-


-
| |
VECİHİ TİMUROĞLU
MİTOS VE ŞİİR
Yunanca “myéin”, öğretmek, gizli bilgileri anlatmak anlamlarına
geliyor. “Mitos” (mythos), bu eylemden türetilmiş bir ad. Gizli
bilgilerin “anlatısı”sı. Eskiçağ uygarlıklarıyla uğraşanların
karşılaştıkları her yaratı, bir mitos içerdiğinden, mitosları
inceleyen bir bilim dalı doğmuştur: Mitoloji (mythologie). Türkçe’de,
“mitbilim” kavramıyla karşılaşabiliriz. “Mit” (myth), sözlü halk
yazın biçimlerinden biridir ve eskiçağın (anti-quité) bir ırasalıdır
(karakteristik).
“Mit”ler, tarihin ilk dönemlerinde ortaya çıktı. Mitlerde geçen
düşsel imgeler–tanrılar, masalbilim kahramanları, olağanüstü olaylar
vb– değişik doğa ve toplum görüngülerinin (fenomen) açıklanması ve
genellenmesi çabasıydı. Mitlerin mantıksal çözümüne kalktığımızda –ki,
bu olanaklıdır– doğa güçlerini imgelemleme yoluyla, “imgelem”de (muhayyile)
topladıklarını görürüz. Yeni bir oluşumu da, –bireysel, doğal,
toplumsal– yeni bir mitle açıklar ilkel insan (ilkel komünal
toplumun insanı). Mitbilimsel düşünceyi felsefi düşünceye
dönüştürmekte önemli işlevleri olan Sokrates (M.Ö. 469-399), Platon
(M.Ö. 428-347) ve Aristoteles (M.Ö. 384-322) gibi filozoflar bile,
çağlarının doğayı algılama ve yorumlama kaynağı olan mitleri
kullanmışlardır. Düşünce tarihini incelediğimizde, doğa güçlerinin
egemenlik altına alınmasıyla koşut olarak mitlerden kurtulunduğunu
görürüz. Eski toplumdaki dünya görüşlerinin ayrıntıları ve bu
ayrıntıların desteklediği özü, ifadesini mitlerde bulmuştur.
Mitbilim, doğaüstü kavramları içerdikleri oranda dinsel öğeler
taşırlar. Mitoslar, salt, insanın doğa güçleri karşısındaki düşünce
biçimlerini yansıtmaz, “gerçeklik” karşısındaki davranışını da
yansıtır. Hatta, törel görüşlerini, ahlaksal davranışlarını da.
Mitbilimin yöntemi, doğal ya da toplumsal tüm özdeksel (maddi)
şeylerin bilinçsiz, ama sanatsal olarak yeniden yaratımına dayanır.
Bu yüzden, tüm sanat dallarında mitbilimin imgeleri –tüm halkların
mitbilimlerinde– türlü yorumlarla kullanılmıştır. Bu savımızın şiir
için geçerli olduğu açıktır. British Museum’da, Prieneli
Arkhalaus’un (Herakleitos’un soyundan Temenis’in oğlu) yaptığı bir
kabartmada, insan topluluğu içindeki kimi kişilerle birlikte,
İskenderiye’deki ünlü kitaplığın –belki de, Algai’de– avlusunda,
Lagos Hanedanı’ndan iki kralın önünde, Homeros (M.Ö. 750-700
yıllarında yaşadığı sanılıyor), İliada ve Odysseus destanlarının
simgesel betimleri (tasvir) arasında bir tahtta oturmaktadır. Bu
betim, Homeros’un tanrılaştırılmasıdır. Tahtın arkasında, iki kral,
ayakta duruyor. Tahtın sağında duran kral, “Khranos”u (zaman),
soldaki “Dikoumene”yi (yerleşilmiş toprak) temsil ediyor. Zaman ve
yerleşilmiş toprak, ölümsüz “aoidos”u (ozan, destancı, epik şair)
onaylıyor ve tarihe kaydediyor. Böylece, yaşam için şiirin gerekliği,
sonsuza dek kanıtlanmış oluyor. Topluluğun önünde, biraz ileride,
bir sunak (bomes) vardır. Sunağın sağında bir delikanlı, elinde,
saçmak için bir şarap testisi (oinokhoe) tutuyor. Solda, genç bir
kadın görünüyor. Kadın, ateşe “günlük” serpmektedir. Bu kabartmada
iki ad okuyoruz: Mitos (genç yardımcı, sözü tanrısallaştırıyor) ve
Rahibe (tarihi kutsayan kişi).
Bu kabartma, M.Ö. 205 yılında yapılmış. Bu tarihe dek, insan
biçiminde “mitos” görülmemiştir. Mitosun karşısında tarih de (Rahibe)
insanlaşmış. Mitoslar ve söylenceler (légende, efsane), M.Ö. üçüncü
yüzyıldan başlayarak felsefi düşünceye, giderek tarih bilgisine
dönüşüyor.1
Bizi bugün de uğraştıran “varlığın başlangıcı” ve “yazgı”
sorunlarına yanıt oluşturan tarihöncesi çağların masalsal
anlatımıdır mitos (mythos). Bu anlatımlar, ilkin “söz”le olmuştur.
Tüm kutsal kitaplar, “söz”ün tanrısal yansısıdır. “Kuran”ın halk
arasındaki saygın adı “Kelam-ı Kadim”dir. Yani, “eski söz”. Kelam-ı
Kadim, gerçekten, Arapça’nın en şiirsel ve en olgun ürünüdür ve de
“Allah sözü”dür. Demek, Tanrı, insanlara “şiirsel” sözle ulaşıyor.
