|
NECİP TOSUN
KADROLU ELEŞTİRMENLİK
Günümüzde, edebiyat dünyasındaki en büyük yozlaşma
“eleştiri” kurumunda yaşanıyor. Çünkü edebiyat odaklı, sadece estetik
değerlerin ölçüt olduğu, emeğe yaslı, sansürsüz, nitelikli eleştiri
piyasadan çoktan çekildi. Artık eleştiri, “yayınevi pazarlamacılığı”,
“çete savaşları”, “yıldız eleştirmenliği” ve “dost ahbap ilişkileri”
çevresinde dönüyor.
İçinde hiçbir keşif barındırmayan, çoğu baştan savma,
acele, önyargılı ve emeksiz bu yazılar, ya yıkıcı, imha edici ya da
övgüye yaslı bir özellik taşıyor. Metni anlamaya, çözümlemeye çalışan,
tek ölçünün “estetik değer” olduğu eleştiriler gözden düştü. Özellikle
gazetelerin kitap ekleri ve çete dergileri bu eleştiri anlayışının
gözlendiği yerler. Kitap tanıtma yazısı ve söyleşilerle gelen bir dizi
“tanıtım projeleriyle” ya da şahsi, öfkeli, kindar yaklaşımlarla
eleştiri kurumu kullanılıyor.
Eleştiride ilk dikkat çeken anlayış “yıldız eleştirmenliği”
kurumu. Yani kadrolu eleştirmenlik. Artık her yıldız yazarın bir kadrolu
eleştirmeni var. O yazarın kitabı çıktığında bildik isimlerin eleştiri
yazıları birbiri ardına ortalığa dökülüveriyor. Aynı yazar ve kitap
hakkında onlarca yazı yazılıyor.
Diğer bir tavır da “yayınevi pazarlamacılığı.” Yayınevleri
boy boy ilanlarla yıldızlarını takdim ediyorlar. Peşlerinden yıldız
avcısı eleştirmenler geliyor. Eleştirmenler yayınevlerinin, ajansların
işini kolaylaştıran bir işlev görüyorlar. Yayınevleri, yıldızlar ve
eleştirmenler bu tanıtım projesinin bir parçası. Yayınevi kitabını
satıyor, yıldız gündeme geliyor. Peki eleştirmen niye bunun içinde?
Eleştirmen yıldız eleştirmenliği ile öncelikle hem okunmayı garanti
ediyor hem de risksiz bir zar atmış oluyor. Buna biraz da eleştirmenin
medyada parlatılan yıldızın ışığından yararlanma amacı da diyebiliriz.
Öte yandan eleştiri şimdilerde sadece okura dönük bir tanıtım faaliyeti
olarak algılandığı için olumsuz bir eleştiriye ne sektörün ne da yazarın
tahammülü var. Olumsuz bir eleştiri, yazarının her iki kesim tarafından
(yazar ve yayınevi) aforoz edilmesine neden oluyor. Eleştirmen de bunu
göze alamıyor. Bu tutumu edebiyat dünyasında var olmanın bir gereği
sanıyor. Oysa yıldızlara tutunup var olmaya, onun ününden yararlanmaya
çalışan eleştirmenler böylece kendilerini acıklı bir hâle
düşürdüklerinin farkına bile varamıyorlar.
Yıldız eleştirmenliği dışında bir de
“çete eleştirmenliği” yapılıyor. Çete dergilerinde, ya intikam
duygusuyla yazarı ve kitabı imha etmek ya da dostluk duygusuyla yazarı
ve kitabı körü körüne yüceltmek amacıyla eleştiri yazıları kaleme
alınıyor. Özellikle şairlerin ve öykücülerin eleştiri yazılarında bu
çete yaklaşımı baskın bir anlayış olarak ortaya çıkıyor. Bu çeteler,
kendilerinden uzaklaşan yazarları acımasızca mahkum ediyor, kendilerine
yaklaşanları ise göklere yükseltiyorlar. Böylece eleştiri, narsist,
megaloman yazarların, şairlerin elinde tehlikeli bir silaha dönüşüyor.
(Şairler ve öykücülerin son yıllarda niçin üründen çok eleştiri yazıları
kaleme aldıkları ayrıca incelenmeye değer.)
Bu anlamda piyasadaki her eleştiri/tanıtma yazısının
gösterdiği adresi kolayca bulmamız, yazı gerekçesini net bir şekilde
ortaya koymamız mümkün. Yani açıkça mektup yazılıyor. Ama kimse adressiz
mektup yazmıyor, her şey, bir hesap, plan, proje dahilinde
gerçekleşiyor.
Peki bütün bu anlatılanlar ışığında, “Ülkemizde eleştiri
yok, yazdıklarıma ilişkin iyi bir eleştiriye rastlayamadım” diyen bir
şairi/öykücüyü/romancıyı nasıl anlamalıyız?
Gerçekten iyi bir eleştirmen mi arıyor, yazdıklarının
değerini mi merak ediyor, yoksa “kafama göre bir eleştirmen” bulamadım
mı demek istiyor?
Mevcut edebiyat ortamına bakılırsa,
yazarın bu sözleriyle “adımı parlatacak, her yazdığımı alkışlayacak,
beni olduğumdan daha parlak gösterecek kadrolu bir eleştirmen bulamadım”
demek istiyor aslında. Kendi eseriyle ilgili eleştiri yazısında bir
nesnellik, edebi ölçüt beklemiyor. Eleştirmenden, açık açık kişisel ve
duygusal olmasını bekliyor. Kendisini anlamasını, hakkıyla
değerlendirmesini değil, övmesini istiyor, az bile söylemişsin diyor,
pek çok numaramı görmemişsin bile.
Eğer edebi ölçülerin her şeyin üstünde olduğu sağlıklı bir
edebiyat ortamında bulunuyor olsaydık bu talebi ayıplayabilirdik. Ne
yazık ki eleştiri kurumunun günümüzdeki hâli düşünüldüğünde bu talebi
mazur gösterecek bir durum var ortada. Çünkü en kestirme yaklaşımla bu
edebiyat ortamında bir yazarın var olabilmesi için bir eleştirmene,
kendine ait bir eleştirmene, yani daha açık söylersek kadrolu bir
eleştirmene ihtiyacı var.
Şunu demek istiyoruz; topyekün bir
kirlenmenin, yozlaşmanın yaşandığı bir ortamda “kafama göre bir
eleştirmen bulamadım” diyen bir yazara kızamıyoruz bile.
Ama sıkıntı tam da burada başlıyor: Bu ülkede her yazara
bir eleştirmen düşmüyor. Çünkü kadrolar dolu.
Oysa, anlık, zamansal dönemler hariç, hiçbir “güzelleme
eleştirisi” kötü bir kitabı edebiyat dünyasına sokmayı başaramamış,
geleceğe aktaramamıştır. Hiçbir “olumsuz eleştiri” yazısı da iyi bir
kitabı edebiyat dünyasından silememiştir. Bütün bunlarla eleştiri
etkisizdir demiyorum ama uzun vadede belirleyici değildir diyorum.
Ben eleştiri konusunda yaşadığımız olumsuzlukların
nedeninin edebi olmaktan ziyade ahlaki olduğu görüşüne yatkınım. Belki
buna yazınsal ahlak düşüklüğü demek daha doğru olur. |