|
EROL YILMAZ
BİR CEZA TÜRÜ OLARAK "KİTAP OKUMA"
"Okuma" denildiğinde, bir durum, bir
de eylem akla geliyor. Durum olarak, okuma becerisine sahip olma/ma
ifade edilmekte ve genellikle yazma ile birlikte "okuma-yazma" şeklinde
kullanılmaktadır.
Bu yazının konusu ise, ikincisi yani
okuma eylemi. Bilerek, isteyerek ve bu iş için zaman ayırarak gazete,
kitap, dergi okumak. Ama ille de kitap ve dergi okumak.
Çeşitli bilimsel ve mesleki
ortamlarda, -özellikle önceki dönemlerde- bir boş zaman faaliyeti olarak
tanımlansa da, "boş zaman olursa kitap okunur, yoksa okunmaz" gibi bir
sonuç doğurduğu inancıyla, yakın zamanlarda bu düşünce pek dile
getirilmemeye başlandı. Doğrusu da bu.
Bu soylu eylemin alışkanlık haline
gelmesi, literatürde "okuma alışkanlığı" (reading habits) kavramıyla
isimlendirilmektedir. Gelişmiş ülkelerde toplum haritasının neresinde
yer alırsa alsın çoğunluğun sahip olduğu; gelişmekte olan ülkeler ile
geri kalmış ülkelerde ise, değişik düzeylerde ama mutlaka problem olarak
kabul edilen ve üzerinde çözüm odaklı araştırmalar yapılan önemli bir
alışkanlık.
Ülkemizde de, konu ciddi oranda
önemsenmekte ve kütüphaneciler, eğitimciler, yazarlar ve yayıncılar
başta olmak üzere farklı kesimler bu önemli soruna çözüm aramaktadırlar.
Zaman zaman devletin de, geçici çözüme iyi birer örnek olan okuma
kampanyaları ile çare arayışına girdiği görülmektedir.
Artık bu gruplara, yargının
aktörlerinden olan hâkimleri de eklemek durumundayız anlaşılan. Son
birkaç yıl içinde medyanın bize aktardığına göre, hâkimler alkollüyken
nara atmak, çevreyi rahatsız etmek, orman arazisine baraka yapmak vb.
gibi suçlarla karşısına gelen kişilere işlediği suça karşılık gelen asıl
ceza yerine, belli sürelerle kitap okuma cezası vermeye başladılar.
Bu doğrultuda önce Konya'dan bir
okuma cezası haberi geldi birkaç yıl önce, ardından Yozgat haberi düştü
ajanslara ve gazetelere. Sonra bu haberlerin ardı arkası kesilmedi.
En yeni haberlerden biri Rize
Fındıklı'dan. İki yıl önce oturduğu mahallenin biraz yukarısındaki
devletin ormanlık alanına baraka yapan bir vatandaş, önce devlet
ormanlarına zarar verme suçundan 20 ay hapis cezasına çarptırılmış; daha
sonra denetimli serbestlik uygulaması kapsamında bu ceza, "bir yıl
boyunca ayda iki saat ormanlarla ilgili kitap okuma"ya çevrilmiş (Taraf,
10.3.2009, sayfa 4).
Yozgat örneğinde, olayın kahramanın
kitap okuma cezası veren hâkime yalvararak, "ben bu cezayla kahveye
başım dik giremem, bana da adam gibi bir ceza verin" diye yalvardığını
yazdı gazeteler. Hatta şehri terk edip gittiği, birilerinin eğer bir ay
süreyle kitap okumazsan cezanı artırırlar diye uyarmaları üzerine daha
sonra dönerek "cezasını" çektiği de yazıldı "zavallının".
İlk zamanlar olumlu bir izlenim
bırakıyordu zihinlerde bu haberler. "Ufak tefek" suçlar işleyen birileri
vardı, bir de onları "hafif" cezalarla uyarmaya çalışan iyi niyetli
hâkimler. Cezaevine girip hapishane ortamına göndermektense, kitap
okumak gibi soylu, olumlu ve faydalı bir eylem ile toplum içinde ıslah
edilebilirdi suç sahipleri.
Ancak, ilerleyen zaman içerisinde bu
uygulamanın sayısı artmaya başladığı için, konunun çok önemli bir
boyutuna dikkat çekmek gerekti açıkçası. Üstelik bu, göz ardı edilir
gibi de değil.