İncil’e göre de, yaradılışın kökeninde “söz” vardır. Luka İncili
şöyle başlıyor: “Aramızda vaki olmuş şeylerin hikâyetini (öyküsünü,
söylentisini) başlangıcından gözleriyle görenlerin ve kelamın
hizmetçisi (sözün hizmetini gören) olanların bizlere naklettiklerine
göre tertip etmeğe, birçok kimseler giriştiklerinden, ben de, ta
başından beri hepsini dikkatle araştırıp tahkik ederek ey faziletli
Teofilos (Tanrısever), olduğu gibi sırası ile sana yazmağı münasip
gördüm; ta ki sana öğretilen kelamın doğruluğunu bilesin”. (Ayet 1,
2, 3, 4).2
Demek, Tanrı’nın buyruğu, insanlara “söz” (kelam) ile veriliyor.
Yuhanna İncili de, şöyle başlıyor: “Kelam başlangıçta var idi ve
kelam Allah nezdinde idi ve kelam Allah idi. Her şey onun ile oldu
ve olmuş olanlardan hiçbir şey, onsuz olmadı. Hayat onda idi ve
hayat insanların nuru idi.”3 (Ayet
1, 2, 3, 4).
Yuhanna, sözü (kelam) doğrudan Tanrı sayıyor. Yaratılışın kaynağı
“söz”dür. Varlığın oluşunu haber veren ilk özdeksel varlık ya da
olgu “söz” olduğuna göre, söz, “yaradan”dır. Tevrat da, yaradılışın
“söz” ile başladığını belirtiyor. Musa’nın (M.Ö. 1000 yıllarında
yaşadığı sanılıyor) birinci kitabı “Tekvin” (oluş, oluşum), şöyle
başlıyor: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız
ve boştu ve enginin yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi:
Işık olsun ve ışık oldu. Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü ve Allah
ışığı karanlıktan ayırdı. Ve Allah ışığa Gündüz ve karanlığa Gece
dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün.” (ayet 1, 2, 3, 4, 5).4 Olmak,
“demek”le gerçekleşiyor.
İbrani mitbilimi, yaradılışı söze bağlıyor. Türk mitbilimi de,
dünyanın yaradılışı hakkında, Tevrat’a yakın bir yaradışdan söz
ediyor. “Daha yer ve gök yaratılmadan evvel, her şey sudan ibaretti.
Ne toprak, ne sema, ne Güneş ne de Ay vardı. Bütün tanrıların en
büyüğü, her mevcudun (varlığın) ibtidası (öncesi, ilki) ve ben-i
âdemin (insanoğlunun) ceddi Tanrı Karahan evvela (önce) kendine
benzer bir mahlûk (yaratık) yarattı. Ve ismine (adına) “Kişi” (adam)
dedi. Karahan ve Kişi, iki siyah kaz gibi müsterihane (esenlikle) su
üzerinde uçuyorlardı.”5
Tanrı Karahan, evrenin sınırsız boşluğunda gezerken canı sıkılıyor,
kendisine benzer bir yoldaş yaratıyor. Kendisine benzer birini
yaratması, kendisinden başka bir varlığı tanımadığını gösteriyor.
İbrani mitbiliminde, Tanrı kendisine benzer olarak yaratır ”Âdem”i.
“Yok”un “var”a dönüşmesi, özsel ve biçimsel bir benzerliği
yansıtıyor mitbilimde. Tevrat’ta, “Ve Allah, insanı kendi suretinde
yarattı.” diye yazıyor. Bu cümlenin yapısına baktığımızda, Tanrı’nın
yaratma eyleminin Tanrı tarafından değil, üçüncü kişi tarafından,
yani Musa tarafından söylendiğini kolayca anlıyoruz. Bir bakıma,
İbrani mitbilimi, Tanrı’nın insan tarafından yaratılmış olduğunu da
imlemiş oluyor.6
Yunan mitbiliminde de, yaradılışın kaynağında “söz” vardır.
Hesiodos’un (M.Ö. 700 dolaylarında yaşadığı sanılıyor) “Theogonia”
adlı yapıtında, yaradılışın nasıl olduğunu “şiir okuyan kızlar”
(Museler) anlatırlar. Museler, şiirlerini müzikle söylerler.7
Dizeler şöyle: “Selam sizlere Museler, Zeus’un çocukları,
bana güzel şarkılar verin/söyleyin nasıl önce tanrıların ve toprağın
meydana geldiğini.”
Burada İbrani “mitos”undan ayrılan önemli bir nokta var. O da,
tanrıların yaradılışıdır. Tanrılar, bir “karmaşa”dan (khaos)
yaradılmıştır. Bu da, açık bir imi gösteriyor: Yunan tanrılarını da,
Yunan insanı yaratmıştır.
Gerçekte Khaos’tu en önce meydana gelen, sonra da.
Geniş göğüslü toprak her şeyin daima sağlam durağı,
Ve Eros, en güzeli ölümsüz tanrıların.8
Karmaşadan da, karanlık (Erebos) ile Kara Gece oluşur. Görüldüğü
gibi, İbrani mitbilimiyle özdeş bir kavrayış var. Gece’den Aydınlık
(Aither) ile Gün ortaya çıktı. Bunları, sevişerek birleştiği
Erebos’tan gebe kalıp doğurdu. Toprak, önce, kendisine eşit
“Yıldızlı Gök”ü sarıp örtsün diye, büyük dağları, sevimli
duraklarını tanrıların, yarattı. Toprak’la Gök, önce Okeanos’u (su)
doğurdu. Sonra da, başka tanrıları. Tanrıların, özdeksel (maddi)
varlıklar olarak imgelendikleri açıkça görülüyor. Khronos (zaman
tanrı), Gaia (Toprak) ile Uranos’un (Gök) kızları Rheia ile evlenir
ve Zeus’u (tanrıların babası) doğurtur. Zeus, yazgıyı belirler.
Tanrıların yurdu olan Olympos’un doruğunda oturur, iyilikleri ve
kötülükleri dağıtır. Her birimiz için, sarayının kapısındaki
küplerden birine elini daldırır, yazgımızı belirler.9 Homeros
(M.Ö. 750-700 yıllarında yaşadığı sanılıyor), İliada da, Zeus’u
“İnsanların ve tanrıların babası” olarak betimliyor.10
Mitos, en evrilmiş biçimiyle, eski Yunan’da gelişip serpilmiştir.
