-


-
| |
|
.
TÜRKÇENİN SÜRGÜN ŞAİRİ:
NÂZIM HİKMET
‘Yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak’
Nâzım Hikmet
Türkiye, 19. yüzyıldan itibaren giderek şiddeti artan sarsıntılarla
tarihsel, siyasal, kültürel, sanat, edebiyat ve ekonomik anlamda
bütünüyle toplumsal bir değişime ve dönüşüme zorlandı. Bu sürece,
kimi zaman farkında olarak, kimi zaman da farkında olmayarak kendi
toplumsal dinamikleriyle de katkıda bulundu. Kendi tarih ve toplum
bilincinin ürettiğini sandığı stratejilerin, içinde bulunduğu
durumdan çıkış yollarının ustalıkla önüne sürüldüğünü o günkü
koşullarda göremedi; hâlbuki tarihsel birikiminin ve bilincinin bu
zorlukları altetmesi, tuzakları görmesi gerekirdi; Türkiye’nin tarih
içindeki yerinden, sorumluluğundan ve işlevinden de, en azından bu
beklenirdi. Elbette yapılması gereken, tarihe bakıp bakıp
hayıflanmak değil, tarihi ve bu tarihi yapan insanların maceralarını,
tarihin oluşum sürecindeki koşulları sağlıklı yaklaşımlarla,
aydınlık bir bilinçle okuyabilmek, bütünüyle birikime dönüştürüp bu
birikimi de gereği gibi değerlendirebilmektir.
20. yüzyılın başlarında ise Türkiye, evrensel anlamda kendisini tam
anlamıyla kuşatılmış buldu; bir dünya savaşının eşiğinde ve
paylaşılmak üzere masadaydı. Kapılarını, pencerelerini, bacasını,
çatısını sarsan ve âdeta bütün yönlerden esen şiddetli rüzgârların
etkisi altındaydı. Çeşitli tarihsel, toplumsal ve siyasal fay
hatlarının harekete geçmesiyle bütün dünya ile birlikte Türkiye de
sarsıldı. Çoğu zaman bu fay hatlarına yakınlığı ve
jeopolitik-stratejik konumu nedeniyle daha çok da Türkiye sarsıldı.
Her sarsıntıdan sonra farklı toplumsal duyarlılıklar kendilerince
‘yeni bir yapılanma’ yolu ve yöntemi denemeye çalıştı. Birinci Dünya
Savaşını fiilen yaşadı ve birçok organını kaybetti; bu süreçte
yüzyıllar boyunca da işleyecek ve acısını hissettirecek yaralar aldı.
O gün kaybedilen organların yokluğunu ve hâlâ kanayan o yaraların
acısını bugün de toplum olarak sürekli hissediyoruz. Türkiye’nin bu
büyük savaşı yaşadığı yıllarda, hemen yanıbaşında, kendisi gibi bir
imparatorluk olan Çarlık Rusyasında, 20. yüzyılın ilk büyük devrimi
olan ‘1917 Ekim Devrimi’ gerçekleşti. Marksizm, âdeta teorisini
yanıltarak beklenilmeyen bir biçimde işçi toplumunda değil de
Rusya’da pratiğe dönüştü, hayata geçme imkanı buldu ve uzak yakın
dünyanın hemen her yanında yepyeni bir devrim rüzgârı estirdi.
Elbette bu rüzgâr Türkiye’de de çok yakından ve derinden hissedildi.
