-


-
| |
ALİ GALİP YENER
MUHAFAZAKÂR TEREDDÜT YA DA
DOĞUMUNUN 90. YILINDA CEMİL MERİÇ
ÜZERİNE NOTLAR
Muhafazakârlık kavramı ve edebi denemede bir üslup olarak
muhafazakârlığın tanımı üzerinde durarak yola koyulacağız
okuyacağınız denemede. İlerleyen satırlarda düşünür ve denemeci
Cemil Meriç’in düşünsel gelişiminin önemli bir yönünü oluşturan
muhafazakârlık kavramı ile kurduğu ilişki konu edilecek ve Meriç’in
Cumhuriyet dönemi düşünce tarihindeki yeri üzerine kimi gözlemlere
yer verilecektir.
Muhafazakârlık üzerine kaleme alınmış referans niteliğindeki bir
makalede muhafazakârların doğal düzen felsefesinin tamamına karşı
çıkıp kurumsal düzenin altını çizmeye yöneldikleri belirtilir.1 Kurumsal
düzen derken kastedilen kurumlar aile, din, yerel cemaat, lonca ve
toplumsal sınıf olarak sıralanır. Kısaca denebilir ki: “... gerek
Devrim, gerekse Aydınlanma’ya ...yeni endüstri düzenine tepki olarak
felsefi bakımdan şekillenen muhafazakârlığın 19. yüzyılda
sosyolojinin ortaya çıkışı ve gelişimi üzerinde derin etkisi
olmuştur. Aydınlanma’nın doğal düzeni benimsemesine, doğal hukuku ve
doğal hakları savunmasına karşı çıkan ve insanın tarihsel olarak
gelişen kurumlarını ısrarla savunan muhafazakârlık iki yüzyıldır
büyük ölçüde göz ardı edilen bir toplum alanına dikkatleri
çekmiştir.”2 Yine
Robert Nisbet’e göre: “Hegel’in rasyonalizmi, Akıl Çağı’nınkinden
veya Aydınlanma’nınkinden farklı olarak, çoğunlukla fark edilmemekle
birlikte, bizzat tarihte ve tarihin ürünleri olan kurumlarda yatan
akla dayanır. Bu nesnel veya işlevsel rasyonalizmin ölçüsü
muhafazakârdan muhafazakâra değişir. Ama tarihin ürettiği toplumsal
biçimlerin yararına, bu yararı bireysel gözlem saptayamadığında
bile, bir ölçüde inanmayan tek bir muhafazakâr bile yoktur.”3
Yukarıdaki teorik saptamaların Cemil Meriç’in yazı birikimi ile ne
ölçüde örtüştüğü sorunu aşağıda irdelenecektir. Baştan belirtmek
uygundur ki, hükmeden bir kutsallık duygusu olmadan toplumun
oluşamayacağı ve toplum olmaksızın da kutsallık duygusunun
kalıcılığının mümkün olamayacağı şeklindeki saptama, Ahmet Hamdi
Tanpınar, C. Meriç, Tarık Buğra vb. muhafazakâr yazarların
duruşlarındaki somut ilkelerden birini -kutsal olanın gerekliliği
durumunu- temsil eder. Yine muhafazakârlığın geçmişe yönelik ilgisi
ile gelecek tasavvurunun problemli yanlarını belirttikten sonra
Cemil Meriç’in düşünsel serüvenine geçmek yerinde olacaktır.
Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinin, özellikle Max Horkheimer ve
Walter Benjamin’in muhafazakârlığın “tam da şu anın ütopyası” olarak
değerlendirilebilecek bir bakış tarzı olduğunu yazdıklarını,
muhafazakârlığın geçmişten değil, gelecek korkusundan
kaynaklandığını vurgular Ulus Baker.4 Muhafazakârlık
kavramı statüko ile nasıl bir bağ kurar? Günümüzde statüko adını
verebileceğimiz bir sığınak, güvenli bir liman var mıdır? Bu türden
soruların karşılığını ararken modern dünyadaki bir muhafazakârı
“geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda
kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara
dayatan biri” olarak tanımlamak ve statükonun da “geçmişin
akideleştiği bir değerler manzumesi olmaktan çok geleceğin ‘yenilik’
ve ‘başkalık’ tehlikelerine kendini oranlayarak korumaya çalışan,
çoğu zaman bölük pörçük bir değerler çizgisi”ni oluşturduğunu
söylemek mümkündür.5
Cemil Meriç (1916 - 1987) Fransızca öğretmenliği ve okutmanlığı
yapmış, Balzac ve Hugo’dan kitaplar çevirmiş bir denemecidir.
