-


-
| |
|
.
ERDAL ÇAKIR
YOLLARINIMEÇHULEBAĞLAYANADAM: NÂZIM
HİKMET
Özgeçmişinden kopmuş/koparılmış her toplum şiirinden de
kopmuştur. Şiiriyet ve şairanelik buharlaşmış, şiiriyet ve şairaneliğin
sağladığı rikkat, yerini hamlığa ve kabalığa bırakmıştır. Hele ki,
kimliğindeki aidiyyet hanesinde köklü bir medeniyetin temsilcisi olduğu
yazılı bir toplumsa bu, savrulmasındaki şiddeti ve insanlık adına sahip
olduğu heybet ve estetikle bağlarının kopmasından sonra sahneye hakim
olan aslî ve talî unsurların oluşturduğu trajediyi hiç bir şeyle
mukayese etmemiz mümkün olamaz. Tabiî ki, bu birden ortaya çıkan bir
durum değildir. Önce sıvalar dökülür, ardından dökülen sıvalara bakarak
sadece iç geçirme avuntusuyla yetinmesini öğrenen (!) duyarlılığın,
yapıyı ölüme götüren sürece takındığı kayıtsız tavrın giderek pekişmesi
sonucu, kimliğe karakterini veren renklere yabancılaştığı görülür.
Sanatın hayatla bütünlüğü bozulur ve taklit etme yetisi ön plâna çıkar.
Biyografik eserlerin ya da değerlendirmelerin konusu olan
kişilerin hayatları, sanatları, bilimsel çalışmaları vs. irdelenirken
hep bir tek boyutluluk göze çarpar. Kişinin yaşadığı zaman adeta
görmezden gelinir. Yaşanan zamana tesir eden etkenler, sosyolojik,
sosyo-psikolojik ve tarihsel yönleriyle nelerdir, kişiyi nasıl
etkilemiştir; aile, çocukluk ve çevre faktörlerinin, oluşan kişilikte
zamana uyumu veya uyumsuzluğu noktasında ki tesir derecesi nedir gibi
araştırmaların uzağında yapılan bu çalışmalar, oldukça subjektif
profiller vermektedir. Biyografilerin tabiatında var olan ve dozu
tutturulabildiği sürece hoş görülebilecek subjektivizm, ne yazık ki,
çoğu zaman kişiden soyutlanmış yüceltme sıfatlarıyla dolu bir niteliğe
bürünmektedir. Dolayısıyla, okuduğumuz biyografik eserlerin genelinde
destansı bir kahramanla yüz yüze buluruz kendimizi. Sanki, yaşanan
dönemle, dönemin içindeki şahsiyet hiç bir tekabüliyet noktası
bulamamışlardır. Sanki biz, başarılı olmuş veya olamamış bir mesihin
hayat hikayesini okuruz.Yukarıda değindiğimiz üzere taklit etme
yetisinin öne çıktığı dönemlerde bu yaklaşım, kendisini daha yalınkat
bir biçimde hissettirmektedir.
Taklit dönemlerinin en belirgin özelliklerinden biri, kendini
ifade edememektir. Îbn-i Haldun’un “Mağluplar, galipleri taklit eder”
görüşü, hayatın tüm hücrelerine aynı yoğunlukta tesir eder. Bir aidiyyet
bunalımıdır toplumu kuşatan. Günümüzün tartışmalı konularından biri olan
biz doğulu veya batılı bir toplumuz paradoksunda da bunu görmek mümkün.
Üzerinde yaşanılan toprakla bağımıza ilişkin organik bir anlam içermeyen
bu tartışmaların kaynağına indiğimizde, İbn-i Haldun’u haklı çıkaran bir
duruş kaybına uğradığımızı fark ederiz. Bunun adı tam anlamıyla
ifadesizliktir. Çünkü, ait olduğumuz değerler dünyasını işaret eden
parmaklar, üzerine bastığımız noktanın dışındaki yerleri göstermektedir.
“Onlar” öznedir ve biz kimiz sorusu mel’un bir sorudur. Çok tehlikeli ve
toplum anlağının üstesinden gelemeyeceği bir karmaşayı barındırır içinde.
Hakim ses şunu dikte eder: Toplum yani “biz”, acilen bir kâlp nakline
ihtiyaç duymaktadır. Yoğun kâlp araştırılarının sonu hiç gelmez. Galibin,
taklide ve taklitçiye yüklediği misyon budur çünkü. Beyin ise, önemini
yitirmiştir. Bilinen odur ki, her beyin mevcut kâlbin pompaladığı o
kâlbe uygun kanla beslenerek hayat bulacaktır. Söz konusu dönemlerde
yetişen sanatçı, düşünür ve bilginlerin bir çoğu da bundan nasibini alır.