Neredeyse ardı ardına denilebilecek kadar kısa bir zaman sonra
üçüncü büyük sarsıntıyı kendi içinde yaşayan Türkiye, uygarlık
bütünlüğü ve bağlamı içinde en son tarih kesiti sayılabilecek ‘bin
yıllık tarihini’ tersyüz ederek 1923 Devrimlerini gerçekleştirdi;
ama iç siyasette ve dış siyasette geliştirdiği bütün reflekslerinde,
bu tarih yükü ve Ekim Devrimiyle birlikte esen rüzâr, hem de süreğen
bir korku psikolojisine dönüşecek biçimde belirleyici oldu. 1923
Devrimlerinin toplumsal plânda uygulanmaya konulduğu süreçte Türkiye,
bu sözünü ettiğimiz psikolojik refleksle birlikte, kendi arkasında
bıraktığı ve unutmaya çalışarak kurtulmak istediği ‘bin yıllık tarih’
yükünün ağırlığını ve nefesini, tam anlamıyla ensesinde hissetti;
hâlâ da bu hisle yaşıyor. Her iki tarihsel ve toplumsal olguyu da,
bir devlet bilinci ve özgüveni ile yüzleşerek birikime ve kazanıma
dönüştüremedi: 1923 Devrimlerinin temel dinamiklerini ve gelecek
tasarımlarını gözönünde bulundurduğumuzda, bu ürkek devlet
reflekslerini anlayabiliriz elbette. Neki, geçmişten geleceğe Türk
toplumuna yüklediği tarihsel maliyeti düşündüğümüzde hak vermek
mümkün değil. Türkiye’nin yelkenleri, sosyolojik tanımı gereği bir
devrim olmayan Hitler faşizminin hemen hemen dünyanın yarısında
estirdiği rüzgârdan da nasibini aldı. En çok da 1923 Devrimlerinin
kadrosunun bıyıklarında görüldü bu rüzgârın izleri. İkinci Dünya
Savaşı paronoyası, yalnızca gecelerini değil, uzun bir süre
geleceğini de kararttı. Yüzyılın sonuna doğru dünya ölçeğinde ve
tanımı gereği tam bir toplumsal devrim olarak gerçekleşen ve siyasal
ateşiyle Türkiye’nin yeniden ısındığı altıncı sarsıntı ise 1979 İran
İslam Devrimiydi. Arada yalnızca bir sınırtaşı vardı ve tarih,
kültür, inanç litaratürü açısından rüzgârın sesini, ateşin ısısını
Türkiye’de daha okunur hâle getirmek gibi bir önem ve hassasiyet
taşıyordu. Bunlardan başka Türkiye, kendi içinde de herbiri
toplumsal bir rektefe, siyasal tedbir amacı ve özelliği taşıyan dört
darbe yaşadı. Türkiye’nin tarih, kültür, düşünce, sanat, edebiyat,
dil, din, siyaset, yurt… gibi kendisini dünden yarına tarih içinde
vareden iliklerinin kodları yeniden, yeniden düzenlendi. Toplumsal
dokusundaki ilmek uçları, geçmişine ve geleceğine eklemlenme
yeteneğini ve imkanını kaybedecek şekilde kördüğüm hâline getirildi.
Elbette Türkiye’nin 20. yüzyılı böylesine kaba çizgilerle kolayca
yaşanıp geçmedi. Yüz yıllık yakın tarihinde neredeyse her on yılda
büyük bir toplumsal sarsıntı geçiren Türkiye, içten içe de kendi
tarihinin sesinin kulaklarındaki uğultusundan kurtulamadı. Bu ruh
hâli içinde, toplumun her kesimi ile çatışmalar yaşadı. Kendi elini
kesti. Doğru söze de yanlış söze de yasaklar koydu; sandı ki konuşan
herkes aleyhine konuşuyor, söz almak için elini kaldıran herkes
hain, susanlar mutlaka bir şeyler gizliyor, önerisi olan herkes
yıkıcı, bir haksızlığa işaret eden herkes işbirlikçi… Böylesine
kabaca bir tanımlama ve ayrıştırmadan sonra hiç kimseyi olduğu yerde
görmek ve tanımak mümkün değildi doğal olarak. Bu durumun giderek
koyu bir sis hâlinde toplumsal körleşmeye yolaçmasında, yalnızca
korunma içgüdüsüyle hareket eden sistemin değil, ne yazık ki aklı
başında olması gereken ama bir türlü olamayan herkesin de payı
vardı. Dünyanın hangi tarafından bir rüzgâr estiyse, bunu ülkesi
için bir kazanıma ve birikime dönüştürecek olan düşünürler,
aydınlar, entelektüeller, bilginler, sanatçılar, yazarlar,
siyasetçiler… de o yönde eğildiler: Öykünme ve uyarlama kolaycılığı,
hem toplumsal korkuyu büyüttü hem de çiğnenen çamuru çoğalttı;
siyasal ve ideolojik ithal, sığınma, arkalanma yönteminin çıkar yol
olduğu yanılgısını iki ağızlı bıçak hâline getirdi ve nice toplumsal
değerlerin, birikimin heba olmasını sağladı. Bu değer ve
birikimlerimize sahiplenmek bile tehlike arzeder hâle geldi.
