|
ARİF AY
İLE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ:
“HAYATIN HER ANI ŞİİRLE BULUŞMADIR
BENİM
İÇİN!”
Konuşanlar: Hüseyin SU, Turan KOÇ, Hayriye ÜNAL, Necip TOSUN,
Ali Ulvi
TEMEL, Erdal ÇAKIR, Süleyman SAHRA
Hüseyin
Su: İlk şiiriniz “Denizi Giymek“ 1975’te Edebiyat Dergisi’nde yayımlandı.
İlk kitabınız Hıra ise 1978’de. On birinci şiir kitabınız olan Güne
Doğan Koşu (toplu şiirleriniz de) 2006’da. Bu arada bir öykü, bir deneme,
üç de öykü ve şiir seçkisi yayımladınız. Bu şiir ve yazı birikiminiz
otuz iki yıllık bir zamanda ortaya çıktı. Sizin şiire başladığınız
yıllardan bugüne dek Türk edebiyatında özellikle şiirin genelde de
edebiyatın yatağı çok değişti. Bir şair olarak bu sürece dönüp
baktığınızda neler görüyorsunuz? Sizin de içinde bulunduğunuz bu süreci
nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Benim
şiire başladığım yıllarla bugün geldiğimiz noktada Türk şiirinde çok
fazla şeyin değiştiği kanaatindeyim. 1970’li yıllarda, şiir yazmaya
başladığımız yıllarda, çeşitli eğilimleri içinde barındıran zengin bir
şiir dünyasının içinde bulduk kendimizi. Bu zengin şiir dünyası bütün
görkemiyle 1980’e değin sürdü. 12 Eylül bir kırılma ve dönemeçtir. Şiir
adeta yatak değiştirdi. Hatta, diyebilirim ki yatağı kurudu. İçine
çekildi, kendine kapandı, hayattan koptu. 70’lerin şiiri hayatla bağı
sıkı olan bir şiirdi. Belki değişiklik sadece bu noktadadır: Özellikle
80 sonrası süreçte ideolojik duruşların yavaş yavaş kaybolduğu ve artık
şairin de çok fazla dünyada olup bitenlerle ilgilenmediği bir körleşme
ve duyarlık kaybının yaşandığı bir dönem. Belki bu noktada değişiklikten
söz edebiliriz. Değişmeyense, 70’li yıllarda yazmaya başlayan şairlerin
büyük bir bölümünün şiir çizgilerini bugün de aynen koruduklarıdır.
Turan
Koç: Şiirinizin iletmeye talip olduğu mesaj konusunda neler
söyleyebilirsiniz, şiir bu işi ne kadar başarabilir? Sanat eserini başka
yaklaşımların yanında fikrin dışlaştırılması olarak gören önemli bir
yaklaşım vardır. Şiirinizin bu yaklaşıma denk düşen bir yapıda olduğu
düşünülmektedir. Şiirinizin neyi dışlaştırmaya talip olduğu konusunda
neler söyleyebilirsiniz?
Hayriye
Ünal: Turan Bey’in sorusunu ben de yazınsal söylemin biçimlenişi üzerine
bir soru ile şöyle tamamlamak istiyorum. Klasik şiir türünü tercih
ediyorsunuz. Söyleminiz söylediklerinizi önceleyen bir yapı esasına
dayanıyor. Bunun düzyazısal bir söyleme karışması olasılığı her zaman
bir tehlike barındırıyor. “İnsan dağa ne söylerse/dağ insana onu söyler”
dizelerinizi de söylediklerime örnek vereyim: Diyelim ki insan dağa
düzyazı söyler, dağın insana söyleyeceği şey şiirdir. Siz ikisini amaç
bakımından eşitlediğinizi düşünüyor musunuz? Şöyle de sorulabilir: Size
göre, şiir için mutlak bir ereksellik tayin etmek şairin ödevleri
arasında mıdır veyahut şaire ve şairin seslendiği topluluğa göstermek
istediğiniz sıla-i rahim oku nereyi göstermektedir?
