|
HÜSEYİNSU
NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ
KİME VERİLDİ?...
En doğru yanından görmek istediğimizde ödülün, veren yani
ödüllendiren açısından bir erdem olduğu açıktır. Bir değeri, bir emeği,
bir çabayı görmüş ve taktir etmiştir, hatta maddi olarak da karşılığını
vermek istemiştir. Bu, kadirbilir insana yakışan bir erdemdir. Buradan
bakılınca ödülleri önemsemek gerekir. Çünkü, gerçek değerlerin, hakeden
emeğin ve çabanın hem karşılığını bulması hem de toplumsal anlamda
düşünce, edebiyat, sanat, kültür ve bilim alanlarında ortaya konulan
eserlerin düzeylerine katkıda bulunması açısından sahici ödüllerin büyük
katkısı vardır. Ödüllerin koşulları ve sonuçları her zaman
tartışılagelse de bu temel gerçeği hiçbir zaman bütünüyle ortadan
kaldıramaz. Marifet iltifata tabidir anlayışınca, ödülü alan açısından
da emeğinin görülmüş, taktir edilmiş olması, onun çabasına katılan bir
güçtür.
Manşetlerin, ekranların, gündemin albenisine ve
aldatıcılığına değil de, gerçek düşünce, sanat, edebiyat, kültür ve
bilim eserlerinin taşıyıcılığına, kalıcılığına inanan bir yazar, sanatçı
ve düşünür için ödül’le ödül arasındaki fark önemlidir. Ödül’ü almak
onun için bir kıvançtır, bir güçtür. Düşünce, sanat ve bilim çıtasını
daha yükseğe taşıma bilinci ve gücüdür. Ödül ise, günübirlik şaşaadır;
söyleşiler, traj, ün ve gündeme hakim olma hayalidir. Ne ki, sel gider
kum kalır; yıllar sonra ne o ödülden ne de ödül alan eserden bir iz
kalır. Bu bağlamda, gerçek sanatçı, yazar ve bilim adamı ödül aldığında
onur duyar bundan ama ödül ardında koşmaz, ödül için yazmaz; onun
yazdıkları, eserleri alır ödülü.
Peki, hem ödül alan hem de ödül verenler, kendilerini kuşatan
maddi ve manevi koşulların etkisinden bütünüyle sıyrılabilir ve bu kadar
nesnel olabilirler mi? Olunabildiği kadar olmaları gerekir elbette; bunu
da ödülün ve ödüllendirilen eserin gerçek değerine gölge düşürmemek için
yapmaları gerekir; yapmak zorundadırlar. Tersi olan her durumda, ödül
de, ödüllendirilen eser de zan altında kalacak ve kaybedecektir.
Kuşkusuz, birçok dalda verilen ve dünyanın en siyasal
ödülleri olan Nobel Ödülleri de bunu başarmak zorunda. Maalesef Nobel’in
ödüllendirme ölçütleri ve açısı bu zoru başarmak yerine, bu ödülü almak
isteyenlerin, Nobel’in siyasal hassasiyetlerini ve arka planını
belirleyen mihrakların çekim alanına kapılmalarını ve bu siyasal
hassasiyetlere göre yazmalarını sağlamaya dönük işlemektedir. Daha da
kötüsü, Nobel Ödülünü almak isteyenlerin hemen hepsinin de bu duruma
teşne olmasıdır; sanat, edebiyat, düşünce ve bilim ölçütleri ve
hassasiyetleriyle ortaya koyduğu eserinin Nobel Ödülünü almasını değil,
Nobel Ödülünü alabilecek siyasal hassasiyetlere haiz içerik ve tarzda
eser yazmak istemesi…
Bütün bunları, yazarlık duruşu ve yazı etiği açısından kimi
davranış ve düşünceleriyle örtüşmesine karşın, doğrudan Orhan Pamuk’un
Nobel Edebiyat Ödülünü almasına ilişkin olarak değil, bu münasebetle
düşünüyor ve yazıyorum. Türkçe yazan bir yazara ve Türkçe yazılmış
eserlere dünya çapında bir ödül verilmesi, kuşkusuz Türkçe yazan her
yazarı ve dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, dünya görüşü ne olursa
olsun Türkçe konuşan herkesi sevindirir; sevindirmelidir.
