|
MEHMET HARMANCI
OKUR! SEYİRCİ KALMA…
Bir filmin peşinde olanlar çoğaldı. Eskiden kitap
isteyenler vardı, kitaplığımdan. Şimdilerde daha çok film arşivime
yönelenlerle muhatap oluyorum. Film soruyor, filmlerden konuşuyorlar.
Edebiyat dünyasının klasikleri unutulmaya yüz tutarken edebiyat
uyarlamalarını konuşmak revaçta.
Herkesin bir filmi, senaryosu ya da en azından filmler
üstüne bir eleştirisi var. Eskinin sermayeyi edebiyat dergilerine
yükleme heveslileri şimdilerin örgütlü film sevdalılarına dönüşmek üzere.
Entelektüel merakların sahibi yeniyetmeler sevdalarını,
hayallerini sinemaya yüklemeye aday görünüyorlar. Genç âşıklar için bir
şiirden çarpıcı bir dizeyle maşukalarının gönlünü fethetme çabasının
yerini, maşukalarıyla sinemalarda buluşma, izlenen/izlettirilen filmle
çeşitli mesajlar aktarma gayreti tutuyor.
Ailecek gidilen sinemalar yok artık. Evlerde haminnelere
emanet edilerek minik bebekler, enişteli, baldızlı, gelinli, damatlı
sinema gezmeleri son buldu. Filmler gibi, seyirciler de amarikanlaştı.1 Seyir
kültürü tamamen değişti.
Adını sanını, imini timini bildiğimiz bizim jönlerimiz,
kötü adamlarımız, aktrislerimiz ve sevimli/cadı ikinci kadınlarıyla Türk
filmlerimiz yok artık. Sinemada görüp, hayallerimize düşlerimize,
sohbetlerimize konu ettiğimiz, hayatımızın bir parçası kılmaktan
utanmayacağımız, oturduğumuz meclise gelseler yabancılık çekmeyeceğimiz
oyuncular ve onların rol aldığı filmler değil izlediğimiz. Sokakta
rastlaşınca dövmeye, yüzüne tükürmeye kalkıştığımız kötü adamlarımız ya
da boynuna sarılıp ağlaştığımız zavallı kızlarımız değil oyuncular.
Aklımızın almayacağı, şükür ki bu bir film ve biraz sonra
bu kâbus bitecek dedirten cinsten şeyler seyretmekteyiz.
Özdeşleştiğimiz, içine girip derinden etkilendiğimiz,
teknik açıdan belki yetersiz ama hikâyesi yürek paralayan bize
insanlığımızı hatırlatan yapımlara gözyaşı dökmeyeli2 nice
zaman oldu kim bilir?
Şimdi gittiğimiz filmler, küçük burjuva korkularını
sağaltmak, o türden izleyiciyi memnun etmek gibi bir işleve de hizmet
etmekte.
Adını bile telaffuz etmeye güç
yetiremediğimiz rejisörlerin, aktörlerin, aktrislerin dünyasında at
koşturmaktan kafası dönen, “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm” görmedi
sözünü bütün ülkemiz çapında haklı çıkartacak kurgu ve hikâyelerle
midesi bulanan memleketimizin sinema seyircisinin zaman zaman geriye bir
dönüp bakması da hiç fena olmaz herhalde.
Kitabı ilk elime aldığımda şöyle bir
bakıp, okunma sırasına yerleştirip zamanı geldiğinde okumayı
planladığım, Edebiyat karın doyurmaz çay içirir adlı eserin3 bir
çırpıda yarısını okuduğumu görünce bu yazı da satırlarla buluşmuş oldu.
Her şey birdenbire ve kendiliğinden…
Edebiyat karın doyurmaz çay içirir,
adında bir kitabın bir sinema yazısında ne işi var diyenlere önce alt
başlığı aktarmalıyız: “otuz iki kısım tekmili birden”. Kitabın sinemayla
irtibatı elbette bu tabirle de sınırlı değil. Kitabın ikinci kısmı
tamamıyla Türk sinemasından bazı isimlere ayrılmış.
Kitapta yer verilen isimlerse önemli.
Benim gibi Türk sinemasının şaşaalı günlerine yetişememiş,
ailecek gidilen sinema günlerini evde haminneye bırakılan bebek olarak
geçirmiş olup sinemaya gitmenin “ayıp” sayıldığı günlerde çocukluğunu ya
da ilk gençliğini idrak etmişler içinse ayrıca önemli.
Türk sineması denilince zihinde hiçbir şey canlandırmayan
bir amalgam nesneden bahsedercesine sendelediğimiz, dönenip durduğumuz
yılların ardından sinema meraklıları için, kitapta, Türk sinemasının iç
burkan hikayelerle, melodramlarla, avantür filmlerle şen olduğu
günlerden bazı oyuncuların buruk yaşam öykülerine dokunulup geçilmiş.
Kitabın başlığı ile alt başlığını buluşturan bu bölümde (ikinci bölüm:
Yeşilçam’dan Portreler) yazar Sıddık Akbayır, şairlerden ödünç aldığı
dizeleri yeni bağlamlarında Türk sinemasının kıymeti bilinmemiş
oyuncularına ağıt yakarken kullanarak yeniden anlamlandırmış. Portre
edebiyatına katkı sağlayan bu bölüm sinemanın edebiyatla buluşmasına da
güzel bir örnek oluşturmuş. Ayrıca sinefil okurlara, film gibi akıp
giden sürükleyici bir metin de sanki beklenmedik bir armağan olarak
sunulmuş.
Film eleştirilerinde çoğun kullanılan bir klişeyle
söylersek: Mutlaka okumalısınız! İyi okuyucuyum diye düşünenler de
filmle kafayı bozmuş olanlar da mutlaka okumalılar. Hollywood’a özenen
geleceğin muhteşem filmler çekecek sinemacıları da çay ocaklarının
müdavimi edebiyatın keşfedilmemiş büyük yazarları da…
Yine alışılmış klişeyle, bu film -afedersiniz- bu kitap ne
vaat ediyor diyenlere de bir çift sözüm var:
Hani artık dalga geçilen, karşısındaki pasif izleyiciyi
bile değme sinema eleştirmeni havasına sokan ve daima küçümsenen eski
türk fimleri var ya… Hani izlenecek hiçbişey kalmadığında tv ekranında,
gece yarıları izlemek zorunda kaldığınız türk filmleri var ya… Şu siyah
beyaz ya da alaca belece renklendirilmiş filmler… Hani şu biraz
izleyince artık bırakamadığınız ve sonunda mutlaka gizli açık
ağladığınız eski türk filmleri… İşte onlarda rastlayıp da bir türlü
birbirinden ayıramadığınız birkaç karakter oyuncusunun içli ve hüzünlü
ve komik ve edebi öyküsünü bulacaksınız, bu kitapta.
Belki bir de “bir Türk sineması var mı?” ya da “nasıl
olmalı” soruları için umulmadık bir başlangıç.
Vakti şerifleriniz hayrolsun efendim!
Esen kalın!
[izlence / 23]
1 Doğrudur; dizgi, düzelti yanlışı yok: .
amarikanlaştı.
2 Burada “Babam ve Oğlum” filmine bir selam göndermekle
yetinelim…
3 Sıddık Akbayır, Edebiyat karın doyurmaz çay içirir,
Samsun: Yolcu Dergisi Yayınları, 2006. |