelerden eserler,
İstanbul’un eski dönem hayatını çağrıştıran nargileler, sedirlerin
yeraldığı ‘otantik’ bir dekor içinde Batılı insanın beğenisine
sunuluyordu. Sergi ile nasıl bir Türkiye fotoğrafı verilmek istendiğini
anlamam doğrusu pek kolay olmadı. Yüksek tarihi değere sahip şaheserler
yanında Yeşilçam’ın harc-ı alem sinema afişleri de Türk sinemasını
tanıtmak adına Nieuwe Kerk adlı kilisenin duvarlarındaki yerini almıştı.
Kilisede sergilenen gözalıcı renklere sahip vazolar, Kur’an-ı Kerim
sandığı, kaftanlar ve miğfer gibi ciddi işçilik ve göznuru ürünü tarihi
eserler yanında yer verilen Yeşilçam afişleri, eski dönemden bugüne
sanatsal yetenek ve beğeni yönüyle oldukça ciddi bir iniş trendi
yaşandığını anlatmak gibi bir görev görmüş olmalı. Ancak, böyle trendin
ilk bakışta bir anakronizm hatasını akla getirmesi muhtemeldir.
Belirtmeliyim ki sergide sinema afişleri–Topkapı Sarayı şaheserleri
denkleminde karşılaşılan tablonun tersi sözkonusu olsaydı; yani,
geçmişteki daha az gelişmiş sanatsal ürünlerden bügünkü daha gelişmiş
sanatsal eserlere ulaşıldığı ortaya konmuş olsaydı, daha pozitif bir
imaj bırakılmış olurdu.
Teknolojinin hergün gelişen imkânları sayesinde yabancı
ülkelere yolculuk, giderek daha da kolaylaşıyor dense de yabancı
havalimanlarında özellikle Türklere yönelik olarak gerçekleştirilen sıkı
ve bunaltıcı kontrolleri düşününce havayolu ile yolcuğun da artık hiç de
kolay bir tecrübe olmadığını belirtmek gerekir. Havayolu ile herhangi
bir Avrupa şehrine ulaştığınızda çoğunlukla sizi daha uçaktan iner inmez
kapıda birkaç polisin karşılaması can sıkıcı bir etki yapıyor üzerinizde.
Amsterdam Schiphol havalimanında tecrübe ettiğimiz de bu oldu. Bu
kontrollerle şu denmek isteniyor: ‘şayet uygun görülmezseniz daha uçağı
terk etmeden gerisin geri ülkenize gönderileceksiniz’. Ne kadar
misafirperver bir uygulama, değil mi? Böylesi uygulamalara karşı
kulağımızın üstüne yatmamak ve bunları, Avrupa’dan ülkemize turist
getirmek için attığımız binbir taklalarla bir mukayese içinde tartıp
düşünmek faydalı olur kanaatindeyim. Bütün bu anlattıklarımdan kasıt,
aslen başlı başına bir macera olan vize işlemleri ile birlikte
düşünüldüğünde hiç de yabana atılmayacak zorlu, hatta zaman zaman
eziyetli bir tecrübe olan yurtdışı seyahatlerden her defasında değerli
bilgilerle dönmek için Evliya Çelebi gibi etrafa müdakkik bir gözle
bakmanın ehemmiyetine işaret etmektir.
Liman şehri Amsterdam, herhangi bir şehir kadar görsel
beğeniyi hak edecek kendine has güzelliklere sahiptir. Amsterdam,
ziyaretçisine içinden geçen çok sayıda su kanalını, müzelerini, tarihi
binalarını ve zengin bir yelpazedeki sanatsal faaliyetlerini sunmaktadır.
Amsterdam’ın bütün bu sayılan ve öncelikle göz zevkine hitap eden
çeşitlilikleri tabiiki görülmelidir. Şehre dahil olma amaçlı bütün bu
gayretlere girişilmeden Amsterdam’ın kendisini ziyaretçiye açması
beklenmemelidir. Bunun için şehrin sokaklarının arşınlanması, bir vazife
olarak ortaya çıkar. Bu vazifeye öncelikle, Dam Meydanı’ndaki insan
kalabalığına karışılması ve buradaki insan trafiğinin ve renkli insan
simaları geçitinin seyrine dalınması, Çin mahallesinin dolaşılması, bu
mahalledeki Budist Tapınağı’nın görülmesi, Munt Kulesi’nin [Sikke Kulesi]
hemen yakınındaki lâle soğanı satan çiçekçi dükkanlarının temaşa
edilmesi dahildir. Budist tapınağı ile ilgili bir tesptimi aktarmalıyım:
Ait olduğu kültür coğrafyasının dışındaki bir şehirde inşa edilmiş bu
Budist Tapınağı, ihtiyaç duyduğu kültürel coğrafyadan koparıldığından
mesaj verme kudretinden arındırılmıştır ve dolayısıyla sadece
Amsterdam’ın görsel çeşitliliğinin hizmetindeki bir müze ojesi gibi
durmaktadır. Singel Kanalı üzerinde dizili olan yüzer çiçekçi
dükkanlarına yapılacak bir ziyaret, Amsterdam gezginine belki ömründe
daha önce hiç görmediği renkteki lâle soğanlarını görerek şaşırma ve bir
o kadar da keyiflenme imkânı bahşedecektir. İlave etmeden geçemeyeceğim
bir başka ayrıcalığı var Amsterdam’ın: Merkezdeki Rokin Caddesi
üzerindeki Hajenius isimli puro ve pipo satan mağazanın müşterilerine
puro içerken kitap ya da mecmua okuyabileceği bir mekân sunma
uygulamasını dikkate değer buldum. Bu mağazada, müşterinin bir taraftan
kitabını okurken, diğer taraftan mağazanın isimiyle müsemma meşhur
purolarını tüttürerek tadını çıkardığı ayrıcalıklı rehavet, bir nebze de
olsa bizdeki nargile salonlarından tanıdığımız görüntüleri
hatırlatmaktadır.
O halde, Batı kültürünü temsil etme özelliğindeki bir şehir
olduğu tartışma götürmez Amsterdam’dan sadece görsel beğeni yönüyle mi
istifade edebiliriz? Amsterdam şehrinin bütün görsel çeşitliliğinin daha
derininde yatan şehrin sosyal dokusunu görmeye çalışmak, şehre bu
anlayışla yaklaşan gezgine çok daha ayrıcalıklı ve heyecanlandırıcı bir
tecrübe temin edecektir. Başta da ifade ettiğim gibi yabancı ülkelerin
şehirlerine yapılan ziyaretler önemli kültürlerarası karşılaşma
vesileleridir. Bu vesilelerde kişi, farklı zihniyet dünyalarına mensup
insanlarca kurulmuş mekânlarda ayağını nasıl bastığını görebilme, test
etme ayrıcalığını yaşamaktadır. Tek tek fertlerin bu manadaki başarı
notları, toplam olarak alındığında milletçe bu sınamada ne noktada
olunduğunun ipuçları da sağlanmış olacaktır. |