|
NECATİMERT
T
CETVELİ VE FELSEFE
Bizim hemen bütün hayatımızı
özetleyen bir anekdottur; Dücane Cündioğlu’dan duydum, yeri geldikçe
anlatırım:
Mehmet İzzet (1891-1930)
felsefeci. Sorbonne’dan mezun. Daha sonra Darülfünun’da öğretim üyeliği
var. Öğrenciliği sırasında Fransa’dan bir dönüşünde Yusuf Akçura’yla –ki
kendileri Cumhuriyet’in fikir mimarlarındandır- rastlaşır, Yusuf Akçura
sorar: “Ne tahsil ediyorsun?” Mehmet İzzet, “Felsefe tahsil ediyorum”
der. Kızar Akçura, “Bize filozof değil, demirci lazım” der. Mühendisliğe
inanır Akçura. Yani pozitif bilimleri üretim teknolojisine uygulamakla
işin biteceğini sanır. Akçura’dan sonra da sürer bu pozitivist taassup.
Mühendis parti liderlerinin mühendisliklerine vurgu yapılmasını
hatırlayın hele. Bunlardan ikisinin başbakanlığa ve cumhurbaşkanlığına
kadar yükselmeleri tesadüf müdür? Ya mühendis liderlerden birinin “Büyük
Türkiye” sloganı, bir ötekinin “ağır sanayi hamlesi” vaadi?
Oysa felsefenin dışlandığı
bir yerde ne estetikten söz edilebilir ne sanattan. Hatta ne de tutarlı
olmaktan, tutarlı düşünmekten. Şiir, avarelerin işi bilinir. Tiyatro
mukallitlik sanılır. Heykel zaten günah. Mimarlığı geç bir kalem. Resim,
müzik? Resim denince sinema anlaşılır, hele vurdulu kırdılısı hayli
heyecanlı olur. Müzikse, kemanın tellerine Eminanım dedirtmektir,
gayrısı gıy gıy.
Bunlar yoksa, felsefe
dışlanmış, estetik ve sanat fuzuli bulunmuşsa mühendisin yaptığı cami de
yıkılır, köprü de, yollar ve binalar da. Hatırlayın 17 Ağustos’u. Demek
istediğim her şeyi anlatır o yıkım, o yıkılış. Sadece T cetveliyle
çalışmış mühendisliğin eseridir işte o.
T
cetvelinde insan yoktur. İnsanın mekânla, insanın geçmişle, insanın
insanla ilişkisine yer vermez T cetveli. Bu yüzdendir caminin kıblesine
anıthelâ dikiverir hiç fütur etmeden –bizim Adapazarı’nda olduğu gibi.
Tünel geçişli kavşak yapar, ama üstten de tünelle aynı yönde düz geçiş
verir; hiç hesaplamaz tünel çıkışında iki otomobilin omuz omuza
geleceğini, ölümler olacağını. Bir metre altından su çıkan şehre yeraltı
otoparkı kazar, binalar için de yeraltını sakıncalı görmez; gelgelelim
yol çöker, yandaki binalar meyledip selam yerine Pisa duruverirler T
cetveline eğrice eğrice. Dert de edilmez bunlar.
Lafı uzattım. Sadede geleyim.
Okumaktan söz etmek niyetim. Okumanın zorluğundan. Okumak sabır işidir.
Okumak başkalarıyla buluşmaktır. Okumak ama şiir okumak, roman okumak,
öykü okumak, ya da şöyle: güzel sanatlarla içli dışlı olmak demek, duyan
ve düşünen insan olmak demektir. Kitapçıyım da, sayısız gözlemim var.
Beni en çok şaşırtansa üniversite öğrencilerinin okumamaları. Ödevleri
için şart olan kitapları bile almakta, alıp okumakta nazlanıyorlar.
Hayret! Akçura’nın, “Bize filozof değil, demirci lazım” herzesinden
bağımsız düşünemiyorum bu hali.
Ancak Sakarya Üniversitesi
Felsefe Bölümü’nün hakkını yememeliyim. Öyle okuyorlar ki Akçura’nın
kemikleri sızlıyordur. Tamam! Aristoteles’i okuyorlar, Platon’u,
Descartes’i, Kant’ı… okuyorlar. Ama bilir misiniz Nermi Uygur’u da
okuyorlar, İhsan Oktay Anar’ı da, İbni Arabi’yi, Tanpınar’ı, Oğuz Atay’ı
da. Nihad Sami’yi de. Üstelik isteksiz, gönülsüz de değil. Okumanın
gereğine, okumazlarsa eksikli kalacaklarına inanmış olarak. Bir ödev
mecburiyeti yok okuyuşlarında. Okumak hava yerine, ekmek yerine, su
yerine onlarda. Belli ki felsefeyi hayatla, yani sanatla, yani insanla
buluşturan hocaların ellerindeler.
Ne mutlu!
Geçtiğimiz yılın son
çarşamba akşamı (27 Aralık) Üniversite’deydik. Harvard Üniversitesi
Osmanlı-Türk Tarihi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın Şeyh
Bedreddin üzerine bir konferansını haber verdi dostlar, birkaç arkadaş
gittik. Müthiş bir akşamdı. Konferans öncesi bir de belgesel bir film
vardı, aşağı yukarı bir saatlik, o da Bedreddin’e dair. O da mükemmeldi.
Nâzım’ın dizeleri miydi, Genco Erkal mıydı filmi mükemmel yapan? Payları
var şüphesiz, ama Bedreddin de düz bir isim değil. Cemal Kafadar
Bedreddin’in hayatını, eserlerini, düşünceleri ve etkilerini açtı da
açtı o güler yüzlü diliyle. Gördük ki Bedreddin yüzyılı “iki cihan
âresinde” bir yüzyıl. Bedreddin için, Bedreddin’ler için bir yüzyıl
ancak ve ancak.
Bir şey diyeyim mi size?
Konferansa gidene kadar bilmiyorduk düzenleyenin kim olduğunu. Meğer
Felsefe Bölümü’nün bir de öğrencilerin yürüttüğü bir kulübü varmış:
Felsefe Kulübü. Düzenleyenler onlarmış. Sağ olsunlar!
Ben bir şehirde yaşadığımı
tünelinden geçerken değil böyle günlerde hissederim.
Gerçekten sağ olsunlar! |