Medeniyetlerin varlık tezahürlerinde göze çarpan aslî unsur,
uzuvlar arasındaki armonidir. Medenî bir toplum hayatıyla açığa çıkan
musikî, son derece zengin ve kuşatıcıdır. Her sesi ve her şeyi kendine
özgü kılma yetisi üst düzeydedir. Aksi durumda ise, bir Latin
özdeyişinde söylendiği üzere “En iyi, bozulduğunda en kötü olur”.
Nâzım Hikmet, bir medeniyetin yıkılış dönemine ve sonrasında
o medeniyetin bağ bozumundaki hüzne tanık olmuş bir isimdir. O’nun
serüvenine, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleriyle Cumhuriyet’in
kuruluş ve sonraki zamanlarına tekabül eden evreleri eşlik etmektedir.
Nâzım Hikmet’i, şairliği, yazarlığı, mücadelesi ve özel
yaşamıyla bir bütün olarak incelediğimizde ortaya çıkan portrenin en
belirgin özelliği, şiirinin peşine düşmüş bir adam olduğudur.
Çocukluğundan itibaren ruhunu saran şiir zevki, tüm yaşamının biricik
itici gücü niteliğindedir. İç dünyasında yaşadığı karmaşa, arayışlarının
karşılığını genellikle hayal kırıklığı olarak aldığı geri dönüşler,
aşkları ve ideolojisi, şiirine akan ırmaklar şeklinde tecelli etmiştir.
Ancak hemen belirtmeliyiz ki, cerbezeli kişiliğinin aradığı sükûnu
kendisine bahşedecek iksir, Nâzım Hikmet tarafından keşfedilmiş
değildir. Ne yaşadığı topraklar üzerinde kurulan yeni düzen ne
sosyalizmin vaat ettiği özgürlük ve eşitlik, bir realite olarak O’nda
karşılık bulmuştur. Her şeyden el etek çekerek kendi iç huzuruna sığınma
arzusunu duyduğu ve bunu özel yaşamına uygulamak istediği zamanlarda da
çevresindeki hareketlilik buna izin vermemiştir. Çünkü Nâzım Hikmet,
pozitif-negatif temas kurduğu ya da kendisiyle temasa geçen kesimler
tarafından daha çok bir eylem adamı olarak algılanmış ve bu algı, O’nu
sonuçları itibarıyla talihsizlik biçiminde değerlendirilebilecek bir
anaforun içine itmiştir. Oysa Nâzım Hikmet, bahriyeli olma idealiyle
adım attığı yetişkinlik dönemi ve Kurtuluş Savaşı’na aktif katılım
isteğiyle dolu olduğu süreçlerde üst üste hayal kırıklıkları yaşamıştır.
Sovyet Devrimi’nin neliğine ilişkin, bizzat Devrim’in gerçekleştirildiği
topraklarda yaptığı, insan refahı ve huzuruna odaklı gözlemleri de buna
eklendiğinde sözü edilen kırılmalar daha da oylumlu hale gelmiştir.
Nâzım Hikmet’in yaşam öyküsüne analitik bir yaklaşımla mercek
tuttuğumuzda sorgulanması gereken üç temel noktaya dikkat çekmek yerinde
olacaktır: Bu noktalar, O’nun nerede olmak isterken nerelere kaydığına,
hayattayken ve ölümünden sonra hakkında yapılan tanımlamaların ne denli
yerli yerine oturduğuna dair doğru soruların sorulmasına ve yaşamındaki
kırılmaların daha anlaşılır olmasına katkı sağlayacaktır.
1- Nâzım Hikmet, bahriyeli olmak ister fakat, sağlık
problemlerinden dolayı donanmayla ilişiği kesilir. Bahriyelilik üzerine
öğrencilik yıllarında yazdığı şiirlerden de anlaşılacağı üzere, çok
istediği bir meslekten tam da mesleğe atılmanın arifesinde gelen kopuşun,
ruhunda doğurduğu travma ile birlikte hayatını bir belirsizliğe doğru
sürükleyişi söz konusudur. 1920 yılında yaşadığı bu olay, Nâzım
Hikmet’in istediği kulvarda seyretmiş olsaydı, bugün adı sanı bilinmeyen
ve önce Osmanlı’nın akabinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin şiire ilgi duyan
hatta şiirler yazan bir denizcisi olarak mı ömrünü tamamlayacaktı yoksa
yine bildiğimiz portresine yakın çehresiyle mi karşımıza çıkacaktı? Bu
soruya, insanların hayatlarındaki dönüm noktalarının, yaşamlarının
sonraki kısmına nasıl tesir ettiğinin ayırdı ve o dönüm noktalarına
rastlayan konjonktürle hangi bileşenlerde kesiştiğinin tahlîli ile
birlikte cevap aramak gerekir. Arzu edilene muhalif sonuçların insan
ruhunda bambaşka şerareler yarattığı bilinen bir gerçektir. İyi olana
sebebiyet vereceği gibi beklenmedik olumsuzlukları da getirebilir.