Ne ki, bizde hiçbir konuda böyle olmaz: Sevdiğimiz ne denli
yeteneksiz olursa olsun en iyisi bizimkidir; sevmediğimiz de ne denli
yetenekli olursa olsun en kötüsü odur. Değeri konuşamayız ve
yüceltemeyiz; bir şeyi bütün yönleriyle ele almasını, haksızlık
etmemesini, çoğaltmasını beceremeyiz. Nobel Edebiyat Ödülünün Orhan
Pamuk’a verilmesi, zaten hiçbir konunun sağlıklı bir biçimde
konuşulamadığı ve değerlendirilemediği ülkemizde, bu ödülün edebiyat
açısından sonuçlarının da gereği gibi konuşulmasını doğal olarak
zorlaştırdı. Orhan Pamuk’un da büyük katkısıyla Türkçenin kazanımından
daha çok, ‘Türkiye, Ermeni soykırımı yaptı/yapmadı’ tartışması yeniden
alevlendi. Oysa bu ödül vesilesiyle yeniden konuşulması gereken, Orhan
Pamuk’un yazarlığı, romancılığı, Türkçesi, Türk edebiyatını taşıdığı
yer, Türk ve dünya edebiyatına katkısı konuşulmalıydı. Olmadı. Hatta
Orhan Pamuk’un en başarılı romanının, ilk romanı olan Cevdet Bey ve
Oğulları’nın, en zayıf romanının da son romanı olan Kar’ın oluşu, o
zayıf Türkçeyle nasıl dünya ölçeğinde bir romancı olmayı başardığı,
gerçekten de oryantalist bir yöntemle mi ülkesini ve ülkesinin
değerlerini yazdığı, bunun toplumsal, psikolojik arka planının neler
olduğu, bu vesileyle Türk edebiyatının birikimi, bugünü ve yarınına
ilişkin sorunları… gibi düşünce, sanat ve edebiyatımıza ilişkin sorunlar
olmalıydı. Bizim toplumsal yapımız, nasıl bir şeyse bu,
imkanları değerlendirmeyi değil, daha çok heder etmeyi başarır…
Yine de en doğrusu bu durumun konuşulmasıdır. Sonuçta ortaya
çıkan ayrışmaya şöyle bir bakmakta yarar var. Bu ödüle eleştirel
yaklaşanların alacağı karşı eleştiri hazır: Çekemeyenler, kıskançlıktan
çatlayanlar, vasata razı olanlar… Ödülü olumlu bulanların alacağı
eleştiri de hazır: Türkiye’nin içinde bulunduğu kıskacı düşmanlarımızla
birlik olarak daha da sıkmaya, kuşatmayı daha da daraltmaya çalışanlar,
hainler, işbirlikçiler…
Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü alması karşısında
konuşup yazanların içinde bu iki tür ithamı gerçekten hakedenler elbette
vardır. Şiir yazdığı için bu ödülü bir şair almalıydı diyenler,
kendilerinin romanlarının, edebi birikimlerinin bu ödülü daha çok
hakettiğini düşünenler içinde kıskançlar da, gerçekten Orhan Pamuk’tan
çok daha iyi yazar ve şairler de vardır elbette. Orhan Pamuk’un Nobel
Edebiyat Ödülünü alması ve alıncaya kadar da yazarlık duruşu ve yazı
etiği açısından doğru olmayan tutum ve davranışlarının, uluslararası
lobi çalışmalarının siyasal amaçlarına ve Türkiye ile ilgili hesaplarına
denk düşmesi, hatta Nobel Ödüllerinin bu tür siyasal koridorlardan
geçerek elde edilebileceği bilinciyle hareket etmesi, ‘Türkiye’yi onlar
için yazmak gerektiği’ni düşünmesi ve bu yolu seçmesi, Fransız
Parlamentosunun Ermeni soykırımı konusundaki kararıyla aynı gün ve
saatte Nobel Ödülünün Orhan Pamuk’a verildiğinin açıklanması, ödülün
yankılarının ‘Türkiye’ye Nobel tokadı’ üslubuna bürünmesi… gibi siyasal
ve psikolojik etkenlerin hepsinin bir arada önemli bir anlam ifade
etmesi kaçınılmaz hale geldi. Türkçenin ödüllendirildiğine sevinenlerle
Türkiye çevresindeki kuşatmanın biraz daha daraltıldığına ve ödülün
Türkiye’ye bir tokat olduğuna sevinenlerin birbirinden ayrılması
zorlaştı.
Yinelemekte yarar var; Orhan Pamuk bu duruma önemli katkıda
bulundu; yazı etiğini bile bile ıskaladı, bunu da apaçık ödül için yaptı;
ne yazık ki, sadece Cevdet Bey ve Oğulları’yla bile hakettiği bir ödül
için hem kendi yazarlık birikimini hem de Türkiye’nin ve Türkçenin
birikimini uluslararası siyasal lobi çalışmalarının amaçları için
kullanılır hale getirdi. Oysa buna bir Türk yurttaşı olarak da, bir
aydın olarak da, bir yazar olarak da ihtiyaç duyulmamalıydı.
Oran Pamuk, yaklaşık olarak yirmi yıldan beri Nobel ödülüne
profesyonel bir yazar olarak yatırım yaptı. Çalışma disiplini,
çocukluğundan beri sahip olduğu imkanları, dünya edebiyatını izleyişi,
kendi eserlerinin dünya dillerine çevrilmesi ile ilgili çalışmaları,
uluslararası edebiyat çevreleriyle ilişkileri… gibi alanlarda gerçekten
yatırım yaptı. Bütün bunlar Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü
almasını sağlayabilirdi. Ama o, sanırım Nobel’in dolaştığı koridorların
havasını daha gerçekçi kokladı, bunların yetmeyeceğini düşündü ve
siyasal yatırımlar da yapı. Bu ödülü, hiçbir zaman silemeyeceği bir
lekeyle alma yolunu, yani; Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülünü, Cevdet
Bey ve Oğulları, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı… gibi
Türkçenin önemli romanlarıyla değil, “Türkiye tarihte Ermeni soykırımı
yaptı.” idiasıyla aldı, dedirtme yolunu seçti…
Sadece Orhan Pamuk için değil, Türkçe içinde yazık. Çok yazık… |