İnceleme ve deneme kitapları arasında Hind Edebiyatı (1964),
Saint-Simon (1967), Bu Ülke (1974), Umrandan Uygarlığa (1974), Bir
Dünyanın Eşiğinde (1976), Kültürden İrfana (1985) ve Kırk Ambar
(1980) sayılabilir. Jurnal başlıklı günlüğü (iki cilt, 1992-1993) ve
Bu Ülke’si sık basılmış ve alıntılanmış yapıtlarındandır. Kırk
Ambar’ın ikinci cildinin genişletilmiş baskısı Lehçet-ül Hakayık
adıyla ancak 2006’da yayımlanabilmiştir. Meriç’in ders notları
Sosyoloji Notları ve Konferanslar başlığı altında okurla
buluşmuştur.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin son döneminde Türkçülük,
İslamcılık ve Batıcılık başlıklı üç temel düşünce akımı sahnededir.
Belirtilen akımlar: “...yalnızca (ve hep sanıldığı gibi) yukarıdan
aşağıya bir devletin ve onun ideolojik aygıtlarının değil, aynı
zamanda bu coğrafyada yaşayan halkın toplumsal-siyasal var olma
biçimlerinin ve değerler sisteminin oluşumuna da kaynaklık etmiştir
.... Toplum mühendislerinin öngörülerinin aksine İslam,
milliyetçilik, Kemalizm ve modernizm enteresan bir sentez
oluşturmuştur.”6 E.
Göka ve arkadaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez değerlerinin
(resmi ideoloji ve Kemalizm tartışmalarına sıkışıp kalmadan)
toplumun yaşama ve düşünme tarzlarında aranmamasını ciddi bir zaaf
olarak görür. Ancak resmi ideolojinin tartışması yapılmaksızın
merkez değerlerin saptanması çabasındaki indirgeyici ve “kaçak
döğüşen” tutumu göz ardı eder bu yaklaşım. Yine muhafazakâr değerler
sisteminin milliyetçi ve dinsel anomalilerden sonra şimdi de Batıcı
bir değer anomalisi ürettiği, Batılı değerlerin öne çıkarılıp
dayatılması uğruna, şu anda Cumhuriyet’ten Avrupa Birliği adına
değerler sistemini bir yapıbozumuna uğratmasının ve Türkçülük ile
İslamcılıktan köken alan temel değerlerini bir kimlik öğesi durumuna
indirgemesinin istendiği iddia edilmiştir.7 İşte
Meriç’in kitapları, yukarıda teorik sınırları çizilen çerçevenin
dışında da ele alınmayı gerektiren önemde yapıtlardır. Göka ve
arkadaşlarının çizdiği dar muhafazakâr çerçeve Meriç’in yazısındaki
sancılı tereddütleri açıklamaya yetmemektedir.
Muhafazakâr yerlilik söylemini çözümleyen bir denemede Tanıl Bora,
Meriç’in önemine değindikten sonra çok değerli birkaç saptamaya yer
verir. Meriç’in yazılarında okura çekici gelen esas yanın,
Türkiye’deki aydın zümresinin yabancılaşmışlığının/yabancılığının
betimlemesi olduğunu; diğer yanın ise trajik boyut olarak öne
çıktığını vurgular: “Meriç, ‘Türk Aydını’nın Batılı Aydınlanma
düşüncesiyle ‘büyülenmesini’ ve onunla ‘reşit’ bir ilişki
kuramamasını, böylece bizzat o düşüncenin ereğini ve böylece kendi
ereğini ıskalayışını, trajik bir mesele olarak deşer, kurcalar.