Ancak, bildiğimiz en eski belge, Sümer mitbilimidir. Sümerler,
gerçeği aramak için, hiçbir “bilgi üretimi”ne başvurmadılar. Doğanın
temel yapısı hakkında hiçbir soru sormadılar. Bu yüzden, “bilgi
kuramı” (epistemologie) diye adlandırdığımız, felsefenin en temel
konusuna değinen hiçbir düşünceye rastlanmaz Sümer mitbiliminde.
Ama, insanın yaradılışına ilişkin ilk söylenceye, onlarda
rastlıyoruz. Evrenin doğası, kökeni ve düzeni üzerine tartışmışlar.
Denebilir ki, tanrıbilimi ve varlıkbilim inancını, onlar ortaya
attılar ve geliştirdiler. “Tanımlama ve genelleme” yöntemlerine uzak
olduklarından, bilgi ve varlık üzerine felsefe yapamadılar, ama
evrenin temel öğelerini aramayı da savsaklamadılar. Onlar için
evrenin temel öğeleri, “yeryüzü ve gökyüzü” idi. “Yer-Gök” anlamına
gelen “An-Ki” terimi, evren anlamındadır. Yer, düz ve yassıdır. Gök,
üstten ve alttan “kubbe” biçiminde katı bir özdekle çevrilmişti.
Sümerbilimciler, bir varsayımla, bu madenin “kalay” olduğunu
düşünüyorlar. Sümerler, kalayı “gökmetal” anlamında bir sözcükle
karşılamışlar. Gök ile yer arasında “lil” (rüzgâr) bulunuyordu. Lil,
“soluk, hava” anlamlarını da içeriyor.11
Evrenin nasıl yaratıldığını, Gılgamış Destanı’nda, Gılgamış’ın
Enkidu ile “Ölüler diyarı”na girişlerinde öğreniyoruz:
Gök yerden uzaklaştıktan sonra,
Yer Gök’ten ayrıldıktan sonra,
İnsanın adı konduktan sonra,
An (Gök tanrı) göğü ele geçirdikten sonra,
Enlil (Hava tanrı) yeri ele geçirdikten sonra,
Görüldüğü gibi, “mitos”, şiir ile anlatılıyor. Sözün en etkili
biçimi şiirde görülmüş. Bilimde, felsefede ve yazında böyle olmuş,
tüm ilkçağ ve ortaçağ boyunca. Düzyazı, ortaçağda başlamış ama,
koşukla yarışamamış. Samuel Noah Kramer, bu dizelerden,
varlıkbilimle ilgili şu kavramları çıkarıyor:
1. Bir zamanlar, gök ile yer birdi.
2. Gök ile yerin ayrılmasından önce, kimi tanrılar vardı.
3. Gök ile yerin ayrılması üzerine, Gök Tanrısı “gök”ü, Enlil de
(Hava tanrısı) “yeri”i ele geçirdi.12
Bu metinlerde, evrenin yapısı ve oluşumu üzerine bir sorgulama
görülmüyor. Herhangi bir tanımlamaya ve genellemeye yönelinmiyor.
Bir “mitos”tur bu.
Sümerler’in en önemli mitoslarından biri “sığır ve tahıl”dır. An,
sığır ve tahıl tanrılarını gök ile yer dağının ardında döllüyor. Ve
bunlarla, yeryüzüne bereket yolluyor. Hayvansal ve bitkisel üretimin
kazandığı önem açıkça beliritiliyor. Bu mitos, şu dizelerle
yansıtılıyor:
Gök ile yer dağının ardında,
An, Anunnakileri dölledi.13
Kazma gibi çok değerli bir tarım aracının yapılışını da, bir şiirle
kutsuyor, bir tablet:
Efendi, yararlı olanı ortaya çıkarmak için,
Kararları değiştirilmeyen Efendi,
Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,
Yerden göğü ayırmayı düşündü,
Gökten yeri ayırmayı düşündü.14
Sümer tabletlerinin önemli parçalarından biri de, Nippur kazısında
bulunmuştur. Bu kazılardan elde edilen tabletlerden birinde, yaşlı
kadın, anne “Nubarşegunu”, genç kızı Ninlil’e, kentin delikanlısı,
tanrı Enlil’le evlenmesini öğütler:
Duru ırmakta, ey kız, duru ırmakta yıkan,
Ey Ninlil, Nunbirdu ırmağının kıyısı boyunca yürü,
Işıltılı gözlü Efendi, ışıltılı gözlü,
Yüce dağ Enlil baba, ışıltılı gözlü, görecek seni.
Çoban, ışıltılı gözlü, yazgıları belirleyen görecek seni,
Derhal kucaklayacak, öpecek seni.15
Ninlil, anasından alınca imi, koşar coşkulu ırmağa, ırmak değin
coşkulu. Cinsel dizelerle betimlenmiştir bu karşılama.
Efendi ona sevişmeden söz etti, kız gönülsüzdü,
Enlil ona sevişmeden söz etti, kız gönülsüzdü,
“Benim dölyatağım çok ufak, birleşmeyi bilmez,
Dudaklarım çok küçük, öpüşmeyi bilmez.”16
Homeros’un destanı değin düzenli olmasa da, bu şiirlerde de,
imgelemleme görülmüyor. Toplumun imgelediği mitos, şairlerce
yineleniyor. Şaire düşen, salt betimleme oluyor. Ama, şiir,
“mitos”un yansıtılmasında, “kutsal”ın öğretilmesinde, “logos”un
(söz, akıl, düşünce, anlam) önüne geçiyor. Eski Yunan mitosunun
önemi, “logos”un sorgulama yapmasına engel olmamasındadır. Ne ki,
logos da, koşukla sorgulamıştır evreni. Koşuk (şiir de diyebiliriz)
tek araçtır yazmada. Özdeksel (maddeci, materyalist), daha doğrusu
özdekçi diyalektiğin bulucusu Herakleitos (M.Ö. 544-483), kuramını
koşukla yazmıştır. Elimizdeki tek yapıtı “Doğa”, yer yer şiirsel yük
de taşır. Kısası, ilkçağ ve ortaçağ düşünürleri, yapıtlarını koşukla
yazıyorlar. Uzun süre, “koşuk”un şiir sayılması bu yüzdendir.