—
Öncelikle Turan Koç’un sorusundan yola çıkarsak, şiirin doğrudan doğruya
bir ileti, bir mesaj taşıdığını söyleyemeyiz. Şiirin varoluşu, tek
başına doğal hâli zaten bir mesajdır. Dolayısıyla ona artı bir mesaj
yüklemek doğru olmaz. Dağ imgesini şiirde daha çok metafizik boyutuyla
kullanıyorum. Dağ motifi dini metinlerde daha çok düşünsel bir
derinliğin kazanıldığı bir mekân olarak yer alır. Yunus Emre’yle ilgili
bir hikâye vardır. Hacı Bektaş-ı Veli’ye geliyor, himmet mi istersin
buğday mı sorusuyla karşılaşıyor. Sonuçta buğday istiyor. Yunus Emre bir
dağı aşarken bu buğday bitecek bir süre sonra, keşke himmet isteseydim
diyor ve tekrar geri dönüyor. Bu hikâyeyi hepimiz biliyoruz. Yine bütün
ilahî dinlerde vahiy peygamberlere dağda gelmiştir.
Doğrusunu isterseniz ben şiirimde daha çok geçmişi yaşayan bir insanım.
Neyi reddediyorum? Ben moderniteyi reddediyorum. Çağın birtakım
teknolojik olarak bize sunduğu imkânlar işimizi kolaylaştırıyor gibi
görünse de, bir noktada insanın içini boşaltan, onu çok fazla
dünyevileştiren, çok fazla kendinden uzaklaştıran bir işlevi yerine
getiriyor. Ben istiyorum ki insan doğayla, kendi doğallığı içerisinde
yaşasın. Benim şiirimin oku bunu gösteriyor.
S.
Sahra: Benim gibi Arif Ay’ın hem şiirini hem kendisini tanıyınca, şiirle
şairin bu kadar özdeş göründüğü çok az örnek vardır. Arif Ay’ın ben o
anlamda ‘gerici’ olduğunu düşünüyorum. Yani kendisinden bunu başka bir
sözcükle duymuş olmam beni bir yandan mutlu etti bir yandan da dışarıdan
bana böyle gözüken bir şeyin içerden de böyle olup olmadığını sormak
için bir fırsat çıktı...
— Bu
gericilik değil. İnsandan yana olmanın bir gereği kuşkusuz. İnsanlar bir
eli kulağında, çarşıda pazarda, arabada, şurda burda cep telefonuyla
konuşuyor. Ne konuşuyorlar Allah aşkına... Yüz yüze konuşamazlar mı?
S.
Sahra: Keşke ata binseydik, divitle yazsaydık gibi bir şey mi?
— Hayır.
Hayır o değil. Ne bileyim, yürümek bana araba kullanmaktan daha pratik
geliyor.
S.
Sahra: Benim gözümde Arif Ay şiiri bu anlamda başta nasılsa sonunda da
öyle, yani bir anlamda hiç yaşlanmadığını düşünüyorum. Yani bunu şiirin
konuları anlamında söylemiyorum. Hep aynı yerde durup hep aynı şeyi
söyleyen ve bunda ısrarlı olan bu anlamda da modernite dediğimiz şey ya
da zaman dediğimiz şey bize ne getirirse getirsin ondan sarsılmayan bir
şiirdir bu.
— Evet.
Ben çocukluğumdan hiç uzaklaşmadım.
S.
Sahra: Ama büyüyüp de çocuk kalmak...
— Evet,
büyüyüp de çocuk kalmak. Yedi yaşıma kadar köydeydim. Daha sonra
Ankara’ya geldim. 1960’larda buraya geldiğimde Balgat da bir köydü.
Çiçeklerle konuşurdum, karıncaları saatlerce seyrederdim... İşte böyle
bir dünya. O mizaç, şiirin temelini oluşturan bir mizaç.
S.
Sahra: Ben Arif Ay’ın kelimelerine bu anlamda tarih diyorum, sosyoloji
hatta genel anlamıyla siyaset, akademi. Giyinmemiş, yani çıplak
kelimeler. O anlamda da insana hemen tanıdık geliyor. Dolayısıyla bir
anda ister çocukluğuna isterse çok belli olmayan silik, üzeri örtülü bir
geçmişe döndüğü, hatta dönebileceğin kadar uzağa da dönmeli ya da
dolayısıyla en başa dönmeyi teklif eden kelimeler gibi görüyorum.
—Evet.