Onun, milliyetçi-muhafazakârlığın evrensel tabusu olan ‘ithal
fikriyata’ olan tepkisinin özgünlüğü, şu sözlerinde özetini bulur:
‘Hakikatte hiçbir düşünce düşman değildir, her düşünce kanımıza
karıştırılmak, millileştirilmek şartıyla doğrudur.”8 Meriç’in
millilik cevherini yalnızca İslami bir kaynaktan, salt etno-kültürel
bir kaynaktan (Türklükten) türetmemesi, bunların tamamını daha geniş
bir referans olarak Doğululuğu içeren, ancak bunların sentetik bir
tanımıyla da tüketilmeyen, bulutsu bir ‘biz’, bir ‘kendimiz’den
türetmesi, onun fikriyatındaki yerlilik kavramının kökensel önemine
işaret eder. Bora’ya göre, Meriç’in yazılarında yerlilik kavramının
imkân ve sınırları etrafında dolaşılmıştır. Meriç’in tavrı, Yahya
Kemal’in, Ziya Gökalp’in duruşuna ve Kemalizmin milliyetçiliğine
karşı “milli duruşu” savunması ile örtüşür.
Orhan Koçak, Meriç’le Ataç’ın Batılılaşma karşısındaki tutumlarını
politik çıkarımların eşliğinde yorumladığı bir denemede, Meriç’in
Edward Said’in Şarkiyatçılık’ını Türkiyeli okura nasıl sunduğu
sorunundan yola çıkarak doyurucu saptamalara yer verir.9 Meriç
görebildiğimiz kadarıyla yerlilik söylemi bakımından ilk kez bu
denemede hakkıyla ele alınmıştır. O, “Neden ‘Oryantalizm’e uzaktan
veya yakından benzeyen bir kitabın altında bir Türk’ün imzası yok?”
diye sormuştur Kültürden İrfana adlı kitabında. Yine aynı kitapta
“Kendimizi batının imal ettiği çarpıtıcı bir aynadan seyrediyor,
daha doğrusu bu hayale göre inşa etmeye çalışıyoruz.” diyen Meriç’in
Batıcılık ve emperyalizme yönelttiği eleştiriyi, denemecinin Batı
ile yaşadığı marazi aşk-nefret ilişkisinin felç ettiğini yazar
Koçak.: “...bir ayna ilişkisidir bu: Paranoiddir, körelticidir,
toptanlaştırıcıdır, Meriç’in o kadar önem verdiği ‘nüansların’
görülmesini önler ve ibresi gocunmayla tapınma arasında sürekli
gidip gelir.”10 Denemecinin
muhafazakâr yerlilik açısından temel tutumu yukarıda sözü edilen
gocunmayla tapınma arasındaki sürekli salınımında yatar. Yine
yerliliğin, “muhafazakâr milliyetçiliğin, ‘kitabi/nazariyatçı’,
analitik/yapay olarak gördüğü milliyetçilik anlayışlarına yönelttiği
eleştiriyi de bünyesinde barındıran bir mefhum”11 olması,
Meriç’in yapıtları irdelenirken göz önüne alınması gereken bir
saptamadır.