Bilimsel yapıtlar bile, temel biçim olan koşukla yazılmış. Bellekte
saklanması için ölçü, özellikle uyak önemli işleve sahiptir. “Sözlü
öğretim”in egemen olduğu eğitim düzeninde, koşuk, önemli bir görev
yapar. Türk toplumu, felsefe yapmadığından, toplumsal, düşünsel ve
siyasal sorunları “şiir”le yansıtmıştır. Dünya görüşünü de, şiirle
anlatır. Halk şiiri (anonim ve âşık edebiyatı içinde), bir bakıma,
Türk halkının tümel dünya görüşünü yansıtır.
Herakleitos, çok derin düşünceyi yansıtan, genel tutuma uyarak
şiirle yazmıştır.Hereklietos’un ele geçmiş eski bir elyazmasında, şu
epigramma (bir şeyin üzerine yazılan yazı, taşlama, kısa şiir) var:
Açıverme Herakleitos’u yaprağın sonuna dek
Ephesli’yi; pek saptır patika gerçek.
Kapkaranlık her yan, yok bir ışık, giderse
Ehli, her yer güneşten aydınlık.17
M. Ö. V. yüzyılda yaşadığı söylenen Hellenistik tarihçi Anthistenes,
Ephes’i (Efes) demokratikleştiren kişinin Herakleitos olduğunu
yazıyor. Her şeyi simgelerle anlatmayı yeğlermiş. Ephes Tiranı
Melankomas’ı, tiranlıktan vazgeçirmeyi başarmış, halkın kendi
kendini yönetmesi için ortamı hazırlamıştır. Anthistenes’in
anlattığına göre, halk, kendisinden yeni yasalar yapmasını
isteyince, kürsüye çıkmış, söylev vereceğine, bir bardak soğuk su
istemiş, üzerine arpa unu ekmiş, bir çöple karıştırdıktan sonra
içmiş ve kürsüden inip gitmiş. Elde bulunanla yetinmeyi simgeliyor
bu fıkra. Pahalı şeylerden vazgeçerek, kentlerin dirlik ve düzenlik
içinde yaşaması gerektiğini belirtiyor. Barış ve dirlik içinde
yaşamanın yolunu imliyor. Anthistenes, bütün bunları koşukla
anlatıyor.18
Herakleitos, her şeyin bütün olduğunu, bütünün de karşıtlarıyla var
olduğunu söylüyor:
Bütün ile bütün olmayan,
Birlik ile ikilik olan,
Ses birliği, ses aykırılığı,
Bütün şeylerden bir şey ile
Bir şeyden bütün şeyler
Değişerek dinlenir
(İnsan vücudundaki aitherce) (Aither: Ateş, aydınlık).
Dağılır ve yeniden toplanır,
Yaklaşır ve uzaklaşır.19
Bu birlik, insan yaşamı için de geçerlidir:
Aynı şeydir yaşayanla ölmüş,
Uyanıkla uyuyan, gençle ihtiyar,
Çünkü bunlar değişince ötekilerdir
Ve ötekiler değişince bunlar.20
Demek, “mitos”tan sonra, felsefe de, şiirle yapılmış.
Mitosun Mezopotamya’dan Mısır’a, Mısır’dan Filistin’e, Filistin’den
Babil’e, Fenike’ye, Fenike’den Miken’e, Miken’den İyonya’ya,
İyonya’dan Yunan’a (Yunan ülkesi) dek gelişen doğurganlığı ve
yayılganlığı, özellikle Fenikeliler’in ve Helenlerin (Yunan halkı)
serüvenci toplumsal ıralarını (karakter) beslediği yadsınamaz.21 Fenikeliler’in
serüvenci ıralarını, Herodotos’a (M.Ö. 490-425) İranlı anlatıcılar
anlatmışlar. Bu da, Ortadoğu’nun, uygarlık tarihindeki önemli yerini
açıklıyor. Yirminci yüzyılın başlarından buyana, Batılı bilginler,
“mitos”u, eski çağın toplumları gibi anlamaya başladılar. Bundan
önce, mitos, salt masalımsı anlatılar ve tanrıların özyaşam öyküleri
olarak algılanıyordu. Oysa, yirminci yüzyılın başından başlayarak,
mitosların da, “gerçek bir tarih”i içerdiği, üstelik, “dinden farklı
bir kutsal örnek oluşturucu olduğu” için, yüksek bir değer
taşıdıkları anlaşılmıştır.22 Mitosların
anlatılarındaki serüven niteliği, tarihsel gerçeği taşıması,
halkbilim biçimlerinden biri olması düşsel imgeler içermesi, doğa ve
toplum görüngülerini genellemesi, bunları imgelem yardımıyla
toplaması, şiiri beslemesine yol açmıştır.
Burada, şuna değinmeden geçemeyiz: “Her mitosun gerisinde, ancak,
onun yardımıyla ulaşabileceğimiz bir doğruluk payı vardır. Şiir, bu
derinliği yansıtmanın ve anlamanın en olgun aracıdır. Salt bir
uydurma, bir yanılgı değildir mitos. Mitoslar, birer sembol düzeyine
çıkartıldığında, çağdaş düşüncenin bir boyutunu oluşturur.23 Kaynağında,
biraz kapsamlaştırarak düşünürsek, mitos, tümüyle imgelem ürünü
olan, korkularımızın, istemlerimizin, tasarılarımızın, bir bakıma
duyusal ve duygusal dünyamızın köklü bir değişikliğe uğratılmış
bulunan erk gücüne sahip büyünün de anasıdır. En azından, büyü
gücüne sahip bir erki içerir. Kuşku götürmez gerçek olarak
benimsenen bir şeyin düşünü (fikri), tasarı, imgelemidir. Örneğin,
eşitlik mitosu, evrensel barış mitosu, Fransız inceliği, Türk gücü,
İngiliz kaypaklığı vb. mitoslar, hep gerçek oldukları düşünülen
imgelemlerdir.Halkların kardeşliği mitosu da, istenen bir evrensel
durumun düşünüsü ve tasarıdır. Ama bunlar, şiiri kışkırtan, zaman
zaman besleyen “dil uydurma”nın (neologisme, gloselalia) önemli
öğeleridir. Şiir, her zaman, çocuklarda ve ruh hastalarında görülen
yeni simgeler uydurmaya ya da yenilerini eskileriyle değiştirmeye
eğilimlidir. Bir bakıma, mitosların arkasındaki gerçekliği aramayı
da, ruhsal çözümlemeci/psychoanalysis) reklam yoluyla yayılmış,
yayıldığı dönemde kabul görmüş büyük bir mitos olarak kabul
edebiliriz. Bu sayrılıklı (hospitalisme) durum da, şiiri besler.