Bunun günlük yaşama da karıştığını görüyorum. Şimdi Kızılay’da
postanenin önünde bir saat beklesem yetmiş kişi adres sorar bana.
N.
Tosun: Ben değişmezlik konusunu biraz açmak istiyorum. Şiir, sonuçta
şairin hayatının, duygularının, düşlerinin yansıması. Bunca yıllık şiir
birikiminize baktığınızda “yabancılaştığınız” şiir ya da şiirleriniz var
mı? Güne Doğan Koşu’yu karıştırırken atladığınız şiirler, uzağına
düştüğünüz duygu ve düşünceler oldu mu?
—
Olmadı. Hıra, arkasından gelen Dosyalar çok farklı bir yapıda.
Arkasından İma Kitabı, Hıra’daki soyut söylemi biraz daha derinleştiren
ve biraz daha metafizik bir boyut kazandıran şiirler. Dokuz Kandil,
farklı bir içeriği olan kitap. Uzağa düşme, belki Yirmi Yaş Şiirleri’nde
olabilir. Şiir çizgimin ve duygu dünyamın biraz orada renklendiği, biraz
dağıldığı, hatta toparlanamadığı bir kitap izlenimi verebilir. Yirmi Yaş
Şiirleri adı üstünde gençlik delişmenliği.
N.
Tosun: Biz şimdi o dönemin atmosferini düşünürsek gençliği, olgun adam
olmak “bir dava adamı” olarak şimdi siz burdan oraya baktığınızda neler
görüyorsunuz? Yani bu doğru bir davranış mıydı? Dünyanın bütün
sorumluluklarını üstlenmiş, hiç hata yapmayacak ve dönemsel şeyleri de
atlamış bir kırk yaş olgunluğuna sahip bir adam. Buradan baktığınızda bu
bir hata mıydı, eleştirilecek bir durum muydu?
— Hata
olarak görmüyorum. Bunu tarihin bizim omuzlarımıza yüklediği bir
sorumluluk olarak görüyorum. O olgun insan tavrındaki tutumumuzu. Çünkü
pek çok şeyi kaybetmişiz. Her şey bunu fark etmekle başlıyor.
Dolayısıyla o noktada gevşekliğe, o noktada ben hayatımı yaşarım’a yer
olmuyor. Bir de şu oldu tabii: Edebiyat’ta yazmaya başladığımız süreci
düşünüyorum şimdi. Üniversiteye girdiğimiz yıllar. Bizim yazdığımız
dönemde işte İlhan Berk, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Behçet Necatigil
kuşağıyla biz denk bir düzlemde buluştuk. Dolayısıyla Hıra çıktığı zaman
İlhan Berk, Edebiyat’a mektup yazmıştı “Arif Ay kaç yaşında?” diye. O
kitaptaki şiirlerin havası yaşlı bir şairin yazabileceği şiirler
izlenimi vermiş olmalı ki böyle bir soru sorma ihtiyacı duymuş İlhan
Berk.
N.
Tosun: Şunu sormak istiyorum: Kırk beş yaşında yirmili yaşların aşk
şiirlerini yazmak sizi hüzünlendirmiyor mu? Ya da siz on sekiz yaşınızda
yirmi yaşınızda o aşk şiirlerini yazabilir miydiniz o atmosferde?
H. Ünal:
Bu, aslında Turan Bey’in bir sorusuna bağlanıyor: “Gençliğimi yaşamadım,
çocukluğumu yaşamadım.” diyorsunuz. Diğer bir deyişle bir deneyim
eksikliğinden söz ediyoruz. Deneyimleri başkalarının düşünceleri
aracılığıyla ikame edilen birinin dünyasındaki deneyim boşluğu konusu
kanaatimce Turan Koç’un “Tecrübe-şiir ilişkisi konusunu -son derece
mahrem bir alan olmakla birlikte- şiirinizin üstünden anlama” arzusu ile
çakışıyor.
—Hayır.
Bu bilgi düzeyinde bir şey değil.. Hemen şunun altını çizeyim: Bütün
şiirlerimin birebir kendi yaşamımla ilintisi vardır. Mutlaka
yaşanmışlıktan yansıyan şeylerdir. İmgesel düzlemle farklılaşmıştır; ama
mutlaka hayatımda karşılığı vardır.
