|
.
HAYDAR ERGÜLEN
NÂZIM HİKMET ŞİİRİNİN SİYASİ ETKİLERİ
Attila İlhan, “Hangi...?” sorusuyla başlattığı kitap
dizisini (“Hangi Seks ?”, “Hangi Batı ?”, “Hangi Sol ?”) önemli bir
boşluk bırakarak ‘tamamladı’. Tam sayısını hatırlamıyorum bu dizideki
kitapların ama, sanıyorum bir 7-8 civarında olmalı. Siyasi, fikri
konuların dışında, edebi mes’elelere girmedi bu kitaplarda. Önemli
dediğim boşluk da, bu dizide edebiyat ya da şiirle ilgili her’hangi’ bir
kitabın olmayışıydı. Olsaydı, yapabilseydi, bir okuru, şiir de yazan bir
okuru olarak “Hangi Nâzım ?” sorusunu sormasını beklerdim Attila
İlhan’ın.
“Hangi Nâzım ?” ya da “Hangi Nâzım Hikmet ?” sorusunu Attila
İlhan sormasa da, Nâzım Hikmet 80 yıldır, neredeyse cumhuriyetle yaşıt
bir soru ve sorun olarak hepimizi meşgul etti, etmeyi de sürdürüyor. Bu
meşguliyeti ve daha fazlasını hak ettiğini söylemeye ise gerek yok. Önce
devleti meşgul etti, adliyesi, zabıtası, kolluk güçleri, meclisi,
hükümetleri, askeri ve mülki erkanıyla. Türkiye Cumhuriyeti devletinin,
belirttiğim gibi, neredeyse kurulduğu günden itibaren, dönem dönem
azalıp çoğalan oranlarda, her zaman en önemli meşguliyet konularından
biri oldu. ‘Görece’ özgürlüğüne 1960’lı yıllarda kavuştuğu söylenebilir,
görece diyorum, çünkü bu ‘özgürlük’ bile onun memleketinden uzak ve
memleket hasretiyle üzgün bir biçimde hayata veda etmesini önlemeye
yetmedi. O yıllardan başlayarak muhafazakar sağ cenahta yine ‘görece’
bir ‘yumuşama’ oldu. Nâzım Hikmet’in memleket ve aşk hususundaki
şiirlerinin güzel olduğundan dem vurmaya başlayan söz konusu cenah, yine
de onun ‘Komünist’ olmasını affetmedi. Memleketin toprağından ve
denizinden ayağını kesmek zorunda bırakıldığı günden itibaren yazdığı
şiirlerin, bu toprakların havasından, suyundan, kokusundan uzak ve
mensubu olduğu kampın liderlerine yaranmak maksadıyla kaleme aldığı
‘ideolojik’ şiirler olduğu fikrinde ısrar edildi. İyi de ısrar
sahiplerinin unuttuğu bir şey yok muydu? Nâzım Hikmet memleket hasretini
en yakıcı biçimde duyuran ve Anadolu’nun ruhuyla dolu şiirlerini de yad
ellerde yazmamış mıydı zaten? Pek çok konuda olduğu gibi şiir ve
edebiyat alanında da, şairlere ve yazarlara yalnızca bulunduğumuz
‘zaviye’den bakmak, kendimizi bir türlü ‘Öteki’nin yerine koyamamak gibi,
bir haslet sahibiyiz. ‘Hoşgörü’ kavramını bile çileden çıkartacak
derecede farklılaştırıp, meşrebimize uygun bir dönüşüme uğratmakta
sanırım üstümüze yoktur. Sağ ya da sol cenah diyelim kabaca, her iki
taraf için de geçerlidir bu ‘yoksaymacı’, asıl niteliği “gözden kaçırıcı’
sözümona ‘hoşgörü’ anlayışı. Bir taraf Nâzım Hikmet’i ‘ideolojik’