Necip Fazıl’ın ve Ece Ayhan’ın şiirlerinde, bu kaynağı çok
kolaylıkla görebiliriz.
Şiirde, her zaman, gerçekliği, imgelenen şeyden ayırmama eğilimi
görülür. Şiir okuyanlar, nedense, bu eğilimle yorumlamaya kalkarlar
şiiri. Kuşkusuz, bu durumu, “mitomani” (yalan söyleme sayrılığı)
ile, yani masal uydurma deliliği ile karıştırmamak gerekir. Sinirli
öznenin yalanı iki türlüdür: Süsleyici yalan, sıkıntıyı dağıtan
yalan. Bunların hiçbirisinin mitomani ile ilişkisi ve ilgisi yoktur.
Mitomani, kaçıp kurtulmanın beğenisidir.24 Şair,
böyle yalanları sever. Yakaran bir dize ile, sevgiliden özür
dilemek, süslü bir betimlemeyle sevgilinin gönlünü almak, şairce
davranış olarak nitelenebilir. Böyle bir öyküncecilik (fabulation),
şiiri besleyen imgelemlerdir.
Yunan ve İbrani mitbiliminin bize kazandırdığı doğurgan ve yayılgan
zenginliği nasıl unutabiliriz? Sandro Batticelli (1444-1510),
başlangıçta kuyumcuydu. Değerli taşlarla ve madenlerle, kontları,
kontesleri, prensleri ve prensesleri süslerdi. Antonio
Pallaideolo’nun öğrencisi olunca, din bilgileri genişledi, dinsel
düşüncesi zenginledi, inancı güçlendi. Eskiçağın esin dolu süsleyici
yalanlarıyla beslendi. Primavera (İlkbahar Eğretilemesi) ve Venüs’ün
Doğuşu adlı tabloları, bu yalanların ürünüdür. Venüs’ün Doğuşu,
gerçek bir kadının model olarak kullanılmasıyla yapılmıştır. Mitos
imgelem gücü, Bayan Simonetta Vespuci’nin çıplak bedeni üzerinde,
süsleyici yalanın işlevini doruğa çıkarmıştır.
Botticelli, yakın arkadaşı şair Lorenzo Medici’nin “Poizan” adlı
şiirinden esinlenmişti Venüs’ün Doğuşu’nu. Ama, Ardea Tapınağı’nın
sahibesi, bitkilere ve bahçelere egemen olan, yakarılara aracalılık
eden Venüs’ü imgeletecek kadını bulamıyordu. Birçok taslak ya da
eskiz yırtılıp atılmıştı. Lorenzo, sevgilisini getirdi ona. Tabloyu
anımsayalım: Rüzgâr Tanrısı, soldan üflüyor, midye kabuğundan Venüs
doğuyor. Alaza benzeyen midyenin içinde yükselen kadın örgesi
(motif), uçarcasına duran bir insan gibi, gotik gelenekten bir
yansıma alıyor. Bir süsleyici yalanın yansımasıdır bu. Kaynağında,
bu Venüs, eski bir beden biçimlemesinden oluşmuştur. İnce, alıcı
bir liriklik, insan bedeninin çizimine ve duygulanışına katkıda
bulunuyor. Botticelli, eski bir mitos değerini, kendi döneminin
anlayışıyla bütünleştirmiş, lirik bir tablo yaratmıştır. Sevinç ve
dünyasal araştırma, yapıtın temel değerleridir. Bu değerler, bir
“yalan”dan (mitos) doğmuştur.
Çağdaş destan da (epik), koşulların ve ilişkilerin genişliği için,
mitosun süsleyici yalan imgesinden yararlanıyor. Byron’ın Don
Juan’ının ilk dizesini anımsayalım: “Bir kahraman istiyorum.” Öyle
görünüyor ki, törel yasa durumuna gelen her şey, anlağın (zihin)
yaşayan bir tutumu olarak, bir bireyden ayrışmamıştır. Goethe
(1749-1839), ünlü Faust’unda, eski bir Germen mitosunu, hâlâ
çağdaşlığını koruyan bir oyuna dönüştürmüştür. Faust’u şiir
biçiminde yazması, “edim”i evrenselleştirme eğiliminden kaynaklanmış
olmalı. Düzyazı ile yazsaydı, Faust, etkisini böyle uzun
sürdüremezdi. Şiirin, her zaman, insan yığınları üzerinde
kışkırtıcı, coşturucu bir etkisi olmuştur. Faust’un, ikinci
bölümünün üçüncü perdesi şöyle açılır:
Ben onca hayran olunan, onca ayıplanan Helena,
Şimdi denizden geliyorum ben.
(Çeviren: Nurçin
İleri)
Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından J. Joyce’un Ulysses’i,
kuşkusuz, şiir değil, bir romandır, ama mitosun gücü, orada da
görülüyor. Alejo Carpentier, 1943’te, Bu Dünyanın Karanlığı adlı
yapıtında, “büyülü gerçeklik”ten söz etti. Bu, süsleyici yalanın
çağdaş yansısıydı. Garcia Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ına
(Seçkin Cılızoğlu’nca çevrilmiştir) baktığımızda, bir aile destanını
görürüz. Latin Amerika’nın büyülü mitosunu, bu yapıtta görmemek
olanaksız. Sanırım, yirminci yüzyılın en önemli yapıtı değilse, en
önemlilerinin başında gelir bu yapıt. Çağdaş mitosun nasıl
kullanılacağını göstermiştir Marquez.
