-


-
| |
KÂMİL AYDOĞAN
GÜNLÜKLERİM: HATA NOTLARI
Yirmi beş yıldır, hemen hemen hergün günlük yazıyorum. Bu, ömrümün yarısı
demektir. Bunu kimden öğrendim, hangi etkiyle başladım hatırlamıyorum ama,
yaptığım en doğru işlerden birisi diye düşünüyorum.
Günlük yazmak, hergün kendi fotoğrafını çekip, bu fotoğrafları bir kenarda
biriktirmeye benziyor. Sonra da, arada bir çıkarıp bakmak gibi bu
fotoğraflara, açıp okuyorsun eski günlüklerini.
“Aaa saçlarım ağarmış” diyorsun.
“O zamanlar ne kadar da gençmişim”diyorsun.
Gülüp geçiyorsun. Acılarına, sevinçlerine gülüyorsun. İhanet
edilmişliklerine, ihanet etmişliklerine; iyi işlerine, kötü işlerine;
sıkıntılarına, esenliklerine gülüyorsun.
Tümüne birden gülüyorsun hayatın.
Unutulmayan bir şey ya da unutamadığın bir isim kalmışsa geçmişten; bir dost
kazınmışsa yüreğine, o zaten sende yaşıyor demektir. Günlüğüne yazmanın ya
da yazmamanın fazlaca bir anlamı olmuyor.
Geçenlerde bir dostum sordu:
“Niçin günlük yazıyorsunuz” diye.
Cevap verdim:
“Benim hayatım, zihnimin insiyatifine bırakılmayacak kadar değerlidir. Kendi
tarihimi kayıt altına alıyorum.”
Bu cevabım hoşuna gitti ve cebinden çıkardığı bir kağıda not olarak yazdı bu
cümleyi.
Hareketli, serüvenlerle dolu bir hayatım oldu.
Sadece somut hayatım değil, zihin dünyam da oldukça karmaşık, girift,
savruktu. Hala da öyle. Aslında sadece somut yaşadıklarım ya da zihin dünyam
da değil, gönül dünyam da kayan yıldızlar, savrulan karlar gibiydi ve derin,
deli fırtınaların yurduydu.
Bunlarla baş etmeye çalıştım; çalışıyorum.
Bazen bir tek gün içinde somut yaşadıklarımı yazıya dökmeye kalksam,
sayfalar tutacaktı.
Bazen zihin dünyamda, bazen de gönül dünyamdaki bir tek gün ve hatta bazen
de birkaç saat içinde yaşadığım serüvenleri yazıya dökmeye kalksam, hayatım
yazmakla geçecekti.
Sabır nedir, direnmek nedir, kendi kendine yenilmek nedir? Öğrendim ki,
kendinden başka kimseye yenilmiyorsun.
Bunlarla da baş etmeye çalıştım; çalışıyorum.
Ama bu, ne kadar da zordur, anlatabilsem!
Yaşadıklarımın içinde unutmaya çalıştığım hiçbir şey yok. Hatırlamak
istemediğim ne bir kişi var, ne de olay. Çünkü yaşadıklarım bana ait ve
onlar benim hazinemdir. Kendi irademle yaşadıklarıma zaten sahip çıkmak
zorundayım. İradem dışında yaşadıklarımsa, bana armağan edilmiş acılardır ve
baş tacımdır; ne diyebilirim ki?
Günlüklerime yazamadıklarım, yazdıklarımdan çok daha fazla. Ne yazık ki
onlara gücüm yetmedi.
Olayları ve düşünceleri sorgulamakta oldukça usta olan zihnim kadar, cesur
bir yüreğim olmadı.
Bazen, kocaman bir insanlığın ortak dili, küçük bir utanma duygusuna; küçük
bir eleştiri, küçük bir dışlanmışlık, küçük bir ayıplanma duygusuna yenik
düşebiliyor.
Sansür, hep başkalarından gelmiyor.
Kendikendine de en ağırını uyguluyorsun işte.
Oysa ne yaparsan yap, bütün işlediklerin, kalbinden geçenlerle birlikte
önüne serilecektir. Bundan kurtuluş yok. Günlük yazmak, bir bakıma
itirafıdır da insanın.
“Ah anlatamadıklarım” diyorsan, yorgunsun demektir.
