|
KÖKSAL ALVER
KONUŞMAK YORAR
Konuşmanın
hayatı kurduğu, hayatı sürüklediği bilinir. Konuşma olmayınca, söz
bitince hayatî olanın da insandan çekildiği görülür. Konuşmanın hayatın
eşiği olduğu söylenmeli; o eşikten girilmeyince hayatın direklerinin
çakılamayacağı, hayat merdiveninin çıkılamayacağı ifade edilmeli.
Konuşmanın paylaşmak olduğu, sözü ulaştırma kanalı olduğu bir gerçektir.
Kendinde olanı başkasına vermenin, başkasına bir sözü, bir düşünceyi
sunmanın yoludur konuşmak. Elbette konuşmak, sadece hayatın ve
iletişimin eşiği olmakla sınırlanmıyor. İnsanın her şeyi içinde
taşıyamadığı, taşımaya kalkıştığında boğulduğu, daraldığı bilinen bir
yönüdür. Bu manada konuşmak vazgeçilmezdir; insanın en yalın, en tabii
hallerinden bir hal olup insan olmanın bir gereği olarak ortaya çıkar.
Konuşmak sözü açığa çıkarır.
Zihinde, gönülde saklanmış olanı, içte büyütülmüş olanı aşikar kılar.
Söze yol veren, sözün yolunu açan konuşmak, söz ile beslenmektedir; sözü
azık bilmektedir. Söz olmayınca, yani anlamlı seslerin yokluğunda,
konuşmak neyi halleder? Konuşmanın neden yorduğu, insanı nasıl ağır bir
yükün altına soktuğu doğrudan söz ile ilgilidir. Söz ağırdır çünkü; söz
yüktür, yüklüdür. Söz anlam ile yüklüdür, anlamı taşımaktadır.
Anlam ile yüklenen söz,
elbette niyete göre orta yere serpilmektedir. Böylece niyetler kadar
farklı sözlerin de varlığı etrafı kuşatmaktadır. Söz (tıpkı konuşmak
gibi) açığa çıkardığı gibi örter de; gerçeğe ulaştırdığı gibi aldatır da.
Cansuyu olduğu gibi boğar da. Yalpalayan, nerede karar kılacağı
bilinmeyen bir hal arzeder. Bundan olsa gerek ki, sözün amel ile, niyet
ile, yaşamak ile sağlaması yapılır. Ve o sözün hakikatte ne olduğu
böylece anlaşılır. Sağlaması yapılana kadar söz seyyaldir, değişkendir,
güvensizdir. Ancak sağlaması yapıldıktan sonra kendisi de bir hakikat
halini alabilir. Söz amelle, eylemle tartılır. Terazi hayattır. Sözün
değeri, ağırlığı hayat terazisinde belli olur. Teraziye çıkmamış söz ne
kadar da pervasızdır; güçlüdür, acımasızdır, yıkıcı ve kıyıcıdır. Önünü
ne gelirse alıp götüren bir sel gibidir. Bir kasırgadır her şeyi bir
solukta uçuran, yıkan. Ancak terazi ile söz yerini bulur, dengeye
kavuşur, gerçek yatağını bulur. Asıl güç böylece sağlanır, asıl akım
böylece ortaya çıkar. Söz gücünü teraziye çıkmış olmasından alır aslında.
Yani hayatta ve hayatla sınanmasından sonra.
Konuşmak, açığa vurmanın
yanında kapatmaktır da. Hakikati söz ile kapatma girişimidir. Bundan
olsa gerek, çok konuşmağa ve çok konuşana iyi bakılmaz. Çok konuşanın
çok hata yapmasından ötürüdür bu olumsuzlama. Bir de asıl olanın yolunu
kapatmasından. Oysa aslolan hakikate varmadır, hakikati aramadır;
oyalanma değil. Konuşma, bir akıştır; sürekli sözün devrede olmasıdır.
Bir hakimiyettir, bir iktidar kurmadır. O anı, o andaki hayatı
kuşatmadır. O anı söz ile doldurmadır. Sözün açtığı kanaldan, kulvardan
ilerleme zorunluluğudur. Menzile varılacak yolun hakimane bir edayla
işaretlenmesidir. Başka yolları, başka kulvarları ve soruları sanki
kapatmadır. Oysa hakikate varmak için konuşmanın, sözün düşünme ile,
tefekkür ile ve elbette hayat ile sağlamasının yapılması zorunluluğu
bulunmaktadır. Aksi takdirde konuşma o ana yığılan, bir anlık etki
yaratan bir tomar sözden başka bir şey değildir.
Konuşmanın olumsuzlanmasında
ve belli bir sınırda tutulmasında elbette hikmetler vardır. Konuşmak
eğer kimi zaman örtü ise, hem gerçeği hem iç-konuşmanın önünü kapattığı
söylenebilir. Söze boğulan bir ortamda, iç-konuşmanın yani tefekkürün
varlığı tehlikeye düşer. Susmak, dinlemek, az-konuşmak, öz-konuşmak
tamamen hikmete dönüktür. Asıl olanın kavranması gerektiğini
hatırlatmadır. Asıl yolu çizmedir. Susup düşünmek konuşup durmaktan daha
evladır; konuşmak artık sınır tanımaz bir düzleme ulaştığında. Ağız
diline kilit vurup gönül dilini devreye sokmak kaçınılmaz bir ödev
olmuştur, konuşmanın muktedir olup hakikati örtmeye başladığı
zamanlarda. Bu bir sınır bilinciyle hareket etmeyi gerektirir.
Konuşmanın bir sınırının, susmanın, dinlemenin, düşünmenin, eylemin bir
sınırının, bir çerçevesinin olduğu bilincine muhtaçtır insan. Aksi
taktirde sınırsızlık ve başıboş özgürlük ortamında hikmet yitirilmiş ve
bir daha bulunamayacak bir hazine olacaktır.
Konuşmak yorar. Çünkü
konuşmak insanın sonu gelmez iştah ve hırsının gıdasıdır. Konuşmak yorar
ve insanı yorgun kılar, bitap eder. Konuşmak insanı dolaştırır; hep
kenarlarda, hep sınırlarda gezdirir. Merkezin ve asıl olanın etrafında
cirit attırır. Sanki insanın oyalanıp durduğu bir oyuncak halini alır.
İnsan mı oyuncak olur yoksa konuşmak mı o da tam belli olmaz. |