|
––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
NECİP
TOSUN’LA ÖYKÜ SERÜVENİ
ÜZERİNE
Konuşan:
AYŞEKARA
––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––
– İlk öykünüz 1983’de yayınlandı. 2005’de yayınlanan
Otuzüçüncü Peron henüz ikinci kitabınız. Niçin az yazıyorsunuz?
– Evet, az öykü yazan, daha doğrusu az “yayınlayan” biriyim.
İlk öyküm “Yangın” Aylık Dergi’de 1983 yılında yayınlandı. Daha sonra
Aylık Dergi, Mavera, Kayıtlar ve Dergah’ta öykü yayımlamayı sürdürdüm.
1997’de Hece Dergisi’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte düzenli
olarak bu dergide öykülerimi değerlendirdim. İlk öykümün yayınlanış
tarihiyle (1983) ilk kitabımın (Küller ve Uçurumlar) yayınlanış tarihi
arasında (1998) on beş yıl var. Bu sürecin uzun tutulması bilinçli bir
tercihti. Çünkü ilk kitapların çok önemli olduğunu düşünüyordum. Bu
süreç içerisinde kendimi test imkânım oldu. Öyküler yayınlandıkça
çevresel tepkileri gözledim. Bu nedenle ilk öykülerimi acemiliklerimi
atma, kendi dilimi bulma çabalarım olarak görüyorum. Her şeyiyle
sahiplendiğim, acemiliklerimi üzerimden attığımı düşündüğüm öykülerimi
yayınlamaya başladığımda ise ilk kitabımın dosyasını hazırladım. İlk
öykülerimin büyük çoğunluğu bu devrede elendiler ve kitaba giremediler.
Bu nedenle hiçbir dergide gözükmeden, kendini test etmeden öykü kitabı
yayınlayan yazarları gördükçe onların bu cesaretlerine şaşıyorum. Oysa
dergi yayını çok önemli. Öykü anlayışının rafineleşmesi, oturması çok
önemli. Ama artık kimsenin buna aldırdığı yok. Bir an önce şöhret olma
tutkusu herkesin gözlerini kamaştırıyor. Tabi aynı durum ustalaştığını
düşünen öykücüler için de geçerli. Yazdıkları nitelikli bir-iki kitabın
ve isimlerinin arkasına sığınıp peş peşe özensiz, öykü oldukları bile
tartışılır metinler yayınlıyorlar. Kendi isimlerini siliyorlar farkında
bile değiller.
Elimdeki hazır dosyalar için de aynı kaygılar nedeniyle hiç
acele etmiyorum. Ben de bittikten sonra nasılsa yayınlanırlar. Önemli
olan bu dosyaların hakkını verebilmek, gerekli dikkat ve özeni
göstererek huzur içinde “tamam” diyebilmek. Kısaca az ama nitelikli,
utanmayacağım şeyler olsun istiyorum yaptıklarımın. Ancak öykü tüm
mesaimi verdiğim bir uğraşım olduğu için, bu ritmin zamanla
hızlanacağını, yeni öykü kitaplarının daha sık aralıklarla geleceğini
düşünüyor, tasarlıyorum. Çünkü masam öykü eskizleriyle, yarım
çalışmalarla dolu ve ben hızlanmam gerektiğini biliyorum.
– Öykünün sizdeki karşılığını sormak istiyorum. Size bir öykü
nasıl düşer, nasıl çoğalır sizde?
– Önce öykünün karşılığından başlayalım. Günümüzde öykünün
diğer yazınsal türlere nazaran pek çok avantajları olduğunu düşünüyorum.
Romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla
modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir tür. Yani öykü, kısa ve
yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın,
dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek
bir özelliğe sahip. Ayrıca öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve
yaşadıklarıyla örtüşebilen bir tür. Bu yanıyla bana sıcak ve kendimi
ifade edeceğim bir yazınsal tür gibi geliyor.