olmayan şiirleriyle ‘zoraki’ severken, diğer taraf da sözgelimi Sezai
Karakoç’un ilk dönemine, “Körfez” ve “Şahdamar” kitaplarındaki şiirlere
bayılırken, sonraki dönemlerini fazla ‘İslami’ yönelimli bularak, bir
anlamda reddetmiş olmaz mı ? Şairleri, hele Nâzım Hikmet, Sezai Karakoç
gibi dünya görüşlerine ve inançlarına ‘gönülden bağlı’ ve yaşama
sebeplerini de neredeyse buna bağlayan şairleri, ‘yapıştırma’ bir
hoşgörüyle seveceğiz diye, onları düşüncelerinden ve inançlarından
yalıtılmış biçimde okumaya çalışmak bu büyük şairlere ve büyük
yapıtlarına yapılmış büyük bir haksızlık sayılmaz mı ? Bence her ikisi
de artık dünyada ve şiir dünyamızda neredeyse örneği, benzeri kalmamış,
düşüncesiyle ve inancıyla şiirini bitiştiren ‘fedai şair’ler arasında
tartışılmaz öneme sahip büyük şairlerimizdir. Biri bütün ömrünü verdiği
“Komünist Ütopya” doğrultusunda her türlü zorluğa katlanan, diğeri de
şiirinin, kendi geliştirdiği “Diriliş Düşüncesi”nin bir ürünü olduğunu
yazıları ve çıkardığı dergilerle de cesurca beyan eden, iki büyük ‘jest’
sahibi şairdir.
Nâzım Hikmet’in etkisini siyasi planda değerlendirmeyi biraz
daha sürdürelim: ‘Sol’ ve ‘İslami’ kesimlerin şiir ve edebiyat
kavrayışlarında, isimleri ve yapıtları değerlendirmelerinde, diğer
kesimlere göre biraz daha fazla olan bir ‘hakkaniyet’ten söz edebiliriz
sanıyorum. Karşılıklı cepheler halinde, ikiye ayırarak, bölerek
adlandırma yapmak istemiyorum, bu benim hem dünyayı ve memleketi
algılayışıma, hem de şiire ve edebiyata bakışıma ters düşer. Ben,
dediğim gibi, ‘zoraki bir hoşgörü’ doğrultusunda gönülsüzce
kabullenmekten değil, ‘olduğu gibi’ sevmekten yanayım. Bir şairi, dünya
görüşünü, inancını ayrı tutarak sevmenin başta şiirine haksızlık
olduğuna inanırım. ‘Gerçek aşk’tan yanayım bu hususta, yani tüm
kusurları, zaafları, eksiklikleri, fazlalıkları, erdemleri ve
niteliklerini bilerek, kabul ederek sevmekten yanayım. Bu elbette o
şairin dünya görüşünü ve inancını paylaşacağım anlamına gelmez. Esas
olan anlamaktır. Anlarız ama paylaşmayız ki anlamadan paylaşmaya yeğ
tutarım bunu.
Uzatmayalım, 1990’lardan sonra Nâzım Hikmet’le ilgili hiç
beklenmedik bir gelişme oldu. Eskiden beri Türkçü-Milliyetçi kanat
tarafından ‘vatan haini’ ödülüyle onurlandırılan Nâzım Hikmet, ne oldu
nasıl olduysa, birdenbire ‘Başbuğ’ Türkeş tarafından neredeyse ‘milli
şair’ mertebesine yükseltildi. “Ben tepeden tırnağa Türk şairi Nâzım
Hikmet” dizesinin farkına varmış olabilir büyük ihtimalle, Nâzım
Hikmet’in “Davet”ine de bu sebeple uymuş olabilir. Sanıyorum bir parti
kongresinde okudu ‘Başbuğ’ bu şiiri, kendi yandaşlarını bile şaşırtarak.