Bergson’dan aldığı bir ifadeyi Yahya Kemal’in şiiri için kullanan
Tanpınar’a göre hocası “asıl manasında geçmişe bugünün hesapları
arasından bakan şairdi.”12 Tanpınar’ın
muhafazakâr duruşu yenileme kapsamındaki tutumu, bilindiği gibi
hocası Yahya Kemal’den aldığı “imtidad” düşüncesini geliştirmesine
dayanır. Yazısının düşünsel temellerini “devam ederek değişmek,
değişerek devam etmek”te bulan Tanpınar’ın Yahya Kemal için yazdığı
şu satırlar, Meriç’in tarih karşısındaki tutumu ile uyuşur gibidir:
“Yahya Kemal, bugünkü manasiyle, historicité’nin ehemmiyetini mazi
karşısında ruhi esarete düşmeden bizde ilk idrak edendi.”13 Meriç’in
çok yönlü düşünce adamlığına kısaca değinen, yenilerde kaleme
alınmış bir yazıda ise, sağdan soldan, her kesimden insanın onun
denemelerinde ne gibi imkanlar bulduğunu gösteren şu satırlara
rastlanır: “Cemil Meriç diyalektiği bir metot olarak uygulayan
‘serazad’ bir düşünür; sonunda titreyip kendine/yuvaya dönmüş,
hidayete ermiş, hak yolunu bulmuş eski bir Marksist; Batı’yı
tanıdığı ölçüde, ışığın ancak Doğu’dan gelebileceğinin farkına
varmış eski bir Batıcı; ...Türk-İslam Sentezi’nin ete kemiğe
bürünmüş prototipi, son ve mükemmel Osmanlı veya bu temelde komple
ve sistematik bir düşünür; postmodernizmin ilk yerli ve öncü
temsilcisi; kendi kendisini yetiştirmiş (otodidakt) malumatfuruş bir
lise/Fransızca hocası vb.”14
Koçak’ın yukarıdaki esaslı eleştirilerini unutmaksızın, Meriç’in
temelde kendine özgü bir düşünür, mutlak’ı arayış sürecinde kimi
tutarsızlıklara düşen/düşmeyi göze alan, yalnız kalmayı/bırakılmayı
öngörmüş bir denemeci olduğunu ileri sürebiliriz. Hiç kimsenin adamı
olmamak ve hiç kimsenin kendi müridi/izleyicisi olmasını
arzulamamak, okuru, iletişim kurduğu herkesi yapıtlarıyla diyaloga
çağırırken ahlaki duruşunu muhafaza etmek, onun münzevi
yaklaşımının, yeğlenmiş yalnızlığının temel göstergeleridir. Onun
neyi mesele yapıyorsa bunu aynı zamanda bir haysiyet meselesi olarak
görmesi entelektüel dürüstlüğünün şiarı ise de, bu tutumun bir
düşünür olarak en büyük handikabını oluşturduğu, her konuyu ahlaki
terimler bağlamında ele almasının düşünsel dünyasını ister istemez
daralttığı da öne sürülmüştür.15
Meriç’in münzeviliği, “soyut” bir düşünür olması, ahlaki duruşunun
sunduğu imkanlar ve müthiş bir okuma/öğrenme iştihasıyla üretmesi,
onun yapıtlarını yalnızca “muhafazakâr bir kimlik” etiketi altında
yargılayıp tüketmenin mümkün olmadığını okura/yazara anımsatır.
“İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Ve kelimelerle
uysallaştırmak, kelimelerle mûnisleştirmek istedim düşman bir
dünyayı.” diye yazmıştır.16 Nitekim
Tanıl Bora, Meriç’i muhafazakârlıkla tüketmenin sınırlılığını
vurguladığı bir portre denemesinde, onun sağ ve sol kesimce aynı
iştihayla ele alınmasının sırrını açığa çıkarır: “Meriç’in
düşüncesinin ayırt edici özelliklerinden biri, modern Türkiye’de
siyasal ve toplumsal ideolojilerin ana çizgileri, kutupları arasında
yatay eksenler çizmesidir. ... tüm eserinden, bizzat düşünce edimini
bir insan edimi olarak etkili, saygın, özerk, ‘sahici’ kılmaya dönük
bir eleştirellik kaygısı çıkarsanabilir. Bilhassa bu nokta, onun
muhafazakârlıktan uzak durduğu bir moment olarak hep ışır.”17 Ortalama
muhafazakâr okurun Meriç’e çekinerek bakması yukarıdaki saptamaların
ışığında olağan karşılanmalıdır. Denemeci de kimi söyleşilerinde
okurunu derin bir kuşkuya yöneltecek ifadeleri rahatça kullanmaktan
hiç çekinmez. Bir örnek sunalım, 1976 yılına ait bir söyleşiden:
“İslamiyet zuhuru anından itibaren -Avrupa’nın anladığı manada-
sol’un kendisidir. Yani hamledir, yenileniştir, ezeli bir
tekâmüldür. Ezilen halkların dinidir, içtimai adalettir. Sağ
cahiliyye devridir.”18
Aynı yazıda Ahmet Turan Alkan’ın “sağın ona içinde entelektüel ilgi
barındırmayan bir hürmetle alâka gösterdiğini” yazdığını söyleyen
Bora, milliyetçi-muhafazakâr kesimin Meriç’in yapıtlarını bir bütün
olarak indirgeme tarzını özetlerken; onun yazdıklarının içeriğine
değil, adı geçen kesimin ilgi ve önceliklerine hitap eder yönde
yazmasına gösterilen bir saygı ve ilginin öne çıktığını vurgular.