Öykünün bende oluşma serüvenine gelince… İçtenlikle
söyleyeyim ki öykü yazmak benim için bir arayış, bir sığınma ama daha
çok bir paylaşma demek. Bir şeylerin eksikliğini, özlemini, acısını,
mutluluğunu duyan insanlarla birkaç sayfada aynı havayı koklamak, aynı
esintileri hissetmek, aynı tıkırtıları duymak arzusu. Bunları duyan,
hisseden insanların varlığını tutanaklara geçmek istiyorum. Benim için
öykünün doğduğu ân, ya çok mutlu olduğum anlar, ya da çok karamsar,
umutsuz olduğum anlar. Sıradan, huzurlu bir günümde tek bir satır
yazamam. Bir oturuşta bitirdiğim öyküm nadirdir. Daha çok, bir şiir
yazar gibi, cümle cümle, paragraf paragraf yazarım.
– Öykücülüğünüzün yanı sıra öykü üzerine düşünüyor,
yazıyorsunuz. Türün kuramıyla uğraşmak sanatınıza nasıl yansıyor,
yazmanızı zorlaştırıyor mu, kolaylaştırıyor mu ?
– Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az
konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın,
edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik
çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Hele ülkemizde bu alan bomboş. Füsun Akatlı, Feridun Andaç, Semih Gümüş,
Ömer Lekesiz’in yanına koyabileceğimiz neredeyse beşinci bir isim yok.
Bu yazıların ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu
ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme
gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da
yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar,
yaptığı düşünce egzersizleri olarak düşünmek gerek. Aslında bütün
bunları öykücüler gerek zihinlerinde, gerek dost sohbetlerinde
tartışıyorlar. Ama bizde yazma geleneği fazla olmadığı için, zamanla
uçup gidiyor. Bense el yordamıyla ulaştığım bilgileri, malumatları, dost
sohbetlerinde edindiğim izlenim ve düşünceleri, tartışma sonuçları uçup
gitmesin diye kayda geçiriyorum, o kadar. Sonuçta anlamlı, işe yarar bir
bütünlük ortaya çıkarsa sevinirim. Aslına bakarsanız, kendi yaptığı iş
üzerine konuşma bana da biraz “tuhaf” geliyor. Bu kişinin ürün vermesi
gerekiyor. Kuramsal tartışmalar eleştirmenlerin işi. Gerçekten bunun
hakkını da onlar verir. Ama yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı
sonunda bu işte bizzat yapanlara kalıyor.
Öykü üzerine yazmanın hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu
bende. Çok zamanımı alıyor, bu olumsuz yanı. Olumlu yanı da bu yazılar
sayesinde okuduğum bir şeyin öykü olup olmadığını anlamaya başlamam
oldu. Öykünün imkânlarını kavramak, onu değerlendirmek diğer
yararlarıydı. Ama bana bir kıyas yapın derseniz bir öykü/ürün için tüm
diğer yazılarımı (eleştir/kuram/inceleme) vermeye hazırım.
– Belki müfettiş olmanızın da etkisiyle rakamları yerleştirir
gibi tek tek kelimeleri yerleştiriyorsunuz imajı veriyor öykünüz. Nasıl
yazarsınız? Mesela hazırlık aşaması var mıdır yazınızın? Okur musunuz,
metnin ruhuna uygun bir müzik dinler misiniz?
– Hesap kitapla uğraşmamın yazmama etkisini hiç düşünmedim.
Mesleğin bir kusursuzluk arayışına dayanması belki yazılarıma da
yansıyor olabilir, ama bilemiyorum tabii.
Yazmak için ne bir mekân ararım ne de ek donanımlar. Kafe,
ev, işyeri hiç fark etmez. Her ortamda rahatlıkla yazabilirim. Yeter ki
o duygu yoğun anı yakalayabileyim. Zaten parça parça, bölüm bölüm
yazdığım için uzun zamanlara da ihtiyacım olmaz. Ama yazmaya yakın
dönemlerde sevdiğim kitaplar çantamdadır. Beni harekete geçirecek bir
sözcük, bir fotoğraf, bir ışık ararım. İlgisiz bir cümle bile beni
harekete geçirebilir. Özellikle roman taşırım yanımda. Virginia Woolf,
Michel Butor, James Joyce, Tanpınar karıştırırım. Aksatmadığım tek
ritüelim Dalgalar’dır. Virginia Woolf’un Dalgalar’ını neredeyse baştan
sona yeniden okurum.