Ne de olsa gün ‘birlik beraberlik günü’ydü, Türkiye’nin bir halklar,
diller, dinler, kültürler ve renkler coğrafyası olduğunu söyleyenlere
karşı bir yandan da “ne mozayiği ulan !” demeyi ihmal etmeden “Davet”
şiirini okuyan ‘Başbuğ’, bilmiyorum o konuşmasında şiirin tamamını
okumuş muydu? Tamam “Dört nala gelip uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak
başı gibi uzanan/bu memleket bizim”di ama, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve
hür/ve bir orman gibi kardeşcesine” ,bu hasret de bizimdi, “Yok edin
insanın insana kulluğunu” dizesi de aynı şiirin içinde yer alıyordu ve
sınırsız, sınıfsız bir toplumun özlemini yansıtıyordu. Şaşırmamak elde
değildi, elbet şaşırdık, zaten bir varoluş sebebi olarak da her zaman
‘hayret makamı’ndaydık, fakat bunun onunla ilgisi yoktu, adeta bir ‘şok’
yaşadık, ki ‘şok’un şiirde karşılığını aramayın, bulamazsınız, anlamakta
hayli zorlandık. ‘Ezel ebed devlet’ düsturunun sınırları Nâzım Hikmet’i
de kapsayacak şekilde genişliyor muydu ne? Rasyonel akıl bir anlamda
‘devletli’leri de etkilemeye başlamıştı anlaşılan, ‘Yenemiyorsan, yok
edemiyorsan, yararlanmaya çalış !’ kabilinden kullanışlı bir akıl
olduğunun farkına varmıştı belki de iktidarın görünür ve gizli
sahipleri. Böylece Nâzım Hikmet, ‘milliyetçi bir tasavvur’un da, hiç
olmazsa, Türklüğüyle, memleketçiliğiyle yararlanabileceği, ‘ne de olsa
bu toprakların çocuğu’, ‘bu memleketin evladı’ figürü olarak, ölümünden
yıllar sonra ‘içimizden biri’ olmaya başlıyordu. Nâzım Hikmet elbette
bütün bir cumhuriyet dönemi şiirini, o ‘müesses nizam’ı kökünden
sarsacak, yıkacak güç ve kudrette bir şiir yazdı, öncü yeniliklerin,
devrimci atılımların şiirdeki tartışmasız adı oldu. Bir cumhuriyet
kurulurken, cumhuriyet şiirini belirleyecek bir ismin de aynı zamanda
çıkması şüphesiz yeterince şaşırtıcıydı, ama daha da şaşırtıcı olan, onu
‘vatan haini’ ilan edenlerin bu apansız, beklenmedik ilgisiydi biraz da.
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala” dizesinden
mülhem “Nâzım Hikmet şaşırtmaya devam ediyor hala” demek için de çok
sebebimiz var hala. 83 yıllık cumhuriyetin siyasi tarihinde ‘ezici’
çoğunlukta olumsuz bir etki bırakan Nâzım Hikmet’in son yıllarda başına
gelenlerse hepimizin malumu olsa gerek. Şimdi de Irak savaşının, daha
doğrusu Amerikan işgalinin sonucunda bölgenin parçalanıp dağıtılıp
yeniden Batılı güçlerin emperyal iştahları ve şehvetleri doğrultusunda
‘kurulması’na tanık oluyoruz. İşgalin etkisiyle özellikle Türkiye’de bir
‘antiemperyalist dalga’nın yükselişine de tanık oluyoruz. İçinde
muhtelif grupların, neredeyse birbirlerine taban tabana zıt siyasetlerin
yer aldığı bu ‘antiemperyalist cephe’ diyelim, bir yandan artan
milliyetçiliği körüklerken, bir yandan da ‘nevi şahsına münhasir’
özellikleriyle de ilgi toplamaya ve saflarını güçlendirmeye devam ediyor.
‘Nevi şahsına münhasir’ dedim, çünkü ayakları yerden kesik bir
‘antiemperyalizm’ versiyonuyla karşı karşıyayız. Oysa ‘antiemperyalizm’
tek başına değil, ancak antifaşist, antimilitarist, antikapitalist ve
antiracist(ırkçılık karşıtı) argümanları da olduğu, bunlarla birlikte
yürüdüğü ölçüde anlamlı ve gerçekten adına yakışır bir karşıduruş
olabilir. Bunlar olmayınca da ‘dış’tan çok, hayali ve yaratılmış ‘iç
düşman’lara karşı yürütülen bir ‘milli mutabakat’ hareketinden öteye
geçemez. ‘Milli mutabakat’ söz konusu olduğu zamansa ülkenin
aydınlarının, muhaliflerinin başına neler geldiğini gayet iyi biliriz.