2- Denizcilik macerasından sonra Kurtuluş Savaşı’na aktif
katılımda bulunmak için 1921 yılında gittiği Ankara’da, beklentilerini
karşılamayan, aksine O’nu öfkelendiren, üzen bir havayla karşılaşmış
olması ve müteakiben Ankara tarafından apar topar Bolu’ya öğretmen
olarak gönderilmesi. N. Hikmet’in yaşam eğrisinde önemli sayabileceğimiz
ve geleceğini hiç de plânlamadığı bir biçimde şekillendirecek olan bu
terslikler, O’nu başka bir dünyanın kucağına bırakmıştır. Nâzım Hikmet
gibi, o günlerin kanı hızlı deveran eden simalarında heyecana yol açan
Sovyet Devrimi, onlarda iki türlü karşılık bulmuştur: İlki, Devrim’in,
1. Dünya Savaşı ile birlikte iyiden iyiye sarsılmış olan ve kapitalizmin
emperyal gücünün tarümar ettiği dünya düzenine yeni bir şekil verme
iddiasındaki evrensel mesajdır. İkincisi, dünya sahnesine bir ilkle
çıkmış olan Lenin’in, somut desteklerle birlikte, kurtuluş mücadelesi
veren Türk Milleti’nin yanında olduğu algısıdır. Doğrusu, Sovyet
Devrimi’nin, tarihsel perspektiften bakıldığında zaman olarak henüz
teyit edilebilecek bir tecrübeye yaslanmadığı halde özgürlük, eşitlik,
bağımsızlık gibi, o günün boz bulanık ortamında hemen kana karışıveren
vaatlerinin devingen cazibesi de bir çokları için göz kamaştırıcı
niteliktedir. Sovyet deneyimindeki teori-pratik uyumsuzluğunun daha
işin başında kendini göstermesi, teoriye duyulan itimadı ve beslenen
umudu henüz sarsacak kadar yaşanmış değildi. Kapitalizmin vahşi
açlığından bunalmış zihinlerin ve ülkelerin, hakkında bir takım
kuşkulara sahip olunsa da insan yaradılışının kolayından meyledeceği
kavramları bir dünya sistemi haline getirme iddiasında bulunan,
artılarının ve eksilerinin ne olduğunun tam belirmemiş olması avantajını
kullanan bir rejimin, muhteviyatının, tüm dünya için selamet sahili
olduğu yönündeki mesajının haddi zatında bir yanılsamadan ibaret
olduğunu bugün yalın bir şekilde ortaya koyabilme imkânlarına sahip
olabiliriz; dünyamızın dününde bunu görebilmek zordu tabii ki. Ancak
burada, Nâzım Hikmet tanıklığından bu ülkenin orijini nedir, yıkılan
neydi, emperyalistlerin Osmanlı topraklarından silip atmak istedikleri
Osmanlı tebası mıydı yoksa başka bir şey miydi, emperyal güçlerin çaplı
saldırılarının hedeflerinde ne vardı gibi soruların çıkması ve bu
soruların tevlit ettiği doğru teşhisleri içeren bir birikimin tezahürünü
bekliyor insan. Galiplerin, mağluplar üzerindeki başat karakteri, Nâzım
Hikmet ve dönemi insanlarında da görülüyor ne yazık ki. Mevlâna ve
Gazâli okumaları, N. Hikmet’te sadece günün sıkıntısını gidermek için
magazinel bir boşluk alma çabası değildi elbette. (Yoksa öyle miydi!).