– Otuzüçüncü Peron üzerinden konuşursak… Bir “ ân’a”
sıkıştırılmış bir zamanda veya gerilen, genişletilen bir “ ân”da yaşanan
hikâyeler yazıyorsunuz. Anlatıda geçen tüm “şeyler” anlamın
algılanmasına yönelik. Mekânlar, nesneler, her şey-ikinci, üçüncü
kişiler de buna dâhil- anlamı desteklemek için görünüyorlar sahnede.
Kitap boyu, göz, gözler, bakış, ayna, yüz, yansıma, sis, pencere, cam,
yağmur, duman kelimeleri ve bu kelimelerin yarattığı imaj hâkim
öykülere. Öyküler arası iç ilmek vazifesi üstlenmiş bu kelimeler.
Kullandığınız rüya dilinden olsa gerek, öyküler günün ışıdığı saatlerde
geçse dahi bir gece havası; örtülü, gizemli bir atmosfer var öykülerde.
Her iyi yazar atmosfer yaratır, okuru alır öyküsünün içine.
Öykülerinizde, öykü kişisinin yaşadığı “hal”in içine; bilincine düşmüş
gibi oluyoruz. Öyle ki belleğinizde bir göz imgesi, elinizdeki kitaptan
bir öykü okuyor değil de -örneğin bir deprem hikâyesi olan Uğultu’da,
enkaz altında, ışığı takip eden depremzedenin gözleri oluyorsunuz-
gizlerle dolu bir dehlizde bir iç âlemde dolaşıyorsunuz. Kısa kısa
cümleler, kırık kırık ışıklar, küçük küçük kareler de bu rüya
atmosferini yaratan, düş dilini kuran unsurlar. Zamana ait bir eşya
gösterilmese ruhun zamanlarına ait olarak da okunabilinecek, fakat kendi
zamanının dili ile-kurgulayan, yansıtan-gösteren öyküler bunlar. Burada
Necip Tosun’un sinema ile ilgisinden, tuttuğu Film Defteri’nin sanatı
üzerindeki etkilerinden de söz edebilir miyiz? Mesela “Yağmur” öyküsünü
okurken sarsılıyorsunuz. Bir Tarkovski filmi gibi…
– İyi düşünceleriniz ve yerinde tespitleriniz için teşekkür
ederim. Öykülerin sinema ile ilgisi… Sinema sanatının (genelde
görüntünün) içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını vurduğuna kuşku yok.
İnsanların giyim kuşamlarını, yaşam biçimlerini etkileyen sinemanın
başka sanatları etkilemesi kadar doğal bir şey olamazdı. “Çağdaş sanata
ritim ve gerilim unsuru olarak zaman kavramını,” getiren sinema, roman,
öykü, tiyatro, resim gibi pek çok sanatı etkilemiştir. Bilindiği gibi
bir filmde görüntüden görüntüye, sahneden sahneye, belli bir ritim ile
gidilir. Film, durmaksızın gösterir, anlatır ve mekân sınırı tanımaz.
Aynı anda hem göze hem de kulağa hitap etme avantajı nedeniyle de
dünyasını kolay kurar ve muhatabını kolay inandırır. Bütün bunlar pek
çok yazarı etkilemiştir. Bu anlamda elindeki kalemi bir kamera gibi
kullanan ve durmaksızın “gösteren” yazarların sayısı hiç de az değildir.
Sinemanın özellikle görüntünün imkânlarından yararlanmak
açısından öykümü etkilediğini düşünüyorum. Bende özellikle tasvirler
aracılığıyla görüntünün imkânlarından yararlanıp, muhayyileyi açmaya
çalıştım öykülerimde. Ne kadar başardım o ayrı bir konu, ama sizin de
belirlediğiniz gibi böyle bir katkı söz konusu. Daha önce Ahmet Kekeç
olsun, Süleyman Çelik olsun bu öykülerdeki sinema etkisinden söz
etmişlerdi.
– Fakat, Hece’de en son yayımladığınız “Telefon”,
(Otuzüçüncü.Peron’daki “Kırılmalar” öyküsü de bunun habercisi gibiydi)
biçimde ve özde farklı bir öykü. Bundan ne anlamalıyız? Necip Tosun,
yeni biçimlerle mi anlatacak öyküsünü? Niceliği de değişecek mi?