İyi de Nâzım Hikmet’in bu işlerle ilgisi ne? Söz konusu hareketin bir
anlamda bayraktarlığını yapan ve ‘utangaç milliyetçi’ler olarak
niteleyebileceğimiz Ulusalcılar ve Kemalistler de Nâzım Hikmet’in
‘Komünist’ oluşunu ihmal ederek (ki inkar etmek de sayılır bu), elbette
bilerek ve kasıtlı bir biçimde, yalnızca Ulusal Kurtuluş Savaşı’na
ilişkin yazdığı şiirleri, “Kuvay-ı Milliye Destanı”nda topladığı
şiirlerini amaçlarına hizmet etmesi bakımından kullanmaya, öne çıkarmaya
başladılar. Geldiğimiz son nokta işte burasıdır: ‘Komünist’ Nâzım Hikmet,
sonunda “Şu Çılgın Türkler”den birisi olarak, eh Nâzım Hikmet’e de
‘çılgın Türk’ olmak yakışırdı ancak, kuvvacı, ‘milli’ şairimiz oldu !
Turgut Uyar söylemişti, “ne denmelidir bilemiyorum”. Ben de.
Sanırım bu bahsi şöyle bir sonuçla bitirmek en doğrusu: Nâzım
Hikmet şiirleriyle, birbirlerinden çok farklı siyasi hareketlerin de
kullanabileceği, yararlanabileceği bir şair haline geldi, getirildi.
Türkiye’nin ana siyasi eğilimlerini, ihtiyaç hasıl olduğunda, yani
‘görünüşte’ etkileyerek, bir anlamda ‘dört eğilim’in de ‘sahte ilgisi’ne
mazhar oldu sonunda. Bunda müthiş bir fırsatçılık, özellikle 80 sonrası
yoğunlaşan bir rant kaygısı görüyorum. Ve doğrusu hem hayranlık
derecesinde seven bir okuru, hem de ‘meslek erbabı’ndan olmamız
hasebiyle bundan tarifsiz üzüntü duyduğumu söylemek istiyorum. Şiirlerin
‘reklam’ amacıyla kullanılması görülmedik işlerden değildir. Daha
yakınlarda Turgut Uyar ve Metin Altıok gibi çok sevdiğim iki şairin
‘yol’ ve ‘yolculuk’la ilgili şiirlerinin, bir otomobil firmasının radyo
reklamlarında kullanıldığını duyunca hem çok şaşırmış ve kırılmış, hem
de dünyanın yaya bıraktığı bu iki şairimizin ruhlarının bundan muazzep
olacağını düşünmüştüm. Elbette şairlerin de siyasal tercihleri vardır,
hele Nâzım Hikmet gibi siyasi görüşüyle de ‘tescilli’ bir şair
ideolojisi doğrultusunda propaganda şiirleri olarak adlandırılabilecek
şiirler de yazmıştır. Buna hiçbir itirazım olamaz. Ama bir şair siyasal
propaganda amacıyla kullanılacaksa, şiirleri yüksek sesle, meydanlarda,
mitinglerde, toplantılarda okunacaksa, bunun yeri de siyaseten yakınlık
duyduğu siyasi hareketlerin toplantılarıdır. Artık aramızda olmayan bir
şairi, düşüncesi, dünya görüşü, inancı ve arzusu hilafına, bir yönüyle
öne çıkarıp kendi amaçlarımız paralelinde kullanmak, edebi olmayı geçtim
ahlaki olarak da bağışlanmaz bir zaaf, bir fırsatçılık ve rant
girişiminden başka bir şey değildir. Hele o şairin şiirlerine itibar
ettiğini ‘gösteren’ çeşitli koalisyon ve tek parti hükümetleri hala
iade-i itibar girişiminde bulunmaktan ‘şiddetle’ kaçınıyorlarsa !
Unutmayalım ki, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmek isteyen, hani
başında bir de çınar ağacı olursa fena olmayacağını belirten şairin
mezarı, hasretini çektiği memleketinden hala çok uzakta. Bu hasret de
bizim! |