N.
Tosun: İşte tam da bu konuştuğumuz şeye denk geliyor bu soru: Sizin
şiiriniz hep “dışarıda” kalmış bir bireyin, duygunun şiiri. Acı, hüzün,
hesaplaşma ve öfke. Yaşadığımız çağda kendinizi içinde hissettiğiniz
hiçbir şey olmuyor mu, barışık olduğunuz hiçbir şey yok mu, “saadet
denilen haspaya” hiç rastlamadınız mı?
—
Rastlamadım açıkçası. Küçük mutluluklar, küçük, anlık mutluluklar
elbette oldu. Örneğin şu anda burada olmak benim için büyük bir
mutluluk. Ama bu mekândan çıktıktan sonra Arif Ay hüznüne devam edecek.
N.
Tosun: Bu dışarıda kalmışlık. Ne besliyor olabilir bu dışarıda
kalmışlığı?
—
Dışarıda kalmadık, dışarıya atıldık, dünyamızdan kovulduk. Bu büyük bir
ızdırap. Ben bunu yaşıyorum; bunu okulda yaşıyorum, çarşıda yaşıyorum,
pazarda yaşıyorum, kendi yakın çevrem ya da düşünce dünyamın dışındaki
insanlarla iletişimimde yaşıyorum.
N.
Tosun: Bu, bizi marazi bir hâle getirmiş olmuyor mu biraz? Mesela; kadın
- erkek ilişkilerine dair biraz önce konuştuğumuz gibi. Bu dışarıda
kalmışlığın hayatımızın her anına yansıması bizi patolojik bir duruma
sokmuyor mu? Marazi bir duygu serüvenine sokmuyor mu?
— Hayır
o noktaya getirmiyorum. Elbette çok tehlikeli bir şey bu. Bir insanın
bütün yaşamını gerilim ve gerginlik içerisinde yaşaması. Bu, tarihin
bize yüklediği bir şey. Burada direnmenin verdiği bilinçli bir tutum söz
konusu olan.
H. Ünal:
Arif Bey, “o bilinçli bir tutum“ dediniz. Kendinizi (mensubu olduğunuz
değerler silsilesini) sürekli düşman bir dünyada hissettiğinizi
söyleyebilir misiniz? “Biz ceylanı vurulmuş dağdık”, “sarı başaklar
gibi/biçildik”, “tarihim: yaşam ağacım/o kurutuldu, biz kuruduk/çünkü
biz, gürül gürül/akan ırmakların suyuyduk” Bu aynı zamanda mağduriyet,
belaya uğramışlık, yerinden edilmişlik de içeren bir söylem. Buna
bağlamak istediğim şey şu: Umut da, sizin şiirde var kılmak istediğiniz
bir kavram ya, içini nasıl dolduruyorsunuz, bu umudun somut gerekçesi
nedir? Cezayirli şairin (Abu Elkasen Alsabii) şiirsel ifadesi ile “Bir
fili bir iğne deliğinden geçirebilirlerdi ama bir umut kıvılcımını
hiçbir zaman yok edemeyeceklerdi” türünden bir umut mu bu? Bir başka
ifadeyle, bu dünyada kendisinden başka vaadi olmayan bir umut mu? Yoksa
ötelenerek öte dünyada kurulacak bir mahkemenin adlinden emin olmak
anlamına mı geliyor?
— İkisi
de var tabii. Mutlaka. Bir kere şunu kabul etmek gerekiyor: Bu dünyadaki
varlığımız, yaşamımız bir sınav ve herkes bu sınavdan bir şekilde
geçecek. Ama ben burada bu sınavı bireysel olarak başarma gibi bir iddia
taşımıyorum. Birincisi bu. İkincisi; tekrar Necip Bey’in söylediğiyle
birleştirirsek; “nasıl oluyor da bu kadar hüzün ve yıpratılmışlıkla
hayatı sürdürebiliyorsunuz?” Tek şey var; inanç, inanmak.
A.U.
Temel: Şiiri bir anda yazar, sonra eklemeler ve çıkarmalarla son şeklini
mi verirsiniz? Yoksa temelden başlayarak birer ikişer mısra ekleyerek mi
yazarsınız? Ya da daha başka bir tarzda mı?