Bu bağlamda geçtiğimiz yüzyılı bazı düşünürlerin, sanatçıların,
yazarların, şairlerin, bilginlerin ve siyaset adamlarının verdikleri
mücadeleleri, yaşadıkları hayatları üzerinden okumaya ve anlamaya
çalışmanın çok öğretici olacağını, birçok sorun üzerinde daha
sağlıklı düşünmemize yolaçacağını söylemek hiç de yabana atılacak
bir düşünce olmasa gerek. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu,
Kemal Tahir, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Ahmet Hamdi Tanpınar… gibi
sanatçı ve düşünürlerle oluşan bir anlam çerçevesinde daha pek çok
adla birlikte Nâzım Hikmet de hayatı ve mücadelesiyle yüzyıllık
tarihimizin okunmasında, anlaşılmasında yolaçıcı olabilecek
insanlardan birisidir. Bu tür insanların düşüncelerinin,
inançlarının, siyasal ve toplumsal önerilerinin yanında ya da
karşısında olmak gibi önyargılı bir siyasal cehaletle oluşan ve hâlâ
yaşayan korku eşiğini aşamadıkça, uygarlık birikimine, tarih
bilincine, gelecek tasarımına da ulaşamayız. Kendi dil, kültür,
tarih iklimimizden doğan bir değeri reddetmekle onu yoketmiş
olamayız. Sırtını dönmek eylemi özgüvenden değil, korkudan
kaynaklanır.
Bir de şu var: Tarihinden, kültüründen, dilinden ve inancından
hiçbir insanı sürüp çıkarmaya, hiçbir siyasal sistem güç yetiremez.
Düşünce, sanat, edebiyat ve kültür tarihi bu iddiayı doğrulayan
haklı örneklerle doludur. Unutulup gidenler sürülenler değil,
sürenlerdir. Sürgün, ya hiç sürülememiştir ya da bir gün dönecektir
sürülüp çıkarıldığı yere. Sürgünlüğün, mahrumiyeti ve hasreti kadar
çoğaltıcı bir yanı da vardır. Ait olduğu coğrafyadan ve dilinden
sürülmeyi derinden hisseden, bu sürgünlüğü yoğun yaşayan düşünce,
sanat ve edebiyat insanları için haksızlık olmakla birlikte, sonuçta
bir kazanıma dönüşüyor sürgünlük. Çünkü onların hissettikleri,
yurtsamadan başka bir şeydir. Onlardaki sürgünlüğü imkansız hâle
getirme, iptal etme kararlılığı, aynı zamanda kendilerini süren
siyasal gücü zaafiyete düşüren, tarih önünde zor durumda bırakan bir
başka güce dönüşüyor. Yeryüzünde her ulustan birçok yazarın,
düşünürün, sanatçının, bilim insanının ve siyasal önderin, hayatında
böylesine bir tarihsel sözalma imkanı elde ettiğini, sürgünlerinin
kendilerini ölümsüzleştirdiğini görürüz. Çünkü anadilin, anadilde
üretilen düşünce, sanat, edebiyat ve kültürün, eninde sonunda
siyasal iktidarları kuşattığı, tarih boyunca insanlığın yaşadığı
sayısız deneyimlerle ıspatlanmıştır. Kimi zaman sürgünlük, sürgünün
önüne bir açmaz da koyar; trajik bir durum çıkar ortaya: Bir siyasal
güç tarafından sürülürken, isteyerek ya da istemeyerek, bir başka
siyasal gücün korumasında mücadelesini vermek ve siyasal/stratejik
anlamda sahibinin sesi durumunda kalmaktan ve iptal olmaktan, ancak
sağlıklı bir düşünce dünyasına, sağlam bir kişiliğe yaslanarak,
aydınlık bir ufka umutla gözlerini kırpmadan dikerek kurtulabilir.
Nâzım Hikmet, bütünüyle bu mülahazalarımız çerçevesinde konuşulup
değerlendirilmesi, düşüncelerinin, sanatının, hayatının
öğreticiliğinden yararlanılması gereken dilimizin bir şairidir. O da
şu ya da bu nedenle ülkesinden sürülmüş ama Türkçeden
sürülememiştir: Türkçenin başarılı ve güzel şiirleri arasında Nâzım
Hikmet’in şiirleri de bu ülkede bugüne kadar olduğu gibi bugünden
sonra da hep okunacaktır: Ondan geriye, Türkçenin güzel şiirleri
kalmıştır…
Düşünceleri, yazdıkları ve yaşadıklarıyla kimi zaman haketmediği
eleştirilere, yergilere, hatta hakaretlere maruz kalmış, eserleri
yasaklanmış, takip edilmiş, sürülmüş, hapislerde yatmış, kimi zaman
da haketmediği övgüler almış, hatta efsaneleşmiştir. Siyasal
düşmanlıkların yolaçtığı körleşme nedeniyle Türkiye’nin birçok
değerinin kadri bilinmediği gibi onun da Türkçeye verdiği emeği
görmeyenler, bir zamanlar onun adı üzerinden düşmanca bir tutumla
yurtseverlik yapmışlar, daha sonra şiirlerini siyasal bir araç
olarak alıp okuyarak ne denli Nâzım sever olduklarını ıspat etmek
suretiyle kendilerini meşrulaştırma ikiyüzlülüğünü göstermişlerdir.