“Ah yaşayamadıklarım” diyorsan, pişmansın demektir.
“Bu gün de böyle geçti; sensiz” diyorsan, yalnızsın demektir.
Yaşadıklarım içinde hatırlamak istemediğim birşey yok ama, bir çok hatam
var. Onlar da bana ait ve o hataları işlememde hiç kimsenin etkisi yok.
Kesin olan şu ki, hayatta tek başınasın ve hesabını da tek başına
vereceksin!
Saçların ağaracak ve bir yıldız daha kayacak gökten,
Bir damla daha düşecek gözlerinden.
Ve birkaç içli türkü daha dinleyecek kadar yine dolaşacaksın arabayla, gece
yarıları caddelerde,
Ve yine en çok kendini sorgulayacaksın acımasızca,
Ve “yine hata ettim” diye ağlayacaksın kendi kendine hıçkırarak.
Kimbilir,
Günlüğüne yazamayacaksın bunları,
Ve esas günlüklerin oluşacak böylece.
Ve onlar yazılmayacak ama asla silinmeyecek de!
Ve birgün bir kibrit çöpüyle yaktığın tüm hayatından, işte onlar kalacak
geriye.
Pamuk gibi atıldığı güne dağların,
Yıldızların döküldüğü güne,
Ve annelerin kucaklarındaki çocuklarını bıraktıkları güne,
Onlar kalacak.
Herkesin bir günlüğü var, ayrıntılı bir şekilde tutulan.
11 Şubat 2005 İZMİR
Akşamüzeri, Ankara’dan Ali Karaçalı aradı: “Necmettin Gevri ölmüş” dedi.
Bir salon toplantısında, kürsüde Bülbül şiirini okurken kalp krizi geçiriyor
ve vefat ediyor.
Nasıl yaşadıysanız, öyle ölüyorsunuz.
Derin bir hüzün çöktü içime.
Geriye ne kaldı ki, yazayım.
Evdeydim.
Salonda dolaşıp durdum.
İzmir, Kahramanmaraş’a çok uzaktı; gitsem, nasıl gidecektim? Gitmesem, içim
rahat bırakmıyordu beni.
Düşündüm; hayatla rüya arasında bir fark göremedim. Dün yaşadıklarımızla,
dün gece rüyada gördüklerimiz arasında ne fark vardı?
Her ikisi de bozbulanık hatırlanan ve geride kalandı.
Tanıdıklarımız bir rüyaydı; yaşadıklarımız bir rüya. Edindiğimiz mallar ve
“mevkiler” bir rüyaydı. Dağlar ve kuşlar da rüyaydı belki.
Hiçbir şey yoktu bu dünyada.
İşin aslına bakarsanız, bu dünya yoktu!
14 Mayıs 1992 ANKARA
Hangisini yazsam?
Yoğun duygular taşıyorum. Bu yoğun duygu seli; bazen boğacak gibi oluyor
beni. Necmettin Gevri Kahramanmaraş’tan geldi. Bizim evde kalıyor. Derin
sohbetler ediyoruz. Öğleden sonra, Fatih Yurdakul’u da alarak Işık Dağına
çıktık. Bu, aynı zamanda bir özgürlük yolculuğudur.
Arabanın içinde üç kişi, hiçbir sansür ve rol baskısı olmaksızın, kendini
yaşamaktır, kendin olmaktır. İçtenlik ve güvendir. Bahar dağları sarmıştır.
Dağlar şiire ve şarkıya dönüşmüştür. Dağların gülümseme mevsimidir.
Yeni alınmış 1977 model Renault marka arabamla koşarken dağlara, dağlar da
bize doğru koşmaktadır. Birazdan kucaklama başlayacaktır.
Her yer orman ve gök görünmüyor. Yerler çim. Sanki bahçıvan tarafından
düzenli olarak sulanan, bakımı yapılan bir park burası. Tek tük kalmış kar
kütüklerinin kenarları, sarı çiğdem çiçeklerinin, insan yüreğini ürperten
cümbüşüne dönüşmüş. Kar suları çağıldıyor; berraklığın en dokunaklı tonudur
belki.