Buna göre Batılılaşmanın düşünsel serüveninin Meriç’in
yapıtlarındaki trajik boyut sağ kesimi ilgilendirmemiş; Meriç esasen
muhafazakâr kesimin temel bir rahatsızlığını ifade etme arayışında
ağır yükü tek başına omuzlamayı başarmıştır. Bu rahatsızlık,
muhafazakâr boyuttan yoksun milliyetçiliğin, ülkeye/millete -
halka/tarihe gösterdiği ilgiyi kitabi, sentetik ve aşırı
politikleşmiş bir ilgi olarak algılamasına dayalıdır.19
Yazının sonuna yaklaşırken, Meriç’in deneme türünün önemi ve kapsamı
hakkındaki görüşlerine kısaca değinmek uygun olacaktır. Bir anketi
yanıtlarken deneme türünün naçiz bir temsilcisi olarak niteler
kendini: “Filhakika naçiz bir temsilcisi olmakla şeref duyduğum
türün ne sabit bir tarafı var, ne umumi kabule mazhar olmuş bir
ismi. Deneme, müphem, korkak, mürai bir kelime. Üstelik yabancı da.
Bu edebi nevi kucaklayacak kadar geniş, rahat ve seyyar. Yani
belirli bir muhtevası yok. Kalıplaşmamış olduğu için cazip. Mürai
bir kelime değil, mütevazı demek daha doğru olurdu. Büyük handikapın
maziye uzanmaması (kendi kendimize demek istiyorum) ve sevimli
tedailerden mahrum oluşu.”20 Bütün
yazı türlerini ve yaptığı çevirileri kendini anlatmak için bir
fırsat sayan Meriç, öfke, ümit ve ümitsizliklerini, kitapların
ardına gizlenerek yaşadığını belirtir. Denemelerine yaralı bir çağın
insanını konuk ettiğini ileri sürer. Amacı görkemlidir: Bir çağın,
daha doğrusu bir milletin vicdanı olmak! Denemecinin günümüzde de
okunması/tartışılması gereken bir düşünür olarak benimsenmesinde
edebiyatı kutuplarıyla bir bütün olarak görmesinin payı yok mudur?
Kendisini “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir
fikir işçisi” olarak tanımlayan yazar, eklektik bakışının somut
ürünlerini sergilerken, bir bakıma Tanpınar’ın “sükut suikasti”
deyimiyle yakındığı konudan söz etmiş olur. O da “arafta bir
yalnız”dır, yeterince anlaşılamamıştır, diyalog hasretiyle tutuşur:
“Benim trajedim şu birkaç satırda; sevebileceklerim (yani
sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla (yani sağcılarla)
konuşacak lakırdım yok. ... Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol
diyalogdan kaçıyor.”21
Meriç üzerine yazılanlar kolayca tüketilecek gibi değildir. Onun ve
Kemal Tahir’in Türk modernleşmesine bakışlarındaki kimi
benzerlikleri öne çıkaran bir yazıda, Meriç’in düşüncesindeki arada
kalmışlığı en iyi yansıtanın yaptığı Doğu betimlemeleri olduğu
belirtilir. Buna göre Doğu, Meriç’in yazılarında Batı’nın hem
karşıtıdır, hem de karşıtı değildir.22 Meriç’in
yazılarını, temsil ettiği farklı Doğu’ların (Hind ve İslam)
zenginleştirdiği, bu zenginliğin Doğu - Batı karşıtlığını
sorgulamada yardımcı olabileceği de aynı denemede söylenmiştir.