—Üzerinde çok fazla oynamam. Bazı şiirler tümden gelir. İlk aklıma gelen
dizeyi bir yere not edeyim, daha sonra buna uygun bir dize daha ekleyim
gibi bir teknik çalışmam olmaz. Şiir zihnimde oluşur ve ondan sonra
yazarım. Ama bundan sonraki süreçte bekletirim, belki bir iki sözcük
değişebilir. Ama eğer şiir kendi formuna girememişse yırtılır atılır.
Çok fazla uğraşmam, doğallığının bozulmasını istemem.
E.
Çakır: Dünkü bestekarın dili ve söyleyişiyle bugünküler arasında nasıl
bir fark görüyorsunuz, diye bir soruya müzisyen şöyle cevap veriyor:
“Dünkü müzik adamı yolda bir kadınla karşılaştığında ona şöyle diyordu:
’Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telaş içindeydim’.
Bugünkü de bir kadınla karşılaştığında ’Kız hepsi senin mi?’ diyor.
Şimdi bu ikisi arasında müthiş bir maharet farkı var. Konuşmanızın
başında, şiirinizle ve kendinizle olmak istediğiniz yerin kırlarda, işte
oradan kopardığınız bir yoncayı atınızın ağzına tutuşturduğunuz an ve o
mekân olduğunu söylediniz. Bugün ona tam da denk gelen benzin istasyonu
ve akaryakıt pompası. Şimdi bu insanı altüst eden bir trajedidir
aslında. Sizden şunu öğrenmek istiyorum: Bu sizi ve şiirinizin var
olmasını, açığa çıkmasını çok zorlaştıran bir şey değil midir? Bunu
nasıl hallediyorsunuz? Bir şiir yazmak üzere birtakım veriler
topluyorsunuz ya da şiir geliyor. Şiirin öncesinde, yazdığınız anda ve
sonrasında neler hissediyorsunuz?
—
Çocuklukta yaşadığım günlerden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün
dünyasında yaşayan insanın hissettiği şeylere şiirle nasıl karşılık
bulunabilir? Belki de sorunun özü bu. Tabii benim orada söylemek
istediğim şey şu: Modernliğe karşı oluşum, çağın insana sunduğu birtakım
şeylerin insanı kendinden uzaklaştırmasından dolayıdır. Bu çağın
dünyasıyla içiçe yaşıyoruz ister istemez. Buradaki şey şu; bu çağın
insanının da aslında bundan bin yıl önce yaşayan insandan farklı
olmadığıdır. Dolayısıyla insanı insan yapan ortak değerlerin hiçbir
zaman değişmediğini düşünüyorum. Köyde eşeği otlatmakla, arabaya benzin
istasyonunda benzin almak arasında çok fark yok, sadece şekli farklılık
var. Öz olarak hiçbir farklılık söz konusu değil. O noktada, Necip
Bey’in de söylediği dışlanmışlığı, dışarı atılmışlığı açıklamak
istiyorum. İnsanın fıtratının hangi yüzyılda olursa olsun, ilk çağdan,
Hz. Âdem’den bugüne kadar değişmediği, değiştiğini sananların yanıldığı
noktasında bir düşünceye sahibim. Onun için de, aslında, şiirin o
fıtratı yakaladığı noktada şiir olduğu, o fıtratı yakaladığı noktada
insanla bütünleştiği inancındayım.
E.
Çakır: Peki hiç şöyle bir şey hissetiniz mi? Bir şiiri bitirdikten sonra
“bu şiirden sonra galiba şiir yazamayacağım” deyip telaşlandığınız oldu
mu?
— Bunu
çok sık yaşıyorum. Artık tamam her şey bitti diyorum ama bu duygu uzun
sürmüyor. Sadece şiirde değil, yazıda da oluyor bu. Sürekli dolup
bolaşmaktır yazı işi. En ağır işçiliktir bir bakıma. Eğer problemi olan,
meselesi olan bir insansanız, böyle ağır bir yükü taşımak zorundasınız.