Okuma alışkanlığı konusunda
ülkemizin sicilinin hiç de olumlu olmadığı herkesin malumu. Okuyan insan
sayısı çok düşük. İnsanların okumadığı, pek çok kitabın 1000-2000
bastığı ve ancak bir baskı yapabildiği, en küçük bir ekonomik
dalgalanmada insanların kitap ve dergiye yaptığı harcamadan kısıntıya
gittiği, kısa sürede yayınevlerinin kapandığı bir ülkeden söz ediyoruz.
Bu cezaların sayısı artmaya
başladığı için, konuyla ilgili tüm meslek örgütlerinin hatta devletin,
"böyle bir ülkede kitap okumayı 'ceza' olarak uygulamak ve dillendirmek
ne derece yerinde bir uygulama olabilir" sorusunun üzerinde ciddi
şekilde durması gerektiğine inanıyorum.
Öyle ya, zaten insanlar okumuyor,
okuma alışkanlığının toplum nezdinde kıymeti harbiyesi yok; otobüste,
parkta, vapurda kitap okuyanlara hala acayip bir yaratıkmış gibi
bakılıyor.
Okuma alışkanlığının yok denecek
kadar az olması durumunu kaygıyla izleyen ve bu konuda çözüm arayışında
olan kişi ve gruplar, bu alışkanlığın önemini anlatmak için araştırmalar
ve çeşitli faaliyetler düzenliyorlar, yazıyorlar, konuşuyorlar. Uzun
süre kitap, dergi, bilgi, belge gibi konulara duyarsız kalan ve varsa
yoksa dizi, film, magazin vs. konusunda yayın yapan özel televizyonların
bir kısmı bile (bazıları inatlarına devam ediyorlar maalesef), bu tür
konulara zaman ayırmaya başladılar.
Bu gruplar, toplumun eğitim ve
kültür düzeyi yükselmeden, bilgi, belge, kitap, kütüphane, okuma
alışkanlığı, bilgi kullanma alışkanlığı vb. olgular toplumun genelinde
kıymet görmeden demokrasi, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, insan
hakları vb. gelişmiş bir ülkenin olmazsa olmazlarından olan olguların
yerleşmesinin ve gelişmesinin mümkün olmayacağı durumunu gayet iyi
bildikleri içindir ki, okuma alışkanlığı konusunu ajandalarının hep en
üst sıralarında tutuyorlar. Bu konuyu ısrarla gündemde tutmaya
çalışıyorlar.
İşte tam da, bu çalışmaların
yoğunlaştığı ve toplumsal etkisi çok yüksek olan televizyonlarda bile
kitap, kütüphane, okuma vb. programlarının sıkça görülmeye başladığı bir
dönemde, ardı ardına verilen "kitap okuma cezaları" ile -ne kadar iyi
niyetli olursa olsun- kitabı ve kitap okuma eylemini ceza olarak
sunmak, kanımca büyük bir hataya dönüşmüştür.
Bu konuda daha fazla gecikmeden Türk
Kütüphaneciler Derneği, yazar birlikleri, yayıncıların mesleki
oluşumları mutlaka planlı ve örgütlü bir çalışma içine girmeli;
yazarlar, yayınevleri, kütüphaneciler ve eğitimciler de yazarak,
çizerek, konuşarak bireysel anlamda probleme işaret etmelidirler.
Bir kez daha önemle vurgulamak
gerekirse, kitap okumayı ceza olarak uygun gören ve uygulayan hâkimlerin
iyi niyetinden asla kuşku duyulmamaktadır. Ancak son tahlilde, "kitap
okuma" ve "ceza" kavramları bir arada anıldığında, hiç de şık ve olumlu
izlenim bırakmadığı son derece açıktır.
Bu cezalara muhatap olan suçlu
kişiler, ilk defa ders kitabı dışında kitap okuyor da olabilirler.
Ancak, bir suça karşılık yapılmak zorunda kalınan bu davranışın, belki
çoğunluğu, "kitap okumak delikanlıyı bozar" zihniyetindeki bu kişilerde
alışkanlık haline geleceğini düşünmek de fazla iyimserlik olacaktır.
Diğer bir ifadeyle, bir iki kişinin okuma alışkanlığı kazanmasını
sağlayabilir düşüncesiyle, kitap okumayı bir ceza türü olarak lanse
etmenin faydadan çok zarar getirecek bir uygulama olduğu açık bir
biçimde görünmektedir.
Konuya bir de bu pencereden
bakılması gerekiyor. Çok geç olmadan ve fazla hasar bırakmadan.
|