Bir yerden bakınca Nâzım Hikmet, Türkiye’de Mustafa Kemal’e ve
Kemalizme, Sovyetlerde Staline ve Stalinizme de karşıdır, her iki
taraftan da mağdur edilmiştir… Bir başka yerden bakınca da hem
Kemalist hem de Stalinisttir; rodyo konuşmalarında kendisini
Stalin’in yarattığını, gözlerini onun açtığını söylemiştir… Mustafa
Kemal’e şiirler yazmış, ondan da affını dilemiştir. Kimilerine göre
kadın düşkünü, kimilerine göre de serâpâ âşık bir şairdir… Vatan
haini ve vatan sever, yiğit ve satılmış, gerçek bir sanatçı/iyi bir
şair ve siyasal bir borazan… olarak da değerlendirilir: Bütün bu
değerlendirmeler, siyasal göz ve siyasal dilin gördükleri ve
söylediklerinden ibarettir. Neki, yazdıkları üzerinden
konuşulduğunda, bütün bu övgü ve yergilerinin çoğunun siyasal
düşmanlıklardan ve hayranlıklardan ileri geldiği apaçık görülür.
Yukarıda andığımız çağdaşı, hatta kader ortağı sayılabilecek sanatçı
ve düşünürlerin hayatlarında gördüğümüz, kaçınılmaz olarak
üstlendikleri toplumsal/siyasal rolleri gereği Nâzım Hikmet’in de
yazarlığı, şairliği, düşünürlüğü ve siyasal kişiliği bir bütün
olarak değerlendirilmelidir. Böyle bakıldığında, şiir, roman, öykü,
tiyatro, senaryo, fıkra … türlerinde yazdıklarının büyük bir
bölümünün sanat değerinden yoksun olduğunu görürüz. Onun da
diğerleri gibi şair ve sanatçı kişiliğinin yanında, siyasal ve
ideolojik bir kişiliği ve kimliği, bir toplum projesi vardır.
Siyasal ve ideolojik bir yolcudur o da, üstelik çok acelesi vardır,
yapılcak birçok da işi… Bir devrim yapması gerekiyordur en kısa
zamanda. Yazısı ve sözü bütünüyle bu amaca yöneliktir. Türkülerini
hep ayakta ve yürürken söylemek durumundadır. Sanat anlayışı da bu
bağlamda oluşur zaten. Romanlarının, öykülerinin, tiyatro
eserlerinin çoğu, siyasal sanat perspektifini önceler. Yüzdeyüz saf
sanat bağlamında konuştuğunda bile siyasal vurguyu ayrı tutmaz.
Şiirlerini, öykülerini, romanlarını değerlendirdiği insanların, her
zaman böylesine bir bilinç uyanıklığına sahip olmalarını ister.
Şiirleri de, diğer türlerde verdiği eserler kadar olmasa da, bir
hayli siyasal zaafiyetle malüldür. Yine de kendisinin, çağdaşları
içinde Türkçenin en iyi şairleri arasında anılmasını sağlayabilecek
oranda iyi şiirler toplamı vardır. Siyasal kişiliğinin Nâzım
Hikmet’e sağladığı ün, şair kişiliğine de yarar sağlamış görünse
bile, bütünüyle sanatçı kişiliğinin aleyhine işlemiştir. Bununla
birlikte onun hayat macerasının toplamından geriye kalacak ve
şiirleriyle yaşayacak olan şair Nâzım Hikmet’tir.
Bu bağlamda, onun 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı ‘Otobiyografi’sini
şiirinin duyarlığından okumak, sanırım daha isabetli olacaktır:
OTOBİYOGRAFİ
1902’de doğdum
doğduğum şehre dönemedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka- Parti konukluğu
ve ondördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prağ’dan Havana’ya
Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’te
961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim
bindim trene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe gitmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım
diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.
* * *
Toplumsal maceramızı, bu sürecin kahramanlarının ve düşünsel,
siyasal mimarlarının yeterince anlaşılmasıyla kavrayabiliriz ancak.
Bu çaba, onlar için değil, kendimiz içindir. Hece dergisinin kişi
merkezli özel sayılarının amacı bu çabaya dönük bir çalışmadır.
Elinizdeki ‘Türkçenin Sürgün Şairi: Nâzım Hikmet Özel Sayısı’ da bu
dizide hazırladığımız altıncı özel sayımızdır. Yedincisi ise Ocak
2008’de yayınlayacağımız özel sayımız olacaktır. Edebiyat türleri
çerçevesinde hazırladığımız özel sayılarımızın sekizincisini de
Haziran 2008’de yayımlayacağız.
Hece, Heceöykü dergilerinin yeni sayılarında ve yeni özel
sayılarımızda buluşmak dileğiyle.
HECE
|
|