3- Sovyet İhtilâl’ni yerinde
gözlemleyen seyahat ve faaliyetlerinin ardından Nâzım Hikmet’in,
Türkiye’ye dönüşü sonrasında yaşadığı yıllar, sıkıntılar, hapishane
günleri ve adeta kendisine dayatılmış astımlı bir hayatı yaşama
zorluğuna muhatap olduğu dönemdir. 1930’lu yıllar, N. Hikmet’in, Piraye
Hanım’la birlikte huzuru, sakin bir hayatı sindire sindire yaşamayı arzu
ettiği yıllardır. İstanbul-Göztepe’de ikâmet ettikleri köşk, N.Hikmet
için aile bireyleri ve dostlarla her türlü paylaşımın yaşandığı sıcak
bir mekândır. Ne var ki, yazın hayatındaki aktivitesi, zülf-i yâre
dokunan çıkışları ve temas halinde olduğu çevresi, erk’te rahatsızlık
doğuruyordu. Haliyle N. Hikmet’i bekleyen yıllar münzevi bir huzurun
tersi istikametinde sıkıntılar, ayrılıklar, hapisler ve vatan özlemiyle
dolu olacaktı. Ama o dönemin baskın anlayışından yara alan sadece N.
Hikmet değildi. N. Hikmet düşüncesinin karşı saflarında duran şair,
sanatçı, düşünür kimlikli kişiler de benzer durumla karşı karşıya
idiler. Rejime muhalif durduğu var sayılan herkes, bildik anlamda bir
tehdit algısının kapsamı içindeydi. Ne istiyordu bu insanlar?
Bilim insanları, düşünürler ve sanatçıların kaderleri,
yaşadıkları ülkenin toplumsal parametrelerini, çalkantılarını, şaşaasını
yansıtması bakımından önemli ip uçları verir. Söz gelimi bir sanatçı
biyografisini elimize aldığımızda, bu iki biyografik ürünü birden
elimizde tuttuğumuz anlamına gelir: Biri sanatçının, diğeri ait olduğu
ülkenin tarihinin, sanatçının yaşadığı tarihlere denk düşen zamanının
biyografisidir. Özellikle, içinde bulunduğu dönemde yapıp ettikleriyle
temayüz etmiş şahsiyetlerin paylaştığı ortak bir çizgi vardır:
İstisnaların dışında bir çok seçkin yazın ve aksiyon insanının her
nedense dönemleriyle başı hoş değildir. Rahatsız etmişlerdir ve rahatsız
edilmişlerdir. Uyum içerisinde olmaları beklenen yerleşik düzenlerle
bile ciddi anlamda çatıştıkları olmuştur. Neden mi? Çünkü, bu insanların
ruhları, rutini üretmesi kaçınılmaz olan yerleşikliği kesinlikle kabul
etmez. Yerleşik düzen, kendisini var kılan olguların yerleşik bir
insicam halinde muhafaza edilmesini ister. Adı komünizm olsun,
kapitalizm olsun ya da bir din devleti… fark etmez. Devletlerin ortak
bir işleyiş düzeneği vardır ve sivriliklere asla müsaade etmez. Tüm
devlet yapıları da aslı itibarıyla muhafazakardır. Çünkü, esas olan
mevcudu korumaktır devlet için. Dolayısıyla yapıya entegrasyonu mümkün
olabilecek (değişim değil) dönüşüm taleplerini bile şüpheyle karşılar.
Oysa sürekli bir devşirme, yoğurma, sentezleme ve yeniyi arama faaliyeti
içinde olan atak ruhlar söz konusu insicamı yetersiz bulur ve sürekli
itiraz ederler. Bu da çatışmayı kaçınılmaz kılar.
Nâzım Hikmet’i de çatışmanın, kavganın, isyanın içine çeken
dönem Türkiyesi’nde, bilindiği üzere eşine az rastlanır bir önce-sonra
hikayesi vardır. Mağlup bir imparatorluğa yaptırılan doğumun, doğum
öncesi, doğum anı ve doğum sonrası sancıları devam etmektedir.
Coğrafyasıyla, nüfuz alanıyla, prestijiyle, kimliğiyle ve diliyle
küçülmeye mahkum edilmiş bir devletin, ne yapacağım telaşı ve şaşkınlığı
bütün bünyede hissedilmektedir. Deyim yerinde ise, tam bir hengâme
yaşanmaktadır. Küçüğün, doğal büyüme sürecinin tam tersi bir keyfiyettir
yaşanan: Yani bir imparatorluğun, çapı müstevlîler (galipler) tarafından
takdir edilen iğne deliğinden geçirilerek ulus devlete dönüşmesi…
Kökleri de kapsayan acılı bir budanmadır söz konusu olan. Delikten geçme
/geçirilme anında bünyeye hayatiyet veren bir çok uzuv (değer) ya çok
hırpalanmış veya kesilip atılmıştır. Ancak, yeni doğanın yaşaması,
olmazsa olmaz uzuvların varlığına bağlıdır. Problem de bu noktada
başlamaktadır. O günlerin Türkiyesi ile çakışan iki ilginç yaşam öyküsü
vardır: N. Hikmet Ran ve N. Fazıl Kısakürek. Benzer yanları da dikkat
çekiçidir ayrıca. Öncelikle İstanbul doğumlu yani bu toprakların
çocuklarıdırlar. Konak hayatı diyebileceğimiz bir yaşam tarzından
gelmişlerdir. Doğumlarından itibaren bir şiir atmosferinin içinde
bulmuşlardır kendilerini ve şair doğmuşlardır. İkiside çok zekidir ve
dominant karakterlidir. Renklerini veremedikleri hiç bir şey onlara ait
olamaz ve o şeylere karşı kesif bir yabancılık hissiyle doludurlar hep.