Çiğdemler, öteki çiçekler ve berrak kar suları ve çam ormanları ve
çağıldayan hayatın küçük bir yansıması ve işte Necmettin Gevri yerinde
duramıyor ve bu ıssızlığın hakkını veriyor ve yüksek sesle Bülbül şiirini
okuyor.
“Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin…”
İnanıyorum ki bülbüller, dalların arasında, çalı diplerinde ve bir çiçeğin
arkasında ürkek, tedirgin dinlemektedirler bu şiiri.
Birazdan onlar da başlayacaklar şiir okumaya.
Onlar Necmettin Gevri’yi tanıyorlar biliyorum ve belki bizden de iyi
tanıyorlar.
Kuşkusuz, kişi sevdiği ile beraberdir.
23 Mayıs 1992 KAHRAMANMARAŞ
Akşamdır.
Durdu Çukur’un bağevinde, dostlarımızla birlikteyiz.
Fatih Yurdakul var Ankara’dan. Necmettin Gevri, yine gönlümüzün sultanı.
Mustafa Koyuncu, İsmet Cömert, Nazmi Çekli, daha bir kaç kişi.
Kebaplar pişiyor, çaylar demleniyor.
Mustafa Koyuncu Karacaoğlan’dan türküler çağırıyor. Bazen koroya dönüşüyor,
bu. Neşe, hüzün aynı anda yaşanıyor.
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elifin uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
24 Mayıs 1992 Pazar
Fatih Yurdakul ile Kahramanmaraş’tan yola çıktık.
Baharla yolculuk ve dostluk birleşti.
İnsana haz veren ne çok şey var.
Kayseri’ye gelince Erciyes Dağı bizi kendine çağırıyordu. Hiçbir işimiz yok.
Fatih’le ikimiz, Erciyes Dağını keşfe çıktık.
Arabanın çıkabildiği yerlere kadar çıktık; sonra arabayı bırakarak tırmandık;
kar kütüklerine ulaştık.
Uzaktan görünen kar kütükleri, kavuşma arzumuzu kamçılıyordu.
Fatih’le ikimiz, uzun bir yolculuğu paylaşacak ve bundan derin hazlar
duyacak kadar iyi dostuz.
Bu dostluğa dağları da ortak ediyoruz.
Yolda, uzaktan görünen başka dağlara tırmanma eğilimi de beliriyor içimizde
ya, bunu Erciyes’e saklıyoruz.
Herkes ve her konu konuşuluyor aramızda.
Hayatın fotoğrafı çekiliyor bir bakıma ve kendimizde kalıyor.
5 Ağustos 1997 KAHRAMANMARAŞ
Bu gün salıdır.
365 günün belki de en birincisidir.
Gafarlı Köyü böyle bir gece yaşamış mıdır?
İsmet Cömert’in bağevindeyiz.
Mustafa Koyuncu, yerel türkücü Halit Araboğlu’ndan alınan “ben bende değilem
bugün” türküsünü içli bir sesle söylüyor.
Nazmi Çekli, Rasim Gül, abim Mehmet Aydoğan mangalla meşguller.
Ekipte bir iki kişi daha var, herkes bir iş yapıyor.
Elektrikler kesik, ay yok, gökyüzü açık; yıldızlar kum gibi kaynıyor.
Türküler, şarkılar artık koro halinde söyleniyor. Koronun sesi Ahır
Dağlarının yamaçlarında yankılanıyor.
Murat Taner’i kastederek, (Murat!) diye bağırıyor Necmettin Gevri, yönünü
karanlığın boşluğuna dönerek ve avazı çıktığı kadar. Tüylerim diken diken.
Necmettin Gevri, gönlünü dostluğun ateşiyle yakıyor. Yanık yüreğinden tüten
dumanı hissediyorum; bende ağlamaklıyım.
Mustafa Koyuncu’nun eli kulağında yine; karanlığa, Ahır Dağlarına, geceye ve
sayısız yıldızlara ve tümü de yaralı yüreklerimize sesleniyor.
Gel halimi sorma bana
Ben bende değilem bugün
Nazlı yarim eller aldı
Ben bende değilem bugün
Kimler ağladı kimler güldü
Kimler muradına erdi
Benim nazlımı eller aldı
Ben bende değilem bugün
Gurbet gezdim adım adım
Gözümde kaldı muradım
Tenhalarda çok ağladım
Ben bende değilem bugün
|