– Evet, artık farklı öyküler yazıyorum. İlk iki kitap tamam.
Bunu çoğaltmanın bir anlamı yok. Hem içeriksel hem de biçimsel anlamda
çok farklı bir kitap olacak üçüncü öykü kitabı. “Telefon” bu serinin ilk
öyküsüydü. Yeni şeyler yapmak istiyorum. Naif hoşluklar. Edebiyat da
böyle bir şey zaten. Hep arayış, yenilik, güzellikler bulmak. Evet
içerik de değişecek. Çünkü öykü kitaplarının tematik bir bütünlük içinde
olmasını önemsiyorum. İlk iki kitap böyle bir bütünlük içerisindeydi.
Üçüncü kitapta da farklı bir tematik bütünlük olacak.
– Düz yazılarınızda, öykü değerlendirmelerinizde
dinleyicilerin dikkatini diri tutmak isteyen bir konuşmacı gibi okuru
çok önemsiyorsunuz -öykünüzde de atmosfer yaratarak okuru
yakalıyorsunuz- fakat yine de bir şey var ki… Öykü de yalnızca öyküyü
önemsiyor gibisiniz… Yani öykünün kendisi dışında hiçbir şeyi
umursamıyormuş gibi… “Fildişi kule” yi seviyor olabilir mi öykünüz.
– Öykülerimdeki atmosfer yaratma
gayretlerim, biçimsel arayışlarım sizde böyle bir izlenim bırakmış
olabilir. Ancak bu iyi bir şey değil. Oysa öykü kusurlarıyla birlikte
okurda bir coşku, bir heyecan yaratmalı. Ona bir öykü okuduğunu
unutturmalı. Sahici ve içten olmalı, kurgusal yanını hissettirmemeli.
Kusursuz bile olsa bir sıcaklık, içtenlik taşımıyorsa öyküde bu bir
eksiklik. Kurgusal yanı, biçimsel yanı çok ağır basarsa öykü canlılığını
yitirir. Fazlasıyla biçimsel bir deneme olup çıkar. Yani bir öykünün
dört başı mamur olması yetmez. İçinde de bir hayatiyet taşıması gerekir.
Kim bilir bu da bana kuramsal yazılarımın, inceleme yazılarımın olumsuz
bir hediyesi. Elbette her şeyin bir bedeli var.
– Bir öykücü olarak öyküyü sürekli yüceltmeniz anlaşılır bir
tutum elbette. Öykü yanında öykü üzerine kuramsal yazılar yazıyor,
incelemeler yayınlıyorsunuz. Hatta kızınıza bile Öykü ismini
veriyorsunuz. Bunu anlayabiliyoruz. Fakat son zamanlardaki kuramsal
yazılarınızda roman ve öykü karşılaştırması yaparak öyküyü yüceltirken
romanı değersizleştirdiğiniz gözleniyor, neden? Peki bir “ânı” bir
durumu değil de olaylar bütününü resmetmek, bir aile fotoğrafı vermek
isteyen sanatçı ne yapacak bu durumda?
– İşi o kadar ileri götürdüm mü bilmiyorum. Dönüp bir bakmam
lazım. Ama bu işin duygusal, tepkisel bir yanı olduğunu da biliyorum.
Özellikle öykünün roman karşısındaki konumu hesaba katıldığında. Çünkü
öykü-roman ilişkileri tarihsel süreçte oldukça “nazik bir zeminde”
seyretmiştir. Öykü yıllarca roman için bir “sıçrama tahtası”, bir “geçiş
süreci”, “hazırlık dönemi” olarak görülmüş. Pek çok öykücü de sanki bu
görüşleri doğrularcasına öyküden romana geçmişler. İçinde bulunduğumuz
dönemlerde ise bu tavır yaygın bir hâl aldı. Özellikle bir roman
patlamasından söz ediliyor. Bu da her öykücüyü kışkırtıyor. Sözünü
ettiğiniz kuramsal yazılarımın böyle dönemsel bir yanı var.