Fuzûli (.....-1556), beceri denizinin dalgıcı olmayanların, “bilge”
olamayacağını söylüyor. O, süsleyici yalanın en hasını kullanır.
“İnci kabuğu (sedef), tenin bireşimidir (sentez, terkip), iri inci
de ‘söz’dür.”
Olmayan gavvas-i bahr-i marifet ârif değil
Kim sadef terkib-i tendür lü’lü-i şehvar söz
(Fuzûli
Divanı’ndan)
Bu da, süsleyici bir yalan değil mi? Açık ki, şiir, sözün büyüsüdür.
Mitos, tüm dünya halklarının evreni anlamada kullandıkları ortak
biçimlerden biridir. Eskimo şiirinde, sözün büyüsü, kendi
mitoslarıyla anlatılıyor:
Zamanın ta başlangıcında
insanlarla hayvanlar paylaşırken yeryüzünü
insan isterse hayvan olabilirmiş,
hayvan isterse insan.
Kimi insanlar varmış,
kimi vakit hayvanlar,
ama ayrım yokmuş.
Aynı dili konuşurlarmış.
Söz büyüymüş o zamanlar;
insan ruhunun güçleri varmış,
rasgele söylenen bir söz
garip sonuçlar doğurur,
canlanırmış o anda.25
Bir Bambara atalarsözü, sözün gücünü, şaşılası bir ifadeyle
belirtiyor: “İnsanın kuyruğu da yoktur yelesi de. Neresinden
tutarsın onu?Ağzından çıkan sözden.” Paraguay Kızılderililer’i
(Guaraniler), çocuğun doğumunu, “Söz, kendisine oturacak bir yer
sağlıyor.” eğretilemesiyle açıklıyorlar.26 Sözün,
mitosla zenginleştiği anlaşılıyor. İş içinde mırıldanılan ezgiler,
ezgi ile söylenen sözün etkisinin çok daha olumlu olduğunu
kanıtlıyor. Hem ruhsal bir gevşemeyi, hem üretkenliği sağlıyor
ezgili söz. Hatta, kimi kez, salt ezgi yetiyor. Devinimi destekleyen
tartım, kasların gevşemesine yardımcı olarak yorgunluğun
duyulmamasını sağlıyor.
Şiirin, dansın, müziğin ve trajedinin kaynağı mitostadır. Bunu
söylerken, mitosla dini kesinlikle ayırıyorum. Dünyanın tüm
halklarında, şiirle müzik, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Âşıklar,
şiirlerini, bugün de sazla söylüyorlar. Bir de, şuna dikkat
etmeliyiz: Onlar, şiir yazmıyorlar, söylüyorlar. Anadolu’da ne
zaman, önemli bir doğal ya da toplumsal olay olsa, hemen bir türkü
söylenir tarihe. Âşık ya da manici, tarihçiden önce davranır. Çoğu
kez, söylenen –özellikle âşıklarınki– koşuktur. Açıktır ki, koşuğa
şiirsel yük yüklemek kolay değildir. Bir olayı saptarken,
şiirselliği korumak kolay değildir. Ama, halkın gözünde söylenen
söz, “şiir”dir. Âşık, destancı ya da manici, ne söylerse, keramet
vardır içinde. Ama, bu ekinsel birikimden çıkarmamız gereken bir
durum vardır: Mitos, kuru söze can vermede, binlerce yıl,
imgelemlerimizi beslemiştir. Kan Kalesi’ni, Battal Gazi’nin
gazavatnamesini, Saltıkname’yi, Kesikbaş’ı, Otman Baba
Vilayetname’sini okumadan, Kerem’in iliklenip çözülen düğmeleriyle
bir dilbere sevdalanmadan şair olunur mu? Kerem gibi yurt uğruna,
halk yolunda yanmadan şair olunur mu?Nazım Hikmet, bu “mitos”u
kullanarak toplumsal gerçekçi öğretiyi yığınlara ulaştırmıyor mu?
Tüm dünyanın tanıdığı en eski şiir yorumu, Aristoteles’in
“Poetika”sıdır. Aristoteles, şiirin başarılı bir şiir olması için,
öncelikle, bir “mytos”unun olmasını koşul olarak öne sürüyor.
Aristoteles’in dilince, mitos, öyküdür, öykülemedir. Bir öykünün ne
biçimde işlenmesi gerektiği, şiirin bölümlerinin sayısı ve
özellikleri ayrıdır. Onları “epos, tragedya, komedya –güldürüyü
sanattan saymaz ya– dithrambos şiiri” olarak belirtir ve flüt,
kitara gibi müzik aletlerinin şiire katkıda bulunduğunu ileri sürer.
Daha doğrusu, şair, şiirini “lir” ile söylüyor. Sanat, bir
öykünmedir (mimessis). Öykünmenin kullandığı araç, öykündüğü
nesneler ve öykünme biçimi bakımından, sanatlar, birbirlerinden
ayrılırlar.27 Dithyrambos
şiiri, Dionysos –Şarap Tanrısı olarak bilinen, Roma’da eski İtalik
tanrı Liber Pater’le karıştırılmış olan, klasik dönemin bağ, şarap
ve gizemli esrime tanrısı– şenliklerinde söylenen “koro
şarkıları”dır. Tutkulu, coşkulu ve acılı şiirlerdir bunlar. Oyunsal
nitelikleri vardır. Kaynağında, yarı oyunsal (dramatik) bir özü
vardır dithyram sosların. Tragedianın kaynağıdır dithyramboslar.
Kuru söze can vermede sınırsız kaynaklara sahip mitos, resme,
yontuya, masala, söylenceye, destanlara da “ruh” veriyor.