Ayrıca, ben bu kadar yazı yazıyorum, bu kadar söz söylüyorum; bunların
da sualini vereceğim korkusunu içinizde hep taşırsınız. Şeytanın sözcüsü
olmaktan Allah’a sığınmak bence en çok yazarların, şairlerin dikkatinde
olması gereken bir husus. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi yazının da,
sözün de bir bedeli var. Bu bedeli ödemeyi göze alarak çıkmalısınız
yola. Beni ilgilendiren asıl şey bu.
E.
Çakır: Onu şu dönemde, bunu şu dönemde, şu atmosferde yazdım dediğiniz
şiirler var mı? Özel bir vakit, bir törensel hazırlığınız filan?
— Yok.
Hayatın her anı şiirle buluşmadır benim için. Bu, randevusuz bir
buluşmadır. Yani şiir yazmaya kendimi hazırlamam. Yolda giderken bir
görüntü, bir insanın duruşu, bakışı ya da bir kuşun uçması, bir adamın
tökezleyip düşmesi ya da gazetede okuduğum bir haber, ne bileyim işte
asfaltı yararak sarı çiçekler açan bir ot, zihnimde bir dizeyi
oluşturmaya yeter de artar bile. Şu günler şiir yazma günüm, şu zamanımı
şiire ayırayım diye birşey söz konusu değil. Bazen ders anlatırken bile
aklıma dize geliyor. İlk dize çoğu zaman şiire dönüşmez birden, o dize
beynimde uzun süre döner döner ama arkası bir türlü gelmez; neden sonra
gelir. İşte şiir bu... yorar insanı. Şiir sizi dağıtırken, daha doğrusu
dağlarken kendini de bütünler.
A.U.
Temel: Cemal Süreya’nın bir söyleşide söylediği bir söz var, sorulan
soruda 80 sonrası şiirden, İslami şairlerden söz ediliyor ve yanlış
anımsamıyorsam “fazla temiz ve steril” anlamında bir nitelemede
bulunuyor. Bu nitelemenin içinde sizin şiirinizin de yer aldığını
düşünüyorum. Ayrıca benim de yine sizin şiirlerinizde yer yer çocuk
masumiyeti, korku görüyorum ve ayrıca da şiirlerinizin çok aydınlık ve
iyimser buldum. Bu konuda ne diyeceksiniz?
— Cemal
Süreya’nın, tabiî, orada çok temiz derken neyi kastettiğini pek fazla
bilmiyorum ama belki de şu olabilir –biraz da şiirinden yola çıkarak
bunu tahmin ediyorum– erotizme ve cinselliğe yer vermeyiş.
H. Su:
Genel anlamda kötülük üzerine kurulmayan şeyler...
A.U.
Temel: Onlara hiç değinmeyen belki...
— Evet.
Bu anlamda ifade ediyor olmalı. Ama cinselliği nasıl algıladığınıza
bağlı ya da kötülüğü nasıl algıladığınıza bağlı şiirde bunların
karşılığı. Bir şiirimdeki “ne doyumsuzdur o öpüşmek denize karşı” dizesi
çok da beşerî. Cemal Süreya’nın yanılgısı şurada: “biz ve
onlar”karşıtlığı; “Müslümanlar şöyle düşünür, biz böyle düşünürüz” gibi
bir kalıp içerisinden bakma yanlışlığı. Oysaki hepimiz bu toprakların
insanıyız ve hepimiz şöyle ya da böyle günlük hayattan ya da tarihsel
birtakım olaylardan etkileniyoruz. Ortada bir yanlışlık varsa Cemal
Süreya için de geçerli benim için de geçerli. Onlar tarihsel bir olgunun
ya da olayın onlardaki yansıması ve bizdeki yansıması farklıymış gibi
algılıyorlar. Böyle değil aslında. Doğrudan doğruya herkesi ilgilendiren
herkeste aynı etkiyi bırakan bir tutumdur, durumdur ya da olgudur.
Marksist ideoloji benimsenmişse, buna dair her kavram sadece onlara
aittir. Emperyalizme karşı olmak sadece onlarla ilgili birşeydir.
İşçinin sorunlarından söz etmek sadece marksistlere ait birşey gibi
algılanıyor.
A.U.
Temel: Genel anlamda bütün şiirlerinize baktığım zaman şiirinizi çok
aydınlık ve iyimser buldum. Yani geceyi karanlık bir şeyle
betimleyebilirsiniz. Ama sizde gece varsa bile hep ayla var, yıldızlarla
var. Yani gece bile aydınlık. Bu biraz hayata bakış tarzınızla ilgili
olabilir.