Peki bir yazarın kendisini en iyi ifade ettiği tür apaçık
ortadayken ve kimliği bir türle (öykücülük) belirginleşmişken, başka
türlere sapması, arayış içerisine girmesi nasıl açıklanabilir? Benim
itirazım buna. Öykü galiba daha zor geliyor yazarlara. Her zaman kısa
yazmak daha zordur. Çünkü yazardan daha çok dikkat, özen ve çaba ister.
Öykünün gerektirdiği ritim, sıkı örgü, dil özeni yazara bu çabayı
dayatır. Son günlerde kimi öykücülerin öyküden kaçışlarının arkasında bu
vakitsizlik, yeterince yoğunlaşamama, zora katlanamama olabilir mi diye
düşünüyorum. Ortaya konan eserlere bakılırsa, romanın ya da uzun
yazmanın o gevşek, kolaycı yanının öykücüleri cezbettiğini
söyleyebiliriz. Bu tutumun arkasında ayrıca popülerlik ve çok satmanın
da etkin olduğu gözden kaçmıyor. Tabi bütün bu yargılara ürünlere
bakarak ulaşıyoruz. Değilse bu türlerin hakları verilse söylenecek söz
yok.
Bu öykü ve roman karşılaştırmalarımda bir türün diğer türe
üstünlüğünden çok aslında öykünün meşru müdafaa hakkını ileri sürmeye
çalışıyor, öykünün küçük, değersiz olarak algılanmasına itiraz ediyorum.
Amacım asla romanı değersizleştirmek değil. Kaldı ki edebiyatın temel
türlerinden biri olan romanı değersizleştirmek kimin haddine. Dediğim
gibi roman okuyup öykü yazan biriyim.
– Neden öykü kişileriniz bu denli yalnız, dağılmış… Külleri
savruluyor, gerçeklik duygularını yitirmişler. Evet, bütün ideolojilerin
iflasına şahit oldu bizim kuşak. Peki kutsalı baş tacı edenler niçin
dağıldı? Dünyayı güzelleştirmek ülküsü…. Tebessümün, selamın, cemaatin
insanları… Bu insanlar neden bu denli yalnızlaştı, dağıldı. Kısaca
“Ricat” öyküleri yazar olduk. Mesela Hüseyin Su’nun “İbrişimden Yürek
Bağları” öyküsü tam bir ricat –fakat başa, kendine doğru bir ricat-
manifestosu. Neden kendimizi aldatılmış hissettik, dağıldık. ‘Bize
öğretilenle, bizim öğrendiklerimiz’ neden pratikte uymadı… Kendi
hayatını kuramayanların bize hayatı kurgulamayı hedef göstermeleri miydi
yanlış olan… Neler diyeceksiniz bu konuda?
– İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu
düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri.
Üzerinde yaşadığımız topraklarda belki yüzyılda yaşanacak bir insanlık
hadisesi otuz yılda yaşandı. Darbeler, kıyımlar, kalkışmalar,
mücadeleler. Bundan alınacak dersler olduğunu düşünüyorum. İşte ilk
öykülerde yaşadığımız çağın, dönemin, savrulmalarını anlattım. Özellikle
kendi kuşağımın, seksen kuşağının. Bunlar belki de kaçınılmazdı. 12
Eylül yaşandı. Ben bizzat çevremde intiharlara, cinnetlere, ömür boyu
hapislere şahit oldum. Ve bu dönemin bünyesinde müthiş birikimler,
tecrübeler vardı. Bunlardan hepimizin alacağı dersler olduğunu
düşünüyordum. Savrulan insanlar boş yere yitip gitmesin diye, onların
bıraktıklarını anlamaya çalıştım. Bu bilinçli bütünlük gerçekleştirme
çabası ister istemez ilk kitapta sözünü ettiğiniz izlenimin doğmasına
yol açtı. Bu felaketlerden, savrulmalardan, kayboluşlardan alacağımız
dersler vardı. Bu kitap kendi kuşağıma bir borcumdu ve açık bir yüzleşme
ve hesaplaşmaydı.
İkinci kitapta ise bu savruluşları daha genelleştirdim. Her
ideolojiden, her inançtan, her kesimden, her sosyal sınıftan insanlar…
Rüyalarının peşine düştüler. Ama tümü derin bir yanılgıya uyandılar.
