|
ABDURRAHİM KARADENİZ
EDEBİYAT NE İŞE YARAR?
Radikal gazetesinin 14 Ocak
2007 tarihli nüshasında Selim İleri, Elif Şafak, Ahmet Ümit, Ayfer Tunç,
Tahsin Yücel ve Ayşe Kulin “Edebiyat ne işe yarar?” sorusunu cevaplıyor.
“Edebiyatçı cesur olmalıdır.”, Korkak edebiyatçılar da vardır.”,
“Edebiyatçı insanları üzmekten korkmalı.”, “Keyif veren edebiyat en
iyisidir.”, “Önemli olan yazının cesur olmasıdır.” gibi cevaplar içinde
en dikkat çekici olanı Ayfer Tunç’un cevabı.
Şöyle diyor Tunç: “Edebiyat,
kâinatta bir anlam taşımayan varlığımıza anlam verme çabamızdır. Ölümlü
olduğumuz fikrini dışlaştırır, edebiyatla hayatı yeniden üretir ve
sonsuz kılarız. İster şiir yazalım/okuyalım, ister roman; bu bir yaratma
faaliyetidir ve sonsuz kere yinelenebilir, yinelendikçe ölümlü olmak
fikri bizden uzaklaşır. Edebiyatçının öğretmek, topluma örnek olmak,
ileriye götürmek gibi hamasi sorumlulukları yoktur. Aksine, kaotik ve
yıkıcı olan hayatı daha da karmaşıklaştırarak bu yeni kaosta insancıl
bir hayatın ipuçlarını arar. Toplumlar tekere çomak sokmasınlar diye
edebiyatçılarını korkuturlar, korkanların edebiyatı giderek zayıflar,
korkmayanlarınki geleceğe kalır. Her toplumun tarihi bunların sayısız
örneğiyle doludur.”
Varlık, kâinatta bir anlamla beraber var oluyor. O anlam en azından
‘yokluk’ ilgisiyle hissedilebilir. Edebiyatçı ya da sanatçı kendisiyle
yokluk arasındaki mesafeyi yazılarıyla, ürünleriyle açmaya çalışmaz mı?
Bir edebiyat eserinin ibda edilişini tam da bu noktada algılamak gerekir.
Edebiyatın hayatı yeniden ürettiğini söylemek de bu yüzden abartılıdır,
değil mi? Belki edebiyat, hayatı ‘yeniden yorumlamak, anlamlandırmaktır’
demek daha doğru olur. Edebiyatın, hayatı yeniden anlamlandırmasını,
yeniden yorumlamasını da ‘ölümsüzlük’ düzleminde algılayamayız.
Edebiyatı, yazıyı hatta
sanatı ölümlülüğümüzle beraber algılamak, bir eylem/amel gibi düşünmek
doğru olmakla birlikte bu yaklaşım ‘ölümsüzlük’ anlamı içer(e)mez. Çünkü
gerçekten ölümlü olmayı zor da olsa kabullenebilir insan, bir
edebiyatçı. Başkalarının ölümü kendi ölümümüzü hatırlatmasa da giderek
yaşantılarımızdan çıksa da kendi ölümümüzü hatırlayabilir,
kabullenebiliriz. Oysa ‘ölüm gerçeği’nden çok daha zor kabul
edebileceğimiz hakikat ‘yokluk’tur. Bu kâinatta sanat ve edebiyatı var
kılan, bir gün bu kâinatta -olmayacağımıza dair değil- yok olacağımıza
dair temelli korkudur. Üstelik yazarın veya şairin kendisini
sözle/yazıyla konumlandırma biçimi; gülünesi küçük hedefleri, bir
biçimde kendi putçuğunu büyütme düşüncesi bu durumu değiştirmez.
Son
tahlilde yazının korkmakla korkmamakla, toplumla kişiyle temel bir bağı
hesaplaşması yoktur. Öncelikle ‘yok olma’ durumuna nasıl cevap
verildiğidir. |