— Evet.
Karanlık şimdiyi, aydınlık geleceği imler.
H. Ünal:
Arap geleneğinde (Doğu da demek mümkün) vücudun merkezi kalptir ve aklın
merkezi de göğüs olarak geçer. Hem Kutsal Kitap’ta böyledir hem de edebî
eserlerde. Sizin, şiirinizde yürek’e ağırlıklı bir yer tanımanızda bu
geleneği gözetmeniz rol oynamış mıdır? Çünkü şiirlerinizde yürek ya da
kalp sözcüğü hem sık geçiyor hem de gönül, aşk ve duygu merkezi olmaktan
daha kapsamlı bir şeyi (insanın merkezini) temsil ediyor. Örnek vermek
gerekirse: “çekmez yüreğin çektiğini/ne kantar ne vinç”, “sen ki,
kalbinin/külliyesini kurup/bilginin künhüne erince”, “ağacı kökünden,
insanı yüreğinden/yaşamı en alıcı yerinden/vuran birine karşı”, “vakit
ki yüreğin/atışından bilinir” vb. Şiirinizde, bile isteye, insanı kafa
hizasından değil göğüs hizasından kavradığınızı söyleyebilir misiniz?
— Başta
da belirttiğim gibi insanın, yaratılış olarak değişmeyen bir değerleri
vardır. Bu iç dünyamız, aklımız, duyularımız, acımız, sevgimiz hepsi
bunun içinde ortak bir yapı. İşte insan bütün bunlarla birlikte bir
insan. Yani acıma duygusunu taşıyan, öfkeyi taşıyan, aklını kullanan.
Dolayısıyla bunlarla insan. Yeryüzündeki tüm insanlar benim
muhatabımdır. Böyle baktığım için de değişmez ortak kavramlar noktasında
bilinçaltım beni buna zorluyor. Bu kavramları kullanmaya zorluyor. Bir
de tabiî şu var: Bir şairin mutlaka bir kavramsal örgüsü vardır. Sevdiği
sözcükler vardır, sevdiği kavramlar vardır. Şiirimde de işte, sizin de
daha önce belirttiğiniz gibi zulüm, hüzün, düş, gece, karanlık,
aydınlık, ay, kalp, kuş, anne, çocuk en çok yer alan sözcükler.
N.
Tosun: Şiir serüveniniz Hıra ile başladı. Bağdat’a Dönen Şiirler’le
sürdü. Başka bir ifadeyle hep bir uygarlık ve inanç perspektifli bakış
açınız oldu. Oysa günümüzde, genelde edebiyatta, özelde de şiirde bir
aynileşme, giderek bireyselleşme, daha çok şairin ön plana çıktığı bir
bireyselleşme gözleniyor. Bu size ne anlam ifade ediyor?
—Bunu
bireyselleşme olarak almamız doğru olur mu, bilemiyorum; ama ben bunu
bireyselleşme olarak görmüyorum. Sorun şurada: neden Hıra, neden işte
Bağdat’a Dönen Şiirler, neden Mekke, neden Medine, neden Bosna? Ben
şiiri bir uygarlık sorunu olarak görüyorum.
E.
Çakır: Bugün neşriyata bakın, bir şeyler sürekli kutsallaştırılır. Ve
kutsallaştırdığınız her şey dönüp kendisine tapınılmasını ister. Şimdi
buradan bakıldığında çağımız insanı kendine ait olan her şeyi
kutsallaştırarak bir tür koruma sağlamak istiyor. Sözgelimi Allah inancı
konusunda “hayır yoktur” diyor, bir çırpıda hiç düşünmeksizin
reddederken öbür taraftan bir kahve falının başında bir saat oturup çok
ilgiyle, yarınlarının ne olacağını ondan öğrenmeyi umabiliyor. Burada
insan elle tutulur somutlukta birşey arıyor; mesela sanat bunlardan biri
ve sanatın dalları tabiî. Kişinin yaratıcısına en yakın olduğu nokta en
yetenekli olduğu alanın içinde saklıdır ve o da aranmalıdır. Şiirinizin
sizi insan-ı kâmile taşıyan sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz, insan-ı
kâmil dediğimiz şey toplumsal anlamda ve sosyolojik manada bilgi ışığı
taşıyan bir tanımlama yapılabilir mi?