İşte öykülerde yapılan eylemi övmeden, yermeden bu rüyaları anlatmaya
çalıştım. Bu kez işin içinde dindarlar da vardı. Ben hayat ve inancın iç
içe olduğuna inanılan bir kuşağın içinden geliyorum. Kahramanlar da
hayatlarını tümüyle inançlarına, ideolojilerine göre dizayn ediyorlar.
Ama ideolojilerinin gözden düşüşüyle ya da ideolojilerini terk
etmeleriyle birlikte bir yalnızlaşma yaşıyorlar. Hayatınızın biricik
gayesi sarsıntıya uğradığında sizin de sarsılmanız kaçınılmaz. Çünkü bu
insanların hayatta normal bir arkadaşları yok. Hatta aileleriyle bile
ilişkileri sınırlı. Onların bütün dünyaları dava arkadaşlıkları. Dava
dostlukları bitince sokakta selam verecekleri kimse kalmıyor. Bu yüzden,
davadan uzaklaştıklarında, davaları gözden düştüğünde tam bir çarpılma
yaşıyorlar.
Bir insanın uğruna ölümü bile göze aldığı rüyalarından bir
süre sonra kopması, ayrılması bana hep dramatik gelmiştir. Bu hiç
şüphesiz, yaşamın, konjonktürün getirdiği bir durum. Bu insani olayı
öykülerimde kınamaktan çok, bir olgu olarak aktarmaya
çalıştım. Karşılarında ya da yanlarında olmak gibi özel bir amacım
olmadı. Ricat mı direniş mi hiç böyle bir kaygım olmadı. Bu anlamda
öykülerde umut da var umutsuzluk da. Direniş de var geri çekiliş de. Bir
yazar olarak neleri algılayabiliyorsam onları yazdım. Kimi
eleştirmenler, kaybedenleri yazıp, direnenleri yazmamamı gündeme getirip
olumsuzladılar. Umut ve direnişi ısrarla görmediler. Ya da
dikkatlerinden kaçtı. Onlara da saygım var. Ama dediğim gibi benim şunu
anlatayım şunu anlatmayayım diye bir ön koşulum yok. Zaten bu sanatın
doğasına aykırı.
– Otuzüçünçü Peron’la ilgili Yeni Şafak kitap ekinde sizle
yapılan söyleşi “İdeolojimi Kaybettim, Hükümsüzdür” manşetiyle çıktı.
Bunun üzerine çeşitli spekülasyonlar yapıldı. Öykülerinizdeki
kahramanlarınızla sizi özdeşleştirenler oldu. Nedir işin aslı?
– Manşet hiç arzu etmediğim, yanlış yönlere çekilebilecek bir
şekilde atıldı. Bir de benim kendi hayatımda da değişim yaşadığım filan
iması yapıldı. Oysa ben orada henüz on yedi yaşında yaşadığım bir
değişimden söz etmiştim. Bunlar üst üste binince insanların kafasında
soru işaretleri oluştu. O günüm gelen telefonlara derdimi anlatmakla
geçti. Eleştirmenler ise boş durmadılar, bu manşetten yola çıkarak
kitabın iletisiyle tümüyle ters çıkarımlarda bulundular. Manşet yanılttı
onları. Ama böylece bir kitap okunmadan eleştirinin nasıl yapıldığına da
iyi bir belge oldu bu eleştiriler. Yanılttıkları okurların vebali de
bana ait değil tabi. Eleştiride dikkat ve özen yanında, insaf, vicdan ve
merhametin gerekliliğini bir kez daha iliklerimde hissettim.
– Kaynaklarınızı da konuşalım biraz da. Kimleri okur Necip
Tosun, kimlerden etkilenir, öykülerinin arka planında kimler var?
– Beni yazı hayatımda etkileyen dört temel kitap oldu:
Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang
Borchert’nin Bu Salı’sı ve Elsa Trilolet’nin Gün Doğarken Bülbül
Susar’ı. Bu kitaplarda müthiş bir insani zenginlik vardı. Bireyin
yaşadığı müthiş bir dünya vardı, dehşet bir dünya. Ama benim burda asıl
öğrendiğim şey biçimdi. Ve bu kitaplardaki biçim çok başarılıydı.