İrlanda’da, düşmanları simgeleyen balmumundan yontular yapar, sonra
da iğnelemeye başlarlarmış. Büyüdür bu, çünkü, eğretileme yoluyla,
aldatıcı bir teknik kullanılıyor. Bu da, öznenin sıkıntıyı dağıtan
yalanıdır.
Şiirin kendisine özgü bir dil olduğu bilinir. Tartım (ritm), bu
dilin en belirgin öğesidir. Tartımın doğduğu kaynak da, müziktir.
Şiirde müziği sağlayan öğe tartımdır. Seslerle, hecelerle,
sözcüklerle örülebilir. Tarlada ekin biçen orakçı ya da tırpancı,
kendisine bir biçme tartımı belirler. Toplu biçimde, tartım daha
belirgindir. Ekin dererken ya da biçerken, yolucular ya da
orakçılar, tarlanın bir sınırından girerler ekine. Aralarında iki
kolluk bir ara bırakırlar. Dikine dermeye ya da biçmeye başlarlar.
Her ekincinin kendisine ayırdığı bölüme “hon” denir. Her hondan,
derim ya da biçim sırasında tartımlı sözler duyulur. Kimi de, salt
tartımlı sesler duyarsınız. Mırıltılarla da ekin biçilebilir. Ama,
en çok ortak şarkılar ya da türkülerdir işgücüne katkıda bulunan
edimler. Orakçı, bir sağa, bir sola çalarken orağını, örneğin,
Harmana sersem buğdayı
Kızı verir Ali dayı
Buğday çıkar insan doyar
Haydayı da bre haydayı
gibi maniler söyler. Çoğu kez de, mani düzerler. Karadenizli
balıkçıların hep bir ağızdan kürek çekerken söyledikleri
“hayamola”da, kürek çekiminin tartımını belirlerken, kürekçinin kol
yorgunluğunu duymasını engeller. Söz, müzik ve tartım, işi coşkuya
dönüştürüyor. Araçların bir ezgiyle kullanılması, toplu üretimde,
ortak emeğin bir tekniğidir denilebilir. İlkçağda, büyü, yaşamın her
alanında tekniğin eksiğini giderir. Mitos, şiiri, müziği, resmi,
yontuyu, dansı ve yapı sanatını (mimarlık, mimari) beslemiş.
Yaradılışlar, bilimsel düşüncenin gelişmediği çağlarda, mitoslarla
açıklanmıştır. Mitosların sözle anlatımının tek aracı da, “şiir”dir
(koşuk). Tragedia (trajedi), şiirin, müziğin ve dansın bütünleştiği
mitoslardır (öyküler). Bu, tüm ilkel toplumların ortak sanatsal ve
ekinsel edimini yansıtıyor. Amazon Kızılderilileri’nin bir
“Kesikbaş” söylenceleri var. “Ay”’ın oluşumunu anlatıyor. Bizim
“Kesikbaş” söylencesi ile ortak noktaları var. Koşukla söyleniyor.
Kesikbaş, adamların önünde ardında yuvarlanıp onlarla konuşuyor. Bir
de, Düldül’ün önünde, Ali’yi düşmanların üstüne götürse, hiçbir fark
kalmayacak. Ancak, bizim Kesikbaş, Ay’a dönüşmüyor. Bir adamın
başını keser, ormanın bir köşesine bırakırlar. Bir süre sonra,
ormana gelen insanlar, Kesikbaş’ı görüp torbaya korlar. Kesikbaş,
torbadan çıkarak adamların ardına düşer. Korkarlar. Kesikbaş’ın
korkusundan kulübelerine sığınıp kapıları kaparlar. Kesikbaş, bir
yolunu bulup içeri girmek ister, ama insanlar, ona güvenmez.
Kesikbaş, sürekli düşünür: “Ne yapsam, içeri girsem?” Öykü şöyle
sürer:
Su olsam içerler,
toprak olsam çiğner geçerler,
ev olsam, içine kurulup otururlar,
öküz olsam keserler,
inek olsam sağarlar,
un olsam, ekmek yapar yerler,
fasulye olsam pişirirler,
Güneş olsam, üşüyünce,
ısınırlar sayemde,
yağmur olsam, ot biter,
ot olup bitsem,
hayvanlar yer.
Başladı ağlamaya.
Ağlaya ağlaya,
“İki yumak ip verin bari” dedi.
Adamlar, iki yumak attılar delikten,
Kesikbaş savurdu yumağı gökyüzüne,
“Bir de, dedi, değnek verin,
ipliği sara sara ağayım.
İşte ağıyorum göğe”
diye başladı yükselmeğe.
Adamlar açtılar kapıları,
Kesikbaş çıkıyordu hâlâ.
Sordular: “Göğe mi gidiyorsun?”
Yanıtlamadı Kesikbaş,
vardı Güneş’e
dönüşüverdi Ay’a.
Akşam olduğunda,
tepelerinde görünce,
şıkır şıkır parıldadığını,
şaşakaldılar, dediler,
“Bakındı hele, Kesikbaş döndü Ay’a.”28
İlkel insan, doğayı, ancak mitosla açıklayabiliyor. Açıklama yöntemi
de, müzik, dans ve sözdür. Sözü, övgü, yergi, yakarı için kullandığı
gibi, tanrı adına açıklama biçiminde de kullanır. Tapınakta, sözün
–mitosun– kut değeri taşıması için, söz ezgiyle söylenir. Tanrı ile
bütünleşmek için esrikleşmek gerekir. Bu coşkuya da, dans katkıda
bulunur. Resim, yontu ve yapı, sonradan katılmışlardır “kut”a. Söz,
ezgi ve dans, önceleri, toplulukların, ortak alanlarında, açıkta
söylenir ve yapılırdı.
Mitos’un başlıca amacı, doğayı bilmedir. Bilmede ve istemede,
öğrenmede ve yapmada, ilkel insanın tek amacı –bilinç egemen
değildir henüz– “doyum”dur. Öğrenim, bilgi üretmeye başladığında,
bilinç doğar. O zaman, özgürleşme savaşımı başlar. İlkel insan
cahildir. Bilisiz insan, özgür değildir ama, özgürleşme çabası,
dışındaki dünyayla savaşımını güçlendirir. Prometheus, özgürleşme
mitosudur. Aiskhylos, Prometheus mitosunu şiirleştirmiştir.