— İnsan,
nereye geldiği zaman kâmil insan olur, nereden sonra daha kâmil insan
olur, nereden sonra daha bir üst makâma yükselir? Bu bir süreçtir.
İnsanın yaradılış amacına uygun olarak gösterdiği her çaba hep olumludur,
onu bir yere taşır ve bu taşıma ve bu taşımanın yoğunluğu, kapsamı, o
insanı diğerlerinden farklı kılan bir duruşa götürür. O noktada durduğu
anda “Tamam işte ben oldum” dediği anda kaybetmeye başlar.
H. Ünal:
Herhangi bir sözcük olmaktan öte olan ve bir bildirişim işlevi
taşımaktan çok donmuş bir anlamlar toplamının adı olan kavramlar var.
Onur, insanlık, namus, acı, zulme karşı olmak vb. Şüphesiz her yaştan ve
kültürden insanın kendisinde olduğu noktasında kuşku duymadığı kavramlar
bunlar aynı zamanda. Bunlara, bildirişim işlevine biraz daha açık olan
umut, sevinç, hüzün, coşku, düşler vb. kavramlar eklenebilir. İçini
değişen kültürlere göre değişik şekillerde doldurabileceğimiz bu
kavramlar atomik bir yapıdan çok moleküler bir yapıya sahipler. Ben
zaman zaman böyle kavramların parçalanıp işlevle donatılması gerektiğini
düşünürüm. Siz, onları molekül bloklar halinde değerlendirmeyi tercih
ediyorsunuz. Böyle kavramların zamanla anlam ataletine uğramış olması ve
istenmeyen anlam birikintilerinin kavramın teressüp etmesine (çökelmesine)
yol açmasının şiire nasıl etki ettiğini/edeceğini düşünürsünüz?
— Bizim
işimiz zor. Niye zor? Biz herkesin kullandığı malzemelerden bir sanat
yapmak istiyoruz. Şimdi, herkes kullanırken de bunun için hep farklı bir
olgu geliyor, farklı anlamlar geliyor. Çoğu zaman bu sözcükler, hem
anlam yönünden değer kaybediyor, hem değer kazanıyor; onu kullanana göre
değişir. Yıpranıyor, kuşatıcılığını yitiriyor. Biz bu tür sözcükleri
alıyoruz şiir oluşturuyoruz. Eğer bu sözcükleri şair kullanılmamış
biçimiyle şiirine giydirebiliyorsa, şiiri kurtarmıştır. Ama onu
yapamıyorsa şiir olmamış demektir ve sizin dediğiniz tehlike orada
başlıyor.
H. Ünal:
Kavramların çok kullanılmaktan dolayı kirlendiklerini, insanlar
tarafından kirletildiğini filan düşünmüyorum esasen. Tam tersine
kavramların bizi kirlettiğini... hadlerinden fazla bir ağırlıkla insana,
olanca oturmuşluklarıyla gelip buyurganlık yaptıklarını düşünüyorum.
Onur diyoruz mesela, iki nesnenin arasını kapatan bir şey sanki. Bir
şiirde öylece kullandığımız zaman karşıdakine hiçbir şey söylemeyen bir
şey de olabiliyor bu. Kavram zihnimizi kirletiyor önce, bizse ondan bir
şey çıkartacağımızı düşünüyoruz.
— Tek
başına hiçbir anlamı yok evet. Bu biraz felsefî bir konu, bu noktadan
gittiğimizde çok farklı şey yapılıyor. “Önce söz vardı”dan yola çıkarsak
demek ki insandan önce söz vardı. Bu çok önemli. Ahmet Haşim’in bir lafı
var, derki: “Sözcüklerin değişimleri aynı zamanda toplumsal değişimin de
göstergesidir”. Bu değişim nedir? Dolayısıyla söz mü bizi belirliyor,
biz mi sözü belirliyoruz. Bu aslında iç içe geçmiş bir şeydir.
H. Su:
Arkadaşlar hepinize çok teşekkür ediyorum, sağolun. |