Özellikle bilinç akışı tekniği benim tam da aradığım bir şeydi. Bir de
Yeni Romancılar. A. R. Grıllet’nin, Margaret Duras’nın, N. Sarot’un
önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış bir anlatı
tekniği. Bunların yanında Truman Capote, Katherine Mansfield, William
Faulkner, Jorge Luis Borges benim için hep yol gösterici oldular.
Yerli yazarlardan ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali,
Sevim Burak, Tomris Uyar, Füruzan, Selim İleri, Hulki Aktunç, Adalet
Ağaoğlu’nda zihnimdeki pek çok sorunun cevabını buldum.
– Son olarak günümüz edebiyat ortamını nasıl
değerlendirdiğinizi sormak istiyorum?
– İşte öykülerimde değil ama bu konuda çok karamsar, çok
umutsuzum. Çünkü günümüz edebiyat ortamının süratle bir olumsuzluğa
doğru sürüklendiğini düşünüyorum. Günden güne küçülen edebiyat
adacığında, yıpratıcı, sevgisiz, samimiyetsiz ilişkilere şahit oluyoruz.
Artık edebiyat tam bir kişilik yüceltmesine dönüştü. Herkes tüm
duyargalarını kendine çevirmiş, kendi yankısını duymak istiyor. Kimse
bir başkasının yaptığı güzelliği görmüyor; zaten buna ihtimal bile
vermiyor. Kendinden başka kimseyle ilgili değil. Bu yüzden kendinden
bahsetmeyen dergi değersiz, edebiyat mahfilleri anlamsız. Edebiyat, bir
paylaşma ve güzellikleri yaygınlaştırma amacından uzaklaşıp, yazar
rekabetine, kişilik çarpıştırılmasına dönüşmüş durumda. (Yahoo gruplar
keşke kamuya açılsa, bu hastalıklı hâlleri daha iyi göreceğiz.) Tutum ve
tavır alışlar esere değil, yazar ismine göre ayarlanıyor. Edebi
ilişkiler kişilik yüceltmesi anlayışı çerçevesinde kurulduğu için en
ufak bir ayrılıkta, uyuşmazlıkta, olay gerçekte bir kişilik savaşı
olduğu hâlde, bu bağlamdan koparılıp edebi tartışmalara çekilerek
maniple ediliyor. En büyük politika ne yazık ki bu piyasada yapılıyor.
Yazarken başka, yüzüne başka, arkandan başka bir kimlik sergiliyorlar.
Kimseyi sevmemek, hiçbir yazarı, eseri beğenmemek bir “erdem”
artık. Yani bir yazar ne kadar çok yazarı sevmez, ne kadar çok yazarla
kavgalıysa o kadar “değerli” oluyor, önemli oluyor; sevgisini,
beğenisini açık eden yazar ise herkes gözünde birden değersizleşiyor.
Sevmemekle büyüyor artık insanlar. Kimseyi sevmemek onlara değer ve
büyüklük katıyor. O da bunu boyna çoğaltıyor. Sanılıyor ki onları
beğenmediğini söylerse, kendisi daha üst bir bilgi ve edebiyat donanımı
ile donanmış olacak. Yani “adam Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu bile
beğenmediğine göre”nin ekmeğini yemeye çalışıyor. Örneğin benim öykü
anlayışım ile Mustafa Kutlu’nun öykü anlayışı farklı. Hele son
kitaplarına çok uzağım. Ama onunla ilgili kitap yazdım. Onu kendi öykü
anlayışıma göre değil, seçtiği öykü anlayışına göre değerlendirdim. Ama
dediğim gibi ortada ne edebi tutarlılık ne de sevgi var. Kimseyi
sevmemek bir erdem artık. Ancak bu tutumu haklı kılacak kimi olaylar da
oluyor. Çünkü beğeninin yazarlar nezdinde de anlamı yok. Siz bir yazarı
beğendiğinizi söylüyorsanız, zaten önce beğendiğiniz yazar gözünde
küçülüyorsunuz. Bu yüzden kendinden başka kimseyi sevmeyen yazarlara
kızamıyorsunuz. Yani tuhaf, incitici bir edebiyat serüveni yaşıyoruz.-
|