Prametheus, Yunan Mitos’unda, titanlar soyundandır. Hesiodos, onu,
İapetos’la Okeanos’un kızı Klymene’nin oğlu olarak gösterir. Demek,
ikinci kuşak titanlardandır. Tragedia (trajedi) şairi Aiskhylos’un
(M.Ö. 525-456) oyunundan okuyoruz onun mitosunu.
Prometheus’un üzerinde durduğu önemli iki kavram vardır: Bilinç ve
özgürlük.
Ama ben biliyordum başıma gelecek olanı,
Bile bile, isteye isteye suç işledim.
Bana gelince, ben bu çileme katlanacağım.
Çilesine katlanamayıp ölmeyi isteyen İo’ya (inek biçimine girerek
Zeus’un tohumunu dünyanın her yanına taşıyan kız), Prometheus,
şunları söyler:
Benim acılarıma katlanamazdın demek hiç!
Kader ölmeme de izin vermiyor benim.
Yalnız ölüm kurtarabilirdi beni,
oysa, benim işkencemin sonu yok,
Zeus tahtından inmedikçe.
Kimileri Prometheus’un bu tutumunu, “bilinç” olarak değil, “kibir”
olarak yorumluyor. Koro, Prometheus’un bu sözlerini, şöyle
karşılıyor:
Sözünü sakınmıyorsun,
başına gelen, boyun eğdirmiyor sana.
Dedesi Okeanos, çıkışır Prometheus’a,
Yine de uslanmış değilsin, diretiyorsun,
dertlerine dert katmaktan korkmuyorsun,
benden öğüt dinlersen, dikine gitme.
Okeanos, onu, “dilin fazla özgür” diye azarlıyor. Prometheus’u
kayaya çakan Kratos (Güç), şöyle söylüyor:
Her varlık çoktan bir kaderle yükümlenmiş,
tanrıların başıdır yalnız, yükümlü olmayan.
Zeus’tan başkası özgür değildir.
Zeus’un, Kratos gibi uşakları, Okeanos gibi yardakçıları vardır. İo
ve Prometheus gibi kurbanları suçlarlar. Olympos’un (Olimpos Dağı)
zulmüne teslim olmayan Prometheus, insanın onurunu temsil ediyor.
Özgür ve bilinçli insan, hiçbir baskıya boyun eğmeyen toplumsal
insanı ifade ediyor. Zalimle savaşımda, zafer, onurun olmuştur.
Prometheus, Zeus’un casusu Hermes’le “kölelik ve özgürlük” üzerine
tartışmasında tanrıları paçavraya çevirir. Sonunda özgürleşir.29
Sanırım, Prometheus’un “mitos”u, insanın en aydınlık mitosudur. Bu
yüzden, her çağda, şiir, Prometheus’un mitosunu işlemiştir.
1
Mario Untersteiner, la fisiologia del Mido (Mitosun yapısı ve
işleyişi) Milano 1946. (Fr. çevirisi, Pierre Grimal); Vecihi
Timuroğlu, Mitolojide Devlet Bilgisi, Memleket dergisi, Sayı 1,
2006 Ankara.
2 Luka Kitabı Mukaddes, Yeni Ahit, s. 56. Kitabı
Mukaddes Şirketi Yay. 1976.
3 Yuhanna, Kitabı Mukaddes, Yeni Ahit, s. 92, agy, 1976
İstanbul.
4 Musa, Tevrat, (Eski Ahit) Kitabı Mukaddes, s. 1,
Kitabı Mukaddes Şirketi Yay.
5 Köprülüzade Mehmed Fuad, Türk Edebiyatı Tarihi, s.
55, Mili Matbaa 1926 İstanbul.
6 Tevrat, Tekvin, Bap I, ayet 27, Kitabı Mukaddes, s.
2.
7 Walther Kranz, Antik Felsefe, s. 12-13, Sosyal
Yayınlar, 1984 İstanbul.
8
Walther Kranz, agy, s. 13.
9
Walther Kranz, agy, s. 3.
10
Walther Kranz, agy, s. 3.
11
Samuel
Noah Kramer,Tarih Sümer’de başlar, s. 104-133, Kabalcı yayınları,
Çeviren: Hamide Koyukan.
12
Samuel
Noah Kramer, agy, s. 111.
13
Samuel
Noah Kramer, agy, s. 112.
14
Samuel
Noah Kramer, agy, s. 114.
15
Samuel
Noah Kramer, agy, s. 114.
16
Samuel
Noah Kramer, agy, s. 115.
17
Walther Kranz, agy, s. 71.
18
Walther Kranz, agy, s. 61.
19
Walther Kranz, agy, s. 63.
20
Walther Kranz, agy, s. 63.
21
Herodotos, Herodot Tarihi, s. 21, Remzi Kitabevi, 1973 İstanbul.
Çeviren: Müntekim Ökmen.
22
M.
eliade, aspect du Mythe (Mitin Görünüşü) p. 9, İdées dizisi.
23
M.
Eck, Mensonge et vérite (Yalan ve Doğruluk), s. 179, Canterman 1965.
24
A. le
Gall, Caractérologie des enfants et de adolescents, s. 95. P. U. F.
1950. (Yeniyetmelerin ve çocukların Irabilimi (Karakterbilimi).
25
Sait
Maden, Şiir Tapınağı, s. 9. Adam Yayınları, 1985 İstanbul.
26
Sait
Maden, agy, s. 10.
27
Aristoteles, Poetika, s. 11, Remzi Kitabevi, 1995 İstanbul. (Çev.
İsmail Tunalı.)
28
Roger
Caillois / Jan Clarence Lambert, Trésor de la Poésie Universeite,
Gallimard, Paris 1958, (Evrensel Şiir Hazinesi).
29
Azra
Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1972 İstanbul.
|
|