Emsal sayılacak kadar yaşları birbirine yakındır ve bundan dolayı da
tanığı oldukları olaylar ortakdır. Yazın dünyasında genç yaşta üne
kavuşmuş ve çok sayıda eser vermişlerdir. İkisinin de mevcut rejimle
temasları şiddetli olmuştur. Muhaliftirler. Gelişen zaman içinde
taşıdıkları düşüncenin sembol isimleri olmuşlardır. Şairliklerinin yanı
sıra, dili şiir formunda kullanma konusunda da söz ustasıdırlar. Sonraki
zamanlarda, sanatçı kişiliklerinden daha çok, biraz da kendi tercihleri
doğrultusunda, dünya görüşleriyle anılır olmuş ve tanınmışlardır.
Kesişmeyen görüşlerinden dolayı, doğal olarak birbirlerine de
muhaliftirler. Bu iki ismin, üzerinde önemle durmak istediğimiz bir de
ortak kaderleri vardır: İstismar edilmişlerdir.
Fikir de dahil olmak üzere her şeyin ithal edildiği bir
ülkede özgür ve özgün yerli seslerin duyulması, bu seslere kulak
kabartılması beklenemez. Çünkü, oktavlı sesler tarihin hiç bir döneminde
konjonktürün algı frekansına girmemiştir. Çok tiz ve rahatsız edici
bulunmuştur. Zaten bu sesler, frekansı geniş bir çağı yakaladıklarında
tarihin yönü değişmiştir. Fakat genellikle kendilerinden kısık sesle
çağı terennüm etmeleri hatta moda şarkıları söylemeleri istenmiştir.
İtaatsizlikleri halinde seslerinin hapsedilerek kısılacağı tehdidinde
bulunulmuş ve çoğunlukla da ses kısıklığına mahkûm edilmişlerdir. Oysa
sözünü ettiğimiz ses sahipleri yolunda gitmeyen bir şeylerin uyarıcısı
durumundadırlar ve çığlık atarlar. Çığlıksa, normali işaretlemez; korku
veya sevinç ifade eder. N. Hikmet ve N. Fazıl içinse bu nasıl tecelli
etmiştir: Biri vatan haini ilan edilmiş, diğerininse yaşamının son
günlerini geçirdiği hastane yatağına tutuklama emri gönderilmiştir. Ama
daha elîm olanı her ikisinin de, hayatlarını ortaya koydukları
düşüncelerinden şiirlerine yansıyan dizeleri bazen de bir bütün olarak
şiirleri, geçici tatmin sağlamak üzere dillere pelesenk olmuştur.
Şiirsel yönü zayıf olan ve şiirden ziyade söz ustalığına dayanan
dizeleri, meydanlarda, salonlarda ya da grup içinde hamasî bir tarzda
okunarak, altını aklın değil de kuru heyecanın beslediği bir bilinç
bileyleme ve oluşturma çabalarına malzeme yapılmıştır. Sanatçılıklarını
ve yazma kudretlerini sergiledikleri eserleri ise, erbabının dışında
kimseyi ilgilendirmemiştir.
Son söz: N. Hikmet bir vatan haini değildir. Yanlış da olsa,
özentiye de kaçsa bir fikrin samimi hamili olan bir kişiliktir. Bunun
çilesine göğüs germiş ve doğru bildiğini ulu orta söylemekten ve
yazmaktan çekinmemiştir. Bu ülkede yaşanan acılara ve yanlışlara cesurca
dikkat çekmiştir. Reçetesindeki ilaçlar Ülke’nin metabolizmasına uyum
sağlamayacak türden ilaçlar olsa da bünyedeki iltihaplanma ve ritim
bozukluklarından duyulan sancıyı içten içe hissetmiş ve yaşamıştır. Ama
daha önce de değindiğimiz gibi O, hep şiirinin peşinde olan bir adamdır:
Yalnız ve tenha.
|
|