Yakınlarda yayımlanan çok ilginç bir denemede ise, Meriç’in yazı ve
söyleşilerinde şiir üzerine fazla bir şeyin bulunmadığına dikkat
çekilmiştir.23 Şiirin
Osmanlı’da düşüncenin önünü tıkadığını yazan Meriç’in, sosyolojik
bir bakışla mahkum ettiği şiirden sadece biçim özelliği nedeniyle
kaçması ve şiirin söyleyiş imkanlarını düzyazıya aktarmış olması çok
önemli bir saptamadır. M. Can Doğan, Meriç’in sert ve polemikçi
üslubunu besleyen yalnızlık ve izole oluş halinin şiiri dışta tutma
ısrarında etkili olduğunu, denemecinin şiirden uzak durmasında, şiir
türünün yalnızlığı derinleştirdiğine ilişkin duyduğu inancın etkili
olduğunu yazmaktan kendini alamaz. Bu keskin gözlemlerle Meriç’in
kurtuluşu düzyazıda (kitaplara kaçarak) araması sonucuna varmak
mümkün olmuştur. Sosyoloji Notları’nda bir yerde Meriç de şöyle
vurgular kaçışını: “Şiirden kaçtım ben. Yoğun mesaide buldum kendimi
unutmayı. Hassasiyet beslendikçe artar. ... Bir yerde kendinden
uzaklaşmak lazım. Kendine döndükçe ‘ben’ azar.”24
Meriç’in psikobiyografisi üzerine yapılan ilk ve tek çalışmada -bu
türden çalışmaların riskli olduğu, denemeci hakkında ifade edilen
çıkarımların gerçeklikle birebir örtüşmesinden çok edebi bir
spekülasyon olarak yorumlanmasının uygun olacağı yazarlarca
belirtilmiştir- yazarı “Bu Ülke’nin vicdanı haline getiren ve
kökleri doğumundan öncesine dayandırılabilecek psikolojik sürecin
ele alınması” amaçlanmıştır.25 Çalışmacılar,
Meriç’in baş etmekle zorlandığı duygularla her karşılaşmasında
“Kitabın içindeki Tanrı’ya” sığınmış olmasını, gerçekte onun mağrur
iç dünyasına geri çekilmesi olarak açıklarlar. Meriç’in hayatını,
çok güçlü biçimde harekete geçirici işleve sahip üç öğenin
-yalnızlık, yabancılık ve farklılık kavramlarının- yönlendirdiğini
ve annesi ile ilişkisinin düşünsel gelişim aşamalarında derinden
etkili olduğunu ileri süren bu araştırma, başka bir yazıda
ayrıntısıyla üzerinde durmayı hak eder niteliktedir.
Psikobiyografik çalışmanın kimi sonuçları ile örtüşen bir
çözümlemeden söz edelim yazının sonunda. Nurdan Gürbilek, “edebiyat
ve endişe” alt başlıklı bir çalışmada, Avrupa ile kurulan ilişkinin
bir evlilik ya da baştan çıkma öyküsü olarak, demek cinsel
terimlerle anlatılmasının okuru yanıltmaması gerektiğini, çünkü
burada Meriç’in denemelerinde de izlerini bulabileceğimiz bir
narsisistik yaranın kök saldığını vurgular: “Üstün olduğu varsayılan
bir yabancıyla karşılaşmanın, benliğini o yabancıya göre tanımlamak
zorunda kalmanın, kendini onun karşısında yetersiz hissetmenin, yani
tam ve tek olmadığını fark etmenin yol açtığı bir narsisistik yara
da vardır.”26 Meriç’in
“Avrupalılaşmayı bir hadım edilme, kapitalist Batı’nın egemenliğine
boyun eğmeyi bir erillik yitimi, köksüzlüğü bir efeminelik olarak
gör[mesi], kendini ise bir ‘mağlup’ olarak tanımladığı ölçüde
‘virilité’yle [erkeklik] özdeşleş[tirmesi]” sonucuna varır Gürbilek.27 Bu
çarpıcı saptama, Meriç’in yalnızca muhafazakâr bir denemeci olarak
yorumlanamayacağını, onun yapıtlarındaki endişeli ruh halinin, sözü
edilen narsisistik yarayla bağlantısı çerçevesinde çözümlenmeye
muhtaç olduğunu gösterir. Türkiye Cumhuriyeti’nde aydının “Ben
kimim?” sorusuna verdiği karmaşık, tereddütlü ve yoğun endişe içeren
yanıtın anlaşılmasında, Meriç’in denemelerinin kayda değer
referanslardan birini oluşturduğunu öne sürebiliriz yazının sonunda.
1 Robert Nisbet, “Muhafazakârlık”, çev. E. Mutlu, in
Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, haz. Tom Bottomore – Robert
Nisbet, Ayraç Yay., 2002, s. 93-127
2
Nisbet, a. g. y., s. 127
3
Nisbet, a. g. y., s. 113
4
Ulus
Baker, “Muhafazakâr Kör Kisve”, in Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce,
cilt 5: Muhafazakârlık, editör: Ahmet Çiğdem, İletişim Yay., 2003,
s. 101-104
5
Baker,
a. g. y., s. 101
6
E.
Göka - F. S. Göral – Ç. Güney, “Bir Hayat İnsanı Olarak Türk
Muhafazakârı ve Kaygan Siyasal Tercihi”, in Modern Türkiye’de Siyasi
Düşünce cilt 5: Muhafazakârlık, s. 304
7
Göka,
a. g. y., s. 311
8
Tanıl
Bora, “Muhafazakâr Yerlilik Söylemi”, in Modern Türkiye’de..., s.
445-459
9
Orhan
Koçak, “Ataç, Meriç, Caliban, Bandung (Evrensellik ve Kısmilik
Üzerine Bir Taslak)”, in Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, editör: S.
Şen, Bağlam yay., 1995, s. 240 vd.
10
Koçak,
a. g. y., s. 241
11
Bora,
a. g. y., s. 446
12
Akt.
Beşir Ayvazoğlu, “Türk Muhafazakârlığının Kültürel Kuruluşu”, in
Modern Türkiye’de..., s. 513
13
Ayvazoğlu, a. g. y., s. 522
14
Kadir
Cangızbay, “Cemil Meriç Üzerine”, in Modern Türkiye’de..., s. 533
15
Cangızbay, a. g. y., s. 535
16
Mehmet
Tekin (Haz.), Cemil Meriç İle Söyleşiler, Çizgi Kitabevi, 2003, s.
37
17
Bora,
a. g. y., s. 516-517
18
Tekin,
a. g. y., s. 75
19 Bora, a. g. y., s. 519
20
Tekin,
a. g. y., s. 38-39
21
Tekin,
a. g. y., s. 192
22
Duygu
Köksal, “Cemil Meriç ve Kemal Tahir’de Sahnenin Dışındakiler”,
Defter, Sayı: 25, 1995, s. 118-125
23
Mehmet
Can Doğan, “Şiirin Düşmanı Bir Söz Ustası: Cemil Meriç”, Sonsuzluk
ve Bir Gün, Sayı: 5, 2005, s. 32-35
24
Mehmet
Can Doğan, “Düzyazıya Kaçış: Şiir Öldü, Yaşasın Cemil Meriç!”, in
Cemil Meriç Kitabı, Yay. Haz. Murat Yılmaz, Kültür ve Turizm Bak.
Yay., 2006, s. 197
25
Murat
Beyazyüz – Erol Göka, “Kronolojik Bir Biyografi Yerine:
Psikobiyografi”, in Cemil Meriç Kitabı, s. 126
26
Nurdan
Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yay., 2004, s. 82
27
Gürbilek, a. g. y